… er ve gümüş zencîrli licâmı ve zerdûz sağrı poşu ve gûnâ-gûn zîl [ü] bemler ile
deveyi
zeyn edüp mahmil-i şerîf içinde bir ma‘sûm Feth-i Şerîf tilâvet edüp hoş-elhân …
Evsâf-ı mahmil-i şerîf hevdec-i Resûlullâh: Hazret'in bârhânesidir kim, surre emînlerinde durur. Siyâh Ka‘be örtüsü üzre zer-ender-zerdûz işleme çâr-kûşe ve sivri çâr-kûşe kubbe üzre sürâhî altun yaldızlı top alemli ve çâr-kûşesinde yine mutallâ toplu mahmildir, anı götüren şütürü kınalayup zer-ender-zere gark edüp şütürün serinde teller ve gümüş zencîrli licâmı ve zerdûz sağrı poşu ve gûnâ-gûn zîl [ü] bemler ile deveyi zeyn edüp mahmil-i şerîf içinde bir ma‘sûm Feth-i Şerîf tilâvet edüp hoş-elhân segâh makâmı üzre kırâ’at eder. Ve mahmil-i şerîfin cânib-i erba‘asında çâr-yâr-ı güzînin ve sâ’ir Ashâb-ı kirâmın seyf-i müczemleri ile zeyn edüp ubûr ederler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 161a ·
metinde göster ·
… bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin.
Deveyi
gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile gör …
derken bir kelb-i sarîh çomar ve alabaş ve karaman ve tortaman savtı gibi "heft heft" ve "çend çend" hırıldısı dahi istimâ‘ olunup "Bre meded cânım, kelb-i mu‘allemler! Benim kelb nefsimin birâderleri! Çend çendine, heft heştine nüh dedüğe kurbân olayım", deyü "Müjde yârânlar! İmâristân vardır. Cenâb-ı Bârî yârî kılup bize selâmet verdi. Hemân şu seglerin sedâsı gelen cânibe gidelim" deyü ileri at bırağup cânım sığır tezeği tütünü âşikâre olup sehl dahi ileri vardıkda bir karye-i azîm nümâyân olup sığır tezeği râyihası dahi ol mahalde müşk-i amber-i hâm râyihası gibi dimâğı mu‘attar edüp cânımıza cân katdı. Hakîr bir çit havlı kapusu önüne yigirmi beş refîkimizle gelüp "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım, ammâ zulm etmen. Ben bu eve konayım, ammâ birbirimizden haberdâr olalım" deyüp gulâmımın biri atından inüp çit havlı kapusun açup havlıya dâhil olunca levendâne alay çavuşu gibi tabl-bâza tarralar urup "salât-ı Muhammed" deyü na‘ralara rehâ buldurup "ev sâhibi" deyü bir na‘ra dahi haykırdım. Âdem-i âdemâtdan bir merd yok. Ammâ havlı içinde on iki esb-i sabâ-sür‘at kar üzre kantar sırıklar zemîne zerk olup atlar mızrâklarda deverân etmede, bir na‘ra dahi edince hemân içerden bir fetâ yiğit orta kuşak, yalın ayak ve mest ile dal-satır olup iki tüfenkli ve ikisi dahi dal kılıçlı zâhir olup kar içinde seğirderek atlarına yalın ayak bilâ-rikâb süvâr olduklarında biri üzerime at sürünce "Selâmün aleyküm ev sâhibleri! Müsâfir alır mısınız?" dedim. Biri eyitdi "Bre Akyakalıoğlu gelsin" dedikde bir kırmızı serbendli boğazı poşulu yiğit çıkup "Bre hây alındığa" deyince derûn-ı hâneden yedi âdem dahi dal kılıç çıkup üçü hâne içine gerü döndü. Hemân bir pîr-i fânî piyâdece bana doğru "Safâ geldin oğul!" deyince atdan inüp "Baba nedir hâlin?" dedim ve aslâ aldırmayup "Bre şehbâzlarım, kardaşlarım! Ne atlanırsız. Müsâfir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded refîklerime "Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal kılıç atlarına süvâr olan yiğitlerin ellerine ve ayaklarına düşüp "Oğullar! Evimi barkımı harâb edersiz. İşte o ağa atından indi. Dipi ve borandan buymuşlar. İşte evime düşmüşler. Siz dahi atlarınızdan inin" dedikce "Bre hey hacı baba! Bize olanı sen bilmezsin. Biz bize etdik. Bre getir çizmemiz, bre getir zırhımız, bre getir kürklerimiz, bre getir tüfenk [ü] tîrkeşlerimiz" deyü at sırtında kılıçların ve tirkeşlerin kuşanmağa başladılar. Hâne sâhibi ricâ etdikçe, anlar gideriz derler. Bildim ki bizi istiskâl etdiler. Hemân levendnâmdan "Bre hey kardaşlar! Nûr-i îmân ehline yâd olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun, biz taşra bir hayâtda bir gice bu kışda, kıyâmetde mihmân olalım. Hey ömrlerimin vârı" dedikde biraz tesellî-i hâtır bulup kılıçların gılâflarına koyup kapudan içeri biri girüp biri dahi yanımda atdan inüp anınla öpüşüp hâl hâtır soruşduk. Ammâ hakîr akıl dâ’iresinden çıkup "Âyâ, bunun aslı ne ola" deyü bunlara im‘ân-ı nazar ile nazar etdim. Cümlesi hakîre kec nazar ederler. 354a Hemen şaka tarafına zâhib olup "Salât-ı Muhammed! Hak sizi hatâdan saklasın şehbâzlarım" dedikde hâne sâhibi "Birbire oğullar! İnin akşâmdır, ta‘âmlar yiyin" dedikde "Vallahi hacı baba! Ben ve oğlanlarım alabaş köpek gibi açız. Hemân sofrayı şu kar üstüne getir, burada yeyelim" deyü kar üstüne kasden oturdum "Bre hacı! Allah aşkına olsun. Tiz baba pîr, baba çorbasın evvel getir, sonra su pasdırmasın getir, sonra buzlu hoşaf turşusun getir. Harâretden yürek yandı" dediğimde biri eydür: "Bre beğim! Bu yiğit pek yârândandır. Bundan zarar gelir âdem değildir" dedikde cümlesi sappıradak atlarından inüp ke'l-evvel atların kar üzre sırıklarına kayd edüp odalara girüp hakîri da‘vet eyleyüp "Sen kimsin, dediler ve kimin tevâbi‘isin. Bu yollarda kuş uçmaz bu kışda, kıyâmetde sen nişlersin" deyü mahşer su‘âli etdiler, ammâ gözleri yine kapuda ve silâhlarında. Hakîr eyitdim: "Bize Evliyâ Çelebi derler. Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin yemişiz. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" deyüp latîfe-âmîz niçe kelimâtlar edüp mâ-hazarı ta‘âm [u] tenâvül ederken nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve iri kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Beğim şöyle ve beğim böyle" deyü ana ta‘zîm edüp hitâb ederler. Esnâ-yı kelâmda ol dahi anların birine "Behey Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu sâ‘at allak bullak etdi. Çizmesiz, pabuçsuz ve silâh kuşandırmadan bizi ata bindirdi" deyü hakîri gösterdi. "Şundan ibret alsanız ne, cümlemize bu iş nasîhatdir. Gâfil baş terkidedir. Avret gibi boğazımız tokluğuna âteş başı deyü kapanmışız. Ya bu yiğit tavlımbâz çalup na‘ra haykırmadan taşra[da]ki yigirmi otuz yiğidiyle bizi çevirse, cümlemizin hâli neye müncer olurdu. Hele düşünün. Ne dersin Oynağanlıoğlu, ne dersin Yeğen Hüseyin, ne dersin Akyakalıoğlu ne dersin ve Kara Memi ne dersin" deyü cümleye hitâb edüp anlarda "Belî, işimiz müşkil olurdu" dediler. Yeğen Hüseyin "Ne olsa gerek, biz hemân ev içinden damı delüp taşra çıkup dam üstünden kurşumlayup gelen baskıncıları alarka ederdim. Siz atlanırdınız. Evin avlısı boldur. At üstine geldikden sonra ceng ide ide ya kurtulurduk, ya kırılırdık" dedi. Hemân Oynağanlıoğlu, bir lâtîfe-gûy şakrak yiğitdir, hakîri gösterüp eydür "Bre şu a....nı s..diğimin gidisi, bizi basmak ne boynuna. Hemân kışdan, kıyâmetden cân kurtarmak içün tandır masdısı gibi bizcileyin âteş başı arayarak bu eve geldi. Yohsa cânını seven bugünkü gün kapudan taşra çıkar mı?" deyüp vâfir güft [u] gû etdiler. Ol beğ dedikleri yiğit ocak başında kurulu beş tabancalı tüfengi var, birini hakîre bağışlayup "Yiğit, şunu aşkımıza kullan" deyüp "Siz dahi birer şey bağışlan. Ev sâhibi hacı baba, rızâm vardır. Sen de bu yiğide vâfir şey bağışla" dedi. Hemân Katırcıoğlu Mehemmed dediğin yiğit yanında bir gümüş tel sarılı uyluk hıştı vardı, anı ve bir telâtîn kîseli kaşıklık ihsân etdi. Ve Akyakalıoğlu bir sığın paçası derisinden bir tuzluk kîsesi ve bir gümüşli Tarabzon baltası bağışladı. Yeğen Hüseyin eydür "Yiğit, bizimle bir kaç gün bunda otur. Kışın şiddeti geçsin. Senden hazz etdik. Bir musâhib yiğit imişsin" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi, biz paşalıyız. Paşadan ayrılamazız. Lâkin bu tûfânda târumâr olduk. İnşâallah sabâha dek bu kar teskîn olup paşaya gideriz" dedim. Hemân mezkûr beğim dedikleri eder "Bre ne asıl paşa" idi. Hakîr eyitdim "Erzurûm'dan ma‘zûl Defterdâroğlu Mehemmed Paşa" dedim. "Bre ya o kandedir. Yiğit istermiş, biz anı isteriz" dediler. Birisi nihânîce göz kıpdı "Bre ya o paşa şimdi kandedir?" "İşte bu Sarıalan belin aşarken dipi ve borandan târumâr olduk ve Kızılırmak geçidinde niçe yüz yiğit ve niçe yüz at ve deve gark oldu" deyü hikâye eyledim. Hemân beğ yerinden kalkup elim öpüp "Ey imdi yiğit! Sen kışdan bu eve düşüp cân kurtardın. Ammâ hakkâ ki sen de bizden eyi cân kurtardın. Eğer bu evin avlısına girdiğin gibi selâm verüp atdan inmesen bin cânın olsa bizden kurtulmazdın. Sen de bizi oda içinde âteş başında dururken tâ’ifenile bassan biz de cân kurtaramazdık. Allah senden râzî ola. Sen bize, biz sana cân bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimden gerü bize bu evde kapanmak harâmdır. Kalkın, tayfa silâhlanın" dedikde cümlesi pür-silâh olurken hemân beğ belinden bir güderi kemer çıkarup "Şu kemerde beş yüz altundur, al bunu kabûl eyle. Lâkin senden ricâm oldur kim bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin. Deveyi gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile görmedim". Hemân elin elime verüp kulağıma sarıcalar sırrın söyleyüp "küm" dedi. Hakîr dahi pîr sırrın işâret edüp cümle on iki yiğit 354b ile öpüşüp görüşüp beğe koynumdan bir Kaya Sultân yağlığı verüp cümlesi ale'l-fevr tarfetü'l-ayn içre atlarına süvâr olup "Hacı baba ve Evliyâ Çelebi! Seni Allah'ıma ısmarladık. Allah sizden râzî ola" deyüp tabl-bâzların urarak gitdiler. Gerçi bunlar ile bir gice cân sohbetleri etdim ammâ aslâ safâ-yı hâtırım yok idi. Bunlar gidince konak ve âteşbaşı bana mahsûs olup âsûde-hâl dururken ânî gördüm, hâne sâhibi hacı baba hareminden iki boğça don gömlek hedâyâ ile bir ekmek ve biraz tuz ve bir gümüşlü ağır kılıç ve bir hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet ile gelüp dest bûs-edüp vâfir ağlayup "Kişi basdığını boğazlamaz. Beni sütreyle ve ak sakalıma merhamet eyle" deyü elime eteğime düşüp tazarru‘ [u] nâlişler eyledi. Ammâ hakîr asl [u] fer‘in bilmeyüp ârifâne ve zarîfâne ığmâz-ı ayn eyledim. Yine sâhib-i hâne tesellî-i hâtır bulmayup eydür: "Oğul! Hak senden râzî ola. Eğer evime geldiğin gibi atdan inmeyüp mudârâ etmesen, eyle basdığına göre ceng eyleseniz sizden ve anlardan çok yiğit şehîd olup evim ve barkım harâb u yebâb olup ehl [u] ıyâlim esîr [u] kebâb olurdu" dedi. Hemân hakîr eyitdim "Bre hey hacı baba! Ben senin bir kerre ni‘metin yedim, ve eyi adına geldim. Bir ocak sâhibi müsâfir katlanır âdemsin. Sana acıyup el kaldırmayup gayrı yiğitleri karşu komşularınıza kondurdum. Tiz anları çağırınız, gelsinler ve kahve içsinler. Ve konak sâhiblerine tenbîh eyle, bizim yoldaşlarımızı bir hoş gözetsinler" diye mezkûr paşa çâşnigîr ve kilârcı ve sarıca ve sarrâc yiğitleri konaklarından bizim konaklara cümlesi gelüp tahte'l-kahve yiyüp kahve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye tenbîh edüp gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. "Elbette bunun bir aslı vardır" deyü memlûklerime ve gayrı yanaşma yoldaşıma ve hâldaşıma "Hâne sâhibin göz hapsine alun. Belki firâr eder, sakının gâfil olman" deyü tenbîh ve te’kîd etdim. Ammâ ne aslın ve ne fer‘in bilirim. Ancak sâhib-i hâne meyyit-i müteharrik gibi gezindiğinden nakş etmiş idim. Böyle iken bizim sikadan olan memlûkümüz Kâzım nâm gulâmım gelüp "Ağa! Hâne sâhibi selâm etdi. Ağanın hâtırı ne kadar mâl hedâyâ ile hoş olur, anı buyursunlar. Yine senden oğul cevâb isteriz ve sana da bir şey cabalarım, dedi. Ne buyurursunuz" deyü gulâmım bu kelâmı söyleyince hakîr eyitdim: "Sakın kâfirler! Ev sâhibi sizi ferdâya salup firâr eder, ammâ sonra derinizi yüzerim. Hemân netîce herîfe söylen. Vallahi ağa senin iyiliğin işidüp geldi ve hâtırından geçemeyüp el kaldırmayup senin ak sakalına merhamet etdi. Her ne verirse versin. Biz anın ni‘metin yedik. Biz anı kendi rızâsına koduk, deyin" deyü tenbîh etdim. Zîrâ mâddenin aslı, fer‘ini bilmem, Allah âlim [u] dânâdır. Böyle olmuşdur. Kâzım gulâm herîfe takrîrimiz üzre söyleyicek mukaddemâ getirdiği nân ve nemeki ve kılıç ve Kelâm-ı İzzeti ve iki donanmış zırh ve beş sîm ü güher-i Mısr rahtı ve beş tîrkeş-i sîm mebrûm (?) ve sîm kakma pullu tirkeşler katîfe üzre işlenmiş ve üç gaddâre ve üç kılıç ve bir kîse guruş ve elli top Engürü sûfunun envâ‘-ı gûnâ-gûnu ve bir külçe köse destâr getirüp ağlıyarak "Hâlime merhamet edüp benim hâlimi kimseye eyitme" diyerek gelüp ayağıma sarıldı ve "Bu sır burada kalsın" deyü ricâ etdi. Hakîr eyitdim "Behey hacı baba! Sır saklamak kolaydır, ammâ bu kadarca şeyi sen bana neden ötürü verirsin. Beğ sana demedi mi, benim rızâm vardır, Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver, demedi mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeyceğiz mi değer, hele bil" dedim. Hâne sâhibi eyitdi: "Lütfeyle! Bu kışda bu kadar yiğit ile gelüp çok derd çekdin. Ammâ beni gel etme. Var mâlım elimden alup kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim Allah belâ versin. Kütahiyye Paşası havfinden bunlar kaçup bu kışda yedi gicedir bunda yatup beni harâmîler yatağı etdiler. Söylemeğe dermânım yokdur. Allah senden râzî olsun, hele kâfirleri kaçırup beni halâs eyledin. Eğer bir kaçın kanadup ceng ideydin evim barkım harâb olurdu" deyince bu sözlerden nakş-ı bukalemûn ibret-nümûn hisseler alup dibelik yüküm yukaru koyup hâkimâne hareket etdim. Amân fakîr herîfin haberi yok kim biz şiddet-i şitâdan el ayak dutmaz cân atup geldik. Bir şeyden rûhumuzun haberi yok. Anlar içerde âteş başından kalkmış eli ayağı dutar dal satûr fetâlar, bizden cân halâs etmezlerdi. Ammâ yine hakîr eyitdim: "Hey hacı baba! Ben anları hûb bilirim, ammâ bir kaçını bilemedim. Allah'ı seversen anları bana bildir" dedim. Hacı eyitdi: "Oğul! Şimden gerü oldu olacak. Senden gizli kapaklı nemiz olacak. İşte ocak başında oturup 355a sana bir çakmaklı tüfenk bağışlayup beğ dedikleri Kara Haydaroğlu dedikleri kan ağırı afacân ve kağan-arslan odur" dedi. "Bre onu bilirim ve Katırcıoğlu Mehemmed'i bilirim ve Akyakalıoğlun bilirim ve Oynağanlıoğlun ve Yeğen Hüseyin'i bilirim ve Kara Memi'yi ve Dayıyı ve Dadaylıoğlun bilir ammâ öbürlerin bilmem" dedim. Ammâ Hudâ âlimdir birin dahi ne gördüm ve ne bilirdim. Ancak ol gice sohbet ederken musâhabet arasında görüşdük ve bilişdik idi. Hacı eyitdi: "Meydâna sofra yayan yiğit Bayındırlı derler, zehir kâtildir. Kapu bekleyen Kara Velî'dir. Biri Efendilioğlu'dur, biri Barak Alî derler Yezîd oğlu bî-emân veleddir. İşte anlar bizim âfâtımız olmuşdur" dedikde cümlesinin haberlerin aldım. Ammâ henüzde benim belim boşandı ve elim ayağım dutmaz olup bu kerre telâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar urdukda anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr [u] fakîre tîğ havâle eyleseler bu şiddet-i şitâda bî-tâb ve bî-mecâl idim. Anlar germâ-germ-i nerm kimesneler idi. Husûsan cengâver kimesneler ile mukâbele olup mukâbele eylemek muhâl, hâl-i diger-gûn neye müncer olurdu, deyü havfe henüz düşdüm. Ol mahal kim eve girdim, ne mene kimesneler idi, bilmezdim. Hemân her menzilden menzile yedi sekiz sâ‘atde at üzre gelince Hazret-i Kur’ân-ı Azîmi ve Furkân-ı Mecîdi hıfzen tilâvet ederdim. Anın te’sîr-i berekâtıyla Cenâb-ı Bârî yarı kılup ol harâmîlerin şûr [u] şerlerinden bu abd-i kemteri masûn u mahfûz eyleyüp anlar ru‘b u haşyete düşdüler. Ammâ hakîrin derûnunda bir havf dahi cilveger idi. Bu hâne sâhibi anların yatağıdır, vakt-i zemistânda dâ’ima bunda sâkin olurlar. Şimdi bu kadar eşyâyı hakk-ı sükût içün tama‘-ı hâma düşüp alırsam belki bu ahşâm yine geleler. Hacı anlara "Sizin mâlınızdan şu kadar mal verüp halâs oldum" derse hâl neye müncer olur, deyü yetmiş gûne sevdâ-yı hâma düşüp şekk-i şübhe ârız olup gûnâ-gûn fikr-i fâside düşdüm. Ale's-sabâh ki oldu, on aded paşalı yoldaşlarım dahi gelüp "Bre Evliyâ Çelebi! İki gündür sen kandesin, paşa seni arar, durma binelim" deyü atdan inüp "Tiz hacı baba, şunlara kahvealtı gör ve oğlanlar atları eğerlen. Hacı baba bizimle yolcudur" dedim. Hemân fakîr herifin dibelik aklı başından gitdi. Ammâ benim on yoldaşım dahi gelmek ile aklım başıma gelüp havf [ü] hatardan emîn oldum. Ve hevâ dahi sehle'l-mu‘tedil oldu. Âhir tama‘-ı hâma düşüp yüz bin minnet ile mukaddemâ arz etdiği hedâyâları alup "Bak a cânım hacı baba! Biz sana i‘timâd edüp seni sana koduk. Meğer sende insâf yok imiş. El-insâfu nısfu'd-dîn demişler. Bize bu kadarca verdiğin şeyi bu kadar yiğidin kankısına vereyim. İşte on yiğit dahi geldi, gördün ve anlarda başka söz var. Ben bu verdiğin şeylerin birisin almam. İşte paşa buralarda, Hüseyin Gâzî Tekyesi'nde imiş. Ben seni anda kulağız alup götürürüm" dedikde hacının aklı başından gidüp "Varayum, haremimden dahi şey çıkarayım" dedikde "Dut, şu ak sakalı kızıl kanda boyanacağı" deyüp derhâl gulâmlarım cem‘ olup hacıyı dest ber-kafa bağladılar. "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme! Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" deyü sagu sağlayup örül örül ağlayup "Hizmetkârlarından gayrı kimse olmasın" dedi. Eyle olsun, deyü gayrı yoldaşlar taşra odalarda kalup hacı baba oğluna "Var oğul! Şu emânet koduğum alaca meşîn kîseyi getir ve sana tenbîh etdiğim şeyleri getir" dedikde yine bir şübheye düşüp gulâmımın birine kuş lisânı üzre "Cücümlece yocoldacaşlacarıcım sicilacahılacanacup acatlacansıncalarar" ya‘nî "cümle yoldaşlarım silâhlanup atlansınlar" deyince cümle refîklerimiz hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, hareminden hacının oğlu bir kîse altun ve dâmâdı üç küheylân at eğerleriyle ve altun kûf rikâblarıyla ve bir katar-ı katır ve yüz top sûf ve on iki kılıç kimi sîmli ve altısı kara kılıç ve üç gaddâre ve sekiz tîrkeş ve yedi raht ve altı celeb kalkanı ve bir gümüş pîş tahta devâtı sâfî altun kitâbe ile müzeyyen olmuş ve iki çalar sâ‘at ve yedi akreb sâ‘at ve on top Keşân katîfesi ve üç kîse guruş dahi verüp tuza ve ekmeğe ve kılıca ve Kelâm-ı İzzet'e yemîn verüp "Bu sır burda kala" deyü Fâtiha okuyup hakîr "sümmün bükmün" oldum ve keşf-i râz etmemek içün vâkıf-ı esrâr olan sikadan memlûklarıma dahi yemîn billah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra refîklerimizden cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. Asl [u] fer‘ini bilmezler. Mezkûr Çardaklıbel'de ve Direklibel'de ve Felâketbeli'nde {çekdikleri felâketi} ve Kebirbeli'nde ve Zağapa deresinde ve Kızılırmak deresinde çekdikleri 355b âlâm-ı şedâ’idi ve renc-ı anâyı ferâmûş edüp Arapça nassı ma‘lûmları oldu. Hakîr dahi sâhib-i hâneyi kayd-bendden halâs edüp kendüye bir tihtâb ve mutalsam tas ve iki Kaya Sultân yağlığı ve iki çâr-gök fincân ve bir münebbed kâse verdim ve dâmâdına ve oğluna birer Kaya Sultân makra[ma]ları verdim. Ve ehline iki yağlık ve bir hamâ’il gönderüp ehline dünyâ ve âhiret vâlide ve hacı babaya dünyâ ve âhiret baba ve dâmâdı ve oğullarına dünyâ ve âhiret karındaş deyüp Fâtiha-i şerîf tilâvet olunup yemîn etdiğimiz ekmeği ve tuzu ve kılıcı ve ol hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet'i bağışlayup ânî gördüm, içerden iki nâ-resîde altun pâre kerîmelerin ellerinde birer boğça ak kenarlı paşa gömlekleri ve serâvîl ve yağlıklar getirüp hakîr iki duhter-i pâkîze-ahterlerin başlarına birer şerbetî Kaya Sultân yağlıkları verüp bağrıma basup âhiret kızları etdim. Oğlunun biri içerden biri Hıtâyî emrûdu kâse-i fağfûrî getirdi kim bizim anlara verdiğimiz kâseler bunun müjdesi değildir. Meğer bu hacı babam, koltuğunda babalar vebâlar çıkarsın; Kara Haydar'ın kendi zamânından berü harâmîlerin yatağı imiş. Hakîkatü'l-hâl bu hakîre her ne ki verdi ise küflenüp paslanmış kılıçlar ve ıslanmış dikdik ve abâyîler ve pürjeng sâ‘at ve gaddâreler idi. Bunda olan mâl-ı firâvânın hesâbın Cenâb-ı Bârî bilirmiş, bir genc-i nihân imiş. Hemân hakîr silâhlanup Kara Haydaroğlu'nun bağışladığı tüfengi belime sokup mezkûr çâşnigîr ve sarıca ve gayrı yiğitleri başıma cem‘ edüp hacı babanın verdiği katarı yükledüp baba ile ve dâmâdı ve oğullarıyla vedâlaşup öpüşüp bir kulağız alup pür silâh âmâde olarak yine cânib-i şimâle kar üzre 5 sâ‘atde Çubukovası başında,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 353b–355b ·
metinde göster ·
… m şöyle kızıl kayadan bir deve çıkardın" deyü bir âdem îmâna gelmeyüp âhir dişi
deveyi
katl edüp du‘â-yı Sâlih Nebî ile yine kaya iki şakk olup devenin köçeği kaya iç …
{Mu‘cize-i Hazret-i Sâlih aleyhis-selâm}: Hazret-i Sâlih Semûd kavmin îmâna da‘vet etmeğe me‘mûr olup aslâ îmân kabûl etmeyüp gûnâ-gûn mu‘cizeler istediler. Niçeleri "Şu karşuki kara kayadan bize bir deve çıkar, görelim ve yanına erkek deve gelmeden hâmile kalup andan bir köçek deve tevellüd eylesin. Dişi devenin südiyle kifâflanalım. Andan sana îmân getürelim" diye böyle niçe gûne mu‘cizeler istediler. Hemân ol demde Sâlih Nebî el açup du‘â etdikde bi-emrillahi Te‘âlâ ol yalçın kızıl kaya şak olup bir nâka âşikâre olup sehel vakt içinde nâka vaz‘-ı haml edüp andan bir mahbûb köçecik tevellüd edüp kâmil otuz sene bu develer sahrâda otlayup südünü cümle Semûd kavmi 43a sağup kifâflanırlardı. Yine böyle iken "Yâ Sâlih, aceb üstâd-ı kâmil sehhâr imişsin kim şöyle kızıl kayadan bir deve çıkardın" deyü bir âdem îmâna gelmeyüp âhir dişi deveyi katl edüp du‘â-yı Sâlih Nebî ile yine kaya iki şakk olup devenin köçeği kaya içine girüp gâ’ib oldu. Hakîr Şâm râhıyla hacc-ı şerîfe gitdükde bu Nâka Kayası nâm mahalli görüp temâşâ etdik. Evc-i âsumâne kad çekmiş bir kızıl kayadır. Bi-emri Hayy [u] Kadîr ol kaya iki şak olup deve zâhir olduğu yer ve yine köçek deve girüp gâ’ib olduğu kaya yed-i kudret ile şak olduğu eyle nümâyândır kim, gûyâ üstâd-ı hakkâk Yemenî taşı ve silânı ve elması niçe hakkedüp musaykal u mücellâ ederse eyle berrak yarıklı kayadır ve iki cânibi dar boğaz semâya ser çekmiş kayalardır. Zamân-ı kadîmde bu mahalde kayadan kayaya bir bâb-ı azîm binâ olunup arz-ı Hicâz ile hudûd-ı Şâm bu kapu imiş. Hâlâ ol kapu yerleri mezkûr kayada nümâyândır. Ve bu kaya içre pinhân olan deve köşeğinin böğürdüğünün sadâsın huccâc-ı müslimînin develeri istimâ‘ edüp ol mahalden bir hatve ileri gitmek ihtimâli yokdur. Ol kayalar mâbeyninde deve üstühânlarından geçilmez bir dayyık mahaldir. Âhir-i kâr develerimiz bu Sâlih devesinin feza‘ [u] ceza‘ın bu kayalar mâbeyninde işitmesin deyü cümle Şâm huccâcı bu Nâka kayası dibine karîb geldikde yetmiş huccâc bir ağızdan sadâ-yı Allah Allah'a rehâ buldurup sıyt [u] sadâ-yı gülbânk-ı Muhamedî'den dağlar güm güm gümleyüp cemî‘i halka dehşet ârız olup bu kayalar arasında niçe yüz bin tüfenkleri ve emîr-i huccâcın altı pâre topların üç nevbet bu kayalar mâbeyninde atup niçe bin develeri böyle feryâd-ı hây hûy ile ubûr etdirirler. Tâ huccâcın âhiri temâm olunca bu sadâ-yı Allah Allah kesilmez.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 42b–43a ·
metinde göster ·
… kaya içre Sâlih devesinin sadâsın istimâ‘ edüp altta kaldıkda anda evvel kalan
deveyi
kurbân edüp ubûr ederler. Ve niçe hâl sâhibi âdemler "Kaya içindeki Sâlih Nebî …
Yine böyle iken niçe yüz deve kaya içre Sâlih devesinin sadâsın istimâ‘ edüp altta kaldıkda anda evvel kalan deveyi kurbân edüp ubûr ederler. Ve niçe hâl sâhibi âdemler "Kaya içindeki Sâlih Nebî devesinin sadâsın istimâ‘ etdim" der. Mü’min ü muvahhidlerin efvâhından istimâ‘ etdik, ammâ Hudâ âlimdir hakîr istimâ‘ etmedim. Böyle bir yalçın kayalı yerlerdir kim cümle Şâm huccâcları her sene bu Hazret-i Sâlih kayaları mâbeyninden geçüp ziyâret ederler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 43a ·
metinde göster ·
… ları sayd etmeğe gitdikde keler gibi seğirdüp şikâr alır. Katırı tırnağından ve
deveyi
tabanından soksa emân u zamân vermez, helâk eder.
Ve tetimme-i şehrengîz-i külliyât: Evvelâ bu Kâşân'da akreb [ü] kejdüm vefret üzre olduğundan ba‘zı müverrihân-ı Acem şehr-i Kejdüm nâmıyla bu şehri yâd ederler. Eyle akreb olur kim her biri gûyâ Rûm'un bahrinde olan yengeç hayvânı kadar olur. Kaçan kim dümmin kec kılup zemînde olan haşerâtları sayd etmeğe gitdikde keler gibi seğirdüp şikâr alır. Katırı tırnağından ve deveyi tabanından soksa emân u zamân vermez, helâk eder.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 323a ·
metinde göster ·
… evesi ve yaban dombayların alup yer. Eğer su’âl olunursa bir kuş bir atı ve bir
deveyi
ve câmûsu nice alup yer derse eyle yaranup tülemişdir kim gözleri kırmızı mercâ …
Ve bu sahrâ-yı Edil'de olan karçığa ya‘nî doğan ve toykun ve sunkur ve albay va lâçîn ve bödene ve topalken ve kırgı ve küykenek nâm yırtıcı doğan gibi şâhin kuşlar bu dünyâda yokdur. Hattâ kaz kadar beşer onar kerre tülemiş toykun ve sunkur nâm doğanlar var kim yaban atın ve yaban devesi ve yaban dombayların alup yer. Eğer su’âl olunursa bir kuş bir atı ve bir deveyi ve câmûsu nice alup yer derse eyle yaranup tülemişdir kim gözleri kırmızı mercân gibi olup kendüye gıdâ olacak mertebe bir şikâr bulmayıcak hemân yaban atı ve devesine hücûm edüp ibtidâ atı sağrısından nâhunlayup ya‘nî tırnak urup arkasın yere yere atın başına konup kanatlarıyla atların ve develerin gözlerin kapayup seğirtmeğe komayup iki gözlerin oyup çıkarup amânı ve kuvvetin kesüp hâh nâ-hâh atı ve dombayı ve her ne ise yeyüp kasığından yırtup yer, ka[r]nı doyup pervâz urdukda sâ’ir kurdlar ve tilki ve çakallar ve gayri hayvânâtlar at leşlerin yemeğe başlarlar. Ammâ bu toykun ve sunkur nâm kuşlar ayu ve kurd ve tilki ve çakala ve arslana sunmazlar, zîrâ anlar yırtıcı mahlûklardır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VIII 190a ·
metinde göster ·
… îre uruldu. Ve bir âdem bir huccâcın devesin serîka edüp bir hânda saman içinde
deveyi
pinhân etmiş. Bulunup ba‘de's-sübût paşa anın boynun urdu. Cümle ehl-i beled ha …
Ve bu şehrin halkı gâyet âsîlerdir. Beş âdemden ahâlî-i vilâyet şikâyet edüp zencîre uruldu. Ve bir âdem bir huccâcın devesin serîka edüp bir hânda saman içinde deveyi pinhân etmiş. Bulunup ba‘de's-sübût paşa anın boynun urdu. Cümle ehl-i beled havf u haşyete düşüp dağlardan develerin getirüp iki bin deve mikdârı huccâca ucuz kirâları ile tâ Ulâ'ya Y 266b on konak yer götürmek şartıyla develerin verüp huccâca hidmet etdiler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y266a–Y266b ·
metinde göster ·
… p cümle halk südün sağarlardı. Ve yine bir kimesne îmâna gelmeyüp Q 112b dişi
deveyi
katl etdiler. Ve köçeği bi-emrillâh tulû‘ etdüği kayaya girüp ra‘d-vâr gürledüğ …
Hazret dahi Cenâb-ı Bârî'ye niyâz edüp murâdları üzre (---)(---)(---) deve köçeğiyle zâhir oldu. Ve otuz sene sahrâda otlayup cümle halk südün sağarlardı. Ve yine bir kimesne îmâna gelmeyüp Q 112b dişi deveyi katl etdiler. Ve köçeği bi-emrillâh tulû‘ etdüği kayaya girüp ra‘d-vâr gürledüğünden Cenâb-ı Bârî ol köçekden bir sayha-i sâ‘ika çıkardı kim her kim işitdi ise ol sayhadan zehreleri çâk ve cân ber-cehennemest dâr-ı karârları zîr-i hâk oldu. Nâka kayası demenin sebebi oldur. Cemî‘i kütüb-i tevârîhde bu hikâye tafsîlen tahrîr olunmuşdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y270a ·
metinde göster ·
… âlâ Mekke mollâları dahi bu soffa üzre hitâbet eder. Ammâ minberi yokdur. Beyâz
deveyi
kırmızı hınnâya boyayup deve üzre hitâbet eder.
Ziyâret-i makâm-ı cebel-i Arafât: Evvelâ cebel-i Arafât'ın cenûb tarafında yetmiş yedi kademe hemvâr kaldırım döşeli taş nerdübân ile urûc olunur bir yalçın kaya üzre makâm-ı soffa-i Resûlullâh. Hazret-i Risâlet-penâh bu soffa üzre cemî‘i huccâca hitâbet edermiş. Hâlâ Mekke mollâları dahi bu soffa üzre hitâbet eder. Ammâ minberi yokdur. Beyâz deveyi kırmızı hınnâya boyayup deve üzre hitâbet eder.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y318a ·
metinde göster ·
… ihtirâz lâzımdır, zîrâ cümle hırsızlar hâkimler ile müşterekdirler. Ol ecilden
deveyi
havuduyla loru kuşu gibi yudarlar.
Ve leb-i deryâda meks etmenin bir kubhu dahi oldur kim etrâf Urbân harâmîleri ve ordu hırsızları deryâda şinâverlik ederek gelüp çadıra girüp bir şey serîka ederler. İhtirâz lâzımdır. Haberdâr olunca harâmî kendüyi deryâya atup halâs olur. Ve Mısır'dan Ezlem askeriyle ol kadar dinc-â-dinc hırsızlar gelür kim şeb [u] rûz yorgun ve argun bî-tâb u bî-mecâl huccâc içre hırsızlar girüp subh [u] mesâ vâveylâ kopar. Sürmeden gözü çalup sürme yerinde sürüne kalır. Gâyet ihtirâz lâzımdır, zîrâ cümle hırsızlar hâkimler ile müşterekdirler. Ol ecilden deveyi havuduyla loru kuşu gibi yudarlar.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y374b ·
metinde göster ·
Ve gece menzil yerine varmadan bir şeyden dahi havf ederler. Gerçi Mısır'ın yollarında celâlîsi ve cemâlîsi ve havf şebhûn eder harâmîsi yokdur. Ammâ huccâc içinde olan deveciler ve akkâm ve kavvâs ve sakkâ ve mehterân ve meş‘alciyân hırsızları derdinden bâhusûs bârekallâh (---)(---)(---) Ezlem askeri ile gelen neşşâl u nassâb [u] vettâh harâmîleri eyledir kim her gece develeri yüküyle ve üzerinde hâb-âlud âdemiyle deveyi katârından kesüp alarga çeküp askerden taşra çıkarup deve sâhibin uykudan uyarup uryân edüp deveyi Y 377a yüküyle yudar. Ekseriyyâ gece karanlıklarında niçe niçe hasâretler olup niçe vâveylâ feryâd u figân vâveylâlar yükler soyarlar ve tarakalar kopar. Mısır yolunda bu ev hırsızlarından gayri havf yokdur. Gâyet ihtirâz lâzımdır el-ıyâzü billâh. Anıniçün Mısırlı gece konağa varmazlar. (---)(---)(---) yup (---) namâzından sonra ba‘zı bu menzilde kuşluk vaktinde konarlar. Eğer ileride menzil ba‘îd ise vakt-i zuhurda nefîrler çalınup azm-i râh eder. Eğer menzil Q 153a karîb ise vakt-i asırda nefîr-i rıhletler çalınır çalınarak çalalar bu minvâl-i meşrûh üzre kat‘-ı menâzil ve tayy-i merâhil ederek Mısır'a dâhil olurlar.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y376b–Y377a ·
metinde göster ·
Y 377a yüküyle yudar. Ekseriyyâ gece karanlıklarında niçe niçe hasâretler olu …
Ve gece menzil yerine varmadan bir şeyden dahi havf ederler. Gerçi Mısır'ın yollarında celâlîsi ve cemâlîsi ve havf şebhûn eder harâmîsi yokdur. Ammâ huccâc içinde olan deveciler ve akkâm ve kavvâs ve sakkâ ve mehterân ve meş‘alciyân hırsızları derdinden bâhusûs bârekallâh (---)(---)(---) Ezlem askeri ile gelen neşşâl u nassâb [u] vettâh harâmîleri eyledir kim her gece develeri yüküyle ve üzerinde hâb-âlud âdemiyle deveyi katârından kesüp alarga çeküp askerden taşra çıkarup deve sâhibin uykudan uyarup uryân edüp deveyi Y 377a yüküyle yudar. Ekseriyyâ gece karanlıklarında niçe niçe hasâretler olup niçe vâveylâ feryâd u figân vâveylâlar yükler soyarlar ve tarakalar kopar. Mısır yolunda bu ev hırsızlarından gayri havf yokdur. Gâyet ihtirâz lâzımdır el-ıyâzü billâh. Anıniçün Mısırlı gece konağa varmazlar. (---)(---)(---) yup (---) namâzından sonra ba‘zı bu menzilde kuşluk vaktinde konarlar. Eğer ileride menzil ba‘îd ise vakt-i zuhurda nefîrler çalınup azm-i râh eder. Eğer menzil Q 153a karîb ise vakt-i asırda nefîr-i rıhletler çalınır çalınarak çalalar bu minvâl-i meşrûh üzre kat‘-ı menâzil ve tayy-i merâhil ederek Mısır'a dâhil olurlar.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y376b–Y377a ·
metinde göster ·
Ve mukaddemâ Nîl kenârında muhtesibin hâzır etdüği iki yüz koyun ve elli
deveyi
kurbân edüp Urbân yağmâ vü efgân ederler. Ve muhtesib ve paşa vekîlharcı bâlâda …
Ve mukaddemâ Nîl kenârında muhtesibin hâzır etdüği iki yüz koyun ve elli deveyi kurbân edüp Urbân yağmâ vü efgân ederler. Ve muhtesib ve paşa vekîlharcı bâlâda tahrîr olunan iki bin kelle şekeri ve iki bin katr-ı nebât-ı hamevî ve niçe bin batman [(---)] ve seksen deve yükü ekmek ve elli kantâr beksumâtı cümle Nîl'e atarlar. El-azametullâh bu dahi mahşerden bir nişândır, niçe bin Urbân-ı uryân bu me’kûlâtların ardı sıra Nîl'e atılup Nîl bunları birbirlerine katup toplayarak Nîl'e atılan eşyâlardan bir şey zâyi‘ olmayup cümlesin Nîl'den çıkarup Nîl ile bir tarafa çıkarlar. Hamd-i Hudâ bu kadar Urbân-ı benî insânın birine P 212b bir zarar isâbet etmez. Hakîr ol gün ol mahalle bâzâr-ı uryân-gîrân dedim. Hakkâ ki bu Urbân insân ol gün gûyâ sûr-ı İsrâfîl urulup kabirden kalkmışlardır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y153b ·
metinde göster ·
… ismillâh deyüp devenin gümüş zencîrin eline alup birkaç kerre ol Kara Meydân'da
deveyi
devr etdirüp şütürbân-ı Resûlullâh olup hizmet eder. Ve cümle beğler dahi yalın …
Andan paşa hazretleri bismillâhirrahmânirrahîm deyüp yerinden kalkup etek dermeyân kılup piyâde mest ile yürüyerek mahmel-i şerîf devesi yanına varup yüzün ve gözün mahmel-i şerîfe sürüp bismillâh deyüp devenin gümüş zencîrin eline alup birkaç kerre ol Kara Meydân'da deveyi devr etdirüp şütürbân-ı Resûlullâh olup hizmet eder. Ve cümle beğler dahi yalın ayak paşa ile bile gezdirüp asker içre bir gırîv ü feryâd kopup,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y200b ·
metinde göster ·
… ve yâ Kavî ve yâ Metîn" esmâlarına meşgûl olup devenin altına girüp dağ pâresi
deveyi
omuzuna alup şehirden taşra bâd-ı sabâ sür’ati gibi yola revâne olur.
"Yâ Hayy, yâ Kayyûm ve yâ Kavî ve yâ Metîn" esmâlarına meşgûl olup devenin altına girüp dağ pâresi deveyi omuzuna alup şehirden taşra bâd-ı sabâ sür’ati gibi yola revâne olur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y299a ·
metinde göster ·
… le ahibbâların şehre gönderüp kendüleri yedi âdem ile tevhîd-i erre ederek yine
deveyi
omuzuna alup azm-i râh ederler. Cemî‘i yetmiş bin huccâc ve cümle ehl-i büldân …
Ba‘de's-salât cümle ahibbâların şehre gönderüp kendüleri yedi âdem ile tevhîd-i erre ederek yine deveyi omuzuna alup azm-i râh ederler. Cemî‘i yetmiş bin huccâc ve cümle ehl-i büldân Y 299b görüp âlem-i hayretde kalırlar. Hakkâ ki acâyib kuvvet-i kudsî sâhibi ulu sultân imiş.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y299a–Y299b ·
metinde göster ·
Bu minvâl üzre sultân hazretleri kat‘-ı menâzil ve tayy-ı merâhil ederek cemeli yedirüp içirerek ta‘zîm ile omuzunda götürerek tâ Medîne-i münevvereye kırk günde dâhil olup Bâb-ı Selâm'da deveyi fukarâlarına verüp kendüler Hazret-i Risâlet'in âsitânesin bûs edüp ravza-i mutahharaya yüz sürüp birez nâz [u] niyâzdan sonra,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y299b ·
metinde göster ·
kendü mübârek elleri ile emânetullâhdır, deyü gasl edüp defn eder. Ba‘dehu üzer …
Azîz hazretleri deveyi kendü mübârek elleri ile emânetullâhdır, deyü gasl edüp defn eder. Ba‘dehu üzerine bir kubbe ederler, hâlâ kubbe-i Nâkatullâh deyü ziyâret-i ünâsdır. Niçe kerre müşâhede olunmuşdur kim bu nâka kabri içinden deve gürüldüsü istimâ‘ olunur, deyü şehâdet etdiler. Ve ol sene Hazret-i İbn Zeyn dahi rûh-ı şerîfin Hakk'a teslîm edüp Hazret-i Risâlet'in livâsı tahtında haşr olmağa azîmet etdi, kuddise sırruhu'l-azîz. Bu menâkıb karîbü'l-ahddir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y299b ·
metinde göster ·
… zîr-i pây-i hussân olup bî-had ü hasr mâl-ı ganâyimden mâ‘adâ hemân on iki bin
deveyi
Habîroğlu bir gün bir gece çölden getirüp İbrâhîm Paşa'ya hedâyâ çeküp Mısır iç …
Hattâ Buhayre vilâyetinde Behîce ve Hınâdî Urbânları kırk bin aşkıyâ-yı şakî ile Buhayre beledlerini nehb [ü] gâret etdükleri efendimiz vezîr-i dilîrin istimâ‘ları olup Mısır'dan on bin asker ve paşalıdan iki bin asker Tecride'ye ya‘nî sefere çıkup karşu tarafdan dahi Habîroğlu beş bin hayyâl ile imdâda gelüp Buhayre'ye varılup ol meydân-ı arsadede [arbedede] iki asker birbirine mukâbil oldukda ibtidâ der-ceng-i evvel Habîroğlu Behîce askeri içre girüp tarfetü'l-ayn içre târmâr etdi. Andan Mısır askeri Hınâdî üzre yürüyüp anlar dahi emân vermeyüp Hınâdî askerin bozup altı bin Urbân-ı uryân hâk-i mezellete düşüp lâşeleri pâymâl-i rimâl, kelleleri galtân-ı zîr-i pây-i hussân olup bî-had ü hasr mâl-ı ganâyimden mâ‘adâ hemân on iki bin deveyi Habîroğlu bir gün bir gece çölden getirüp İbrâhîm Paşa'ya hedâyâ çeküp Mısır içi deve ile mâl-â-mâl olup Habîrzâde hil‘at-ı Âsaf ile behremend oldu. Ya‘nî bu mertebe şecî‘ ü fetâ askeri vardır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y361a ·
metinde göster ·
… ahalle bir semiz deve getirüp boğazlasınlar. Şu âteşde kebâb edüp huzûrunda bir
deveyi
tenâvül edeyim" deyü da‘vâ-yı merd etdi.
"Yâ sultân, el-ihsân illâ bi't-tamâm. Hak berekât versin, âteş ile ısındım, ammâ karnım açdır. Şu mahalle bir semiz deve getirüp boğazlasınlar. Şu âteşde kebâb edüp huzûrunda bir deveyi tenâvül edeyim" deyü da‘vâ-yı merd etdi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y419b ·
metinde göster ·
… up cereyân eden kanın pehlivân cümle nûş etdi. Ve der-akab devenin cildin soyup
deveyi
pâre pâre edüp cildi üzre lahmin başka ve uzuvların ve kelle ve paçasın başka v …
Der-akab melik âdemleri bir semîn ü cesîm cemel getirdiler kim gûyâ dâbbetü'l-arz idi. Derhâl âteş kenârında iki yerden boğazlayup cereyân eden kanın pehlivân cümle nûş etdi. Ve der-akab devenin cildin soyup deveyi pâre pâre edüp cildi üzre lahmin başka ve uzuvların ve kelle ve paçasın başka ve şirdeni ve bağırsağı ve yüreği ve ciğeri ve şikenbesin başka ve batnında olan muzahrefâtın başka yığdılar. Ve deveyi boğazlayan zebbâhlar alarkaya gitdiler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y419b ·
metinde göster ·
… ve ciğeri ve şikenbesin başka ve batnında olan muzahrefâtın başka yığdılar. Ve
deveyi
boğazlayan zebbâhlar alarkaya gitdiler.
Der-akab melik âdemleri bir semîn ü cesîm cemel getirdiler kim gûyâ dâbbetü'l-arz idi. Derhâl âteş kenârında iki yerden boğazlayup cereyân eden kanın pehlivân cümle nûş etdi. Ve der-akab devenin cildin soyup deveyi pâre pâre edüp cildi üzre lahmin başka ve uzuvların ve kelle ve paçasın başka ve şirdeni ve bağırsağı ve yüreği ve ciğeri ve şikenbesin başka ve batnında olan muzahrefâtın başka yığdılar. Ve deveyi boğazlayan zebbâhlar alarkaya gitdiler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y419b ·
metinde göster ·
… yledikde araka müstağrak olmuş. Bu hâl üzre hakîr sâ‘at dutdum, bir sâ‘atde bir
deveyi
ve bu kadar âteş-i Nemrûd'u tenâvül edüp yine endâm-ı üslûbu ke'l-evvel rakîk ü …
Ba‘dehu âteşden taşra çıkup melik huzûrunda zemîn-bûs eyledikde araka müstağrak olmuş. Bu hâl üzre hakîr sâ‘at dutdum, bir sâ‘atde bir deveyi ve bu kadar âteş-i Nemrûd'u tenâvül edüp yine endâm-ı üslûbu ke'l-evvel rakîk ü nahîf ü za‘îf, ya‘nî sâhib-şikem olmamış. Aklım perîşân olup dem-beste ve hayrân kaldım.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y420a ·
metinde göster ·
kova kova yetişüp dutdum. Ve bir kılıc kaytaniyle boynun bağlayup bir münhedim …
Ve hakîr tâze cân bulup bu deveyi kova kova yetişüp dutdum. Ve bir kılıc kaytaniyle boynun bağlayup bir münhedim olmuş minâre üzre çıkup deveye süvâr oldum. Ve refîklerimiz ile Habeş vilâyetine revâne olduk. Ba‘dehu hâbdan bîdâr olup ilhâm ile bu vâkı‘ayı ta‘bîr etdim, bildim ki bize Mısır'a gitmek hayırlıdır, deyü ta‘bîr edüp Fes ü Merânkûş'a gitmeden dahi fâriğ olduk.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y431b ·
metinde göster ·
… n halkı ile bey‘ [ü] şirâlar edüp on iki gün tekâ‘üd etdik. Ve hakîr kırk hecîn
deveyi
beş yüz guruşa bey‘ etdim ve elli fîl dişlerin cümle beş yüz guruşa verüp sehl …
Bu şehirde cümle kârbân halkı ile bey‘ [ü] şirâlar edüp on iki gün tekâ‘üd etdik. Ve hakîr kırk hecîn deveyi beş yüz guruşa bey‘ etdim ve elli fîl dişlerin cümle beş yüz guruşa verüp sehl sebükbâr oldum. Ba‘dehu şehrin ahvâlâtına vâkıf olup temâşâsına bezl-i himmet etdik.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y435b ·
metinde göster ·
Bu mahalde İbrîm cânibi Urbânlarından kabâ’il-i Künûz Urbânı meks etmişler. Hemân refîkımız olan Kara Nâ’ib kethudâsı Mehemmed Ağa Künûz Urbânı şeyhlerin çağırup bu huccâc içün bin re’s deveyi İbrîm'e varınca beşer guruşa dutup cümle huccâc cân-ender-cân cihân buldular. Ertesi gün tayy-i merâhil ederek vakt-i gurûba dek gidüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y443a ·
metinde göster ·