Seslenme ya da acı, şaşkınlık bildiren ünlem: a!, ey!, ah! (“yekler uluġı a siziŋ ḳızıŋız…”, “… a ölüp bardı”).
Derlem sözlüğü
12.748 madde başı, 217.859 sözcükten çıkarıldı. Her madde çekimli biçimlerini, yazım değişkelerini, eserlere göre dağılımını ve bağlamlarını gösterir.
747 madde · “a” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
Av; avlanma. “Ab ablasar” av avlasa (KÇ); “er abḳa barmış” adam ava gitmiş, “ḳanlıḳ süsi abḳa ünmiş” hanın ordusu ava çıkmış (IB).
Bayındır, şen, mamur; yıkık (ḫarab) olanın karşıtı: “ḳamuġ abadannıŋ ḫarab ol soŋı” her bayındır şeyin sonu yıkımdır; “abadan ḫarab boldı” şen olan yer harap oldu.
Olur ya, şayet, bir gün (-sar koşuluyla birlikte): “abam bir adaḳın sısar…” şayet bir ayağını kırarsa…
Sürekli, kalıcı, ebedî: “boşġudsuzlarnıŋ abamuluġ turġuluḳ orunı” öğrenecek bir şeyi kalmamış olanların ebedî kalacağı yer; “apamuluġ nomluġ ḳadaş” ebedî öğreti kardeşl…
Budist kutsal metin türlerinden biri: olağanüstü, şaşılası olayları anlatan öğretiler; metinde “muŋadınçıġ nomlar” (şaşılası öğretiler) diye açıklanır ve Çince 希法 karşı…
Hükümdarın eşi, hanım; “abınçu ḳatun bolzun” (hükümdara) eş, hatun olsun.
Yalnız bir kez geçen, büyük olasılıkla “aḳıp” (akıp) yerine yazılmış biçim: “közintin burnıntın barça ḳan abıp önti” gözlerinden, burnundan kan akıp çıktı.
Çince 阿毗浮 yazımının Uygurca okunuşu; sözlük niteliğindeki listede geçen Budist ad ya da terim.
Kendini ibadete vermiş kimse, âbit; “zahid” (zahit) ile birlikte anılır: “‘abid tapuġḳa uḍup” âbit kulluğa uyup.
Budist öğretisinin kavramları ayırıp çözümleyen felsefî bölümü (abhidharma) ve bu öğreti üzerine yazılmış inceleme: “abidarim şastr” abhidharma incelemesi; “abidarimıġ …
Bir abhidharma incelemesinin adı: “abidarm-a-ḫarday atlıġ şastr” abidarmaḫarday adlı inceleme; öğretinin özünü toplayan eser olarak anılır.
Abhidharma öğretisini derleyip özetleyen Vasubandhu incelemesinin adı; Uygurca çevirisi derlemdeki Abh metnidir: “ne üçün bu şasdrnıŋ adı boldı abidarmakoş tėp” bu ince…
Abh metninin bitiş satırında (“abidarmavat tükedi” … bitti) geçen eser ya da bölüm adı.
Darani (kutsal söz dizisi) içinde geçen, çevrilmeden okunan Sanskritçe hece dizisi: “oom akani nikani abila …”.
Bir sözün, öğretinin ya da sutranın kastedilen anlamı, amacı: “sudur abipirayı” sutranın maksadı; “bu sudurnuŋ abipirayın sözlelim” bu sutranın ne demek istediğini anla…
Belli bir anlama, yoruma dayanan: “ḳayu abipiraylıġ yörügke tayaḳlıġın uḳıdu” hangi anlama dayanan yoruma yaslanarak açıklıyor.
Kokulu, koyu renkli toz karışımı: “‘abir bürkirer teg tünerdi ḳalıḳ” gök, üstüne ‘abir serpilmiş gibi karardı.
Güzel kokulu ağaç ya da tütsü adı; sandal (çintan) ve başka kokulu ağaçlarla birlikte sayılır.
Başa kutsal su dökülerek yapılan kutsama ve makama geçirme töreni: “tėgin öge atıŋa abişıḳ ḳılmış” tigin (prens) unvanına kutsanmış; “ançulayu kelmişniŋ töpüte abisik ḳ…
Bir Buda’nın adı; önünde eğilinip saygı sunulur: “abita burḫan ḳutıŋa yükünürmn” Abita Buda’nın yüceliğine yükünürüm.
Avlamak, av avlamak: “Ab ablasar, ermeli teg erti” ava çıktığında … gibiydi.
Budist evreninde biçim âleminin tanrı katlarından birinin adı: “abraḫ teŋri yėrinte” Abraḫ tanrılarının yurdunda (doğdu); Çince karşılığı 無煩天.
İki taraf arasında gidip gelen, kararsız (kimseler): “abruġlar anıŋ arasında, bular birle yoḳ olar birle ma yoḳ” ikisi arasında bocalayanlar, ne bunlarla ne onlarla.
Okunuşu kuşkulu tek tanık; Abh metnindeki “anın adamış ol” (bu yüzden … diye adlandırılmıştır) kalıbının yerinde durduğundan “adamış” sözünün bozuk yazılışı olsa gerekt…
Şaşılacak, hayret verici; güzelliği ya da tuhaflığıyla şaşırtan: “safalıġ ‘acėb yir” ferah, şaşılası güzel yer.
Arap olmayan halk, özellikle Farslar; “‘acėm hėm ‘arab” Acem ve Arap, yani bütün insanlar.
Gücü yetmeyen, elinden bir şey gelmeyen, çaresiz: “nelük boldı ‘aciz özüŋ” neden çaresiz kaldın; “maŋa ᶜaciz boldum” (bunu yapmaya) gücüm yetmedi.
Güçsüzlük, âcizlik; kişinin Tanrı karşısında kendi yetersizliğini kabul etmesi: “ilahi bilür sen bu ‘acizlıḳım” Tanrım, bu âcizliğimi bilirsin.
Aç, karnı boş; tok karşıtı: “aç ne yimes, toḳ ne times” aç neyi yemez, tok neyi söylemez; “toḍurmadım açım toḳum” (yakınlarımın) açını tokunu doyurmadım.
(Kapı, kapak, yol) açmak: “teŋri yėriŋerü ḳapaġın açdı” tanrılar yurduna kapısını açtı; “açar ḳut ḳapuġ” mutluluk kapısını açar; “yolug aç” yolu aç.
Acı, sıkıntı (?); on iki halkalı oluş zincirinin anlatımında hastalık ve acı çekme ile birlikte sayılır: “emgek teginmek, igin açaġı teginmek belgülüg bolur” acı çekmek…
Darani (kutsal söz dizisi) içinde yinelenerek okunan Sanskritçe söz: “anali anali açali açali kakami kakami…”.
Yalnız bir kez geçen, anlamı bağlamdan kesinleşmeyen biçim: “ordusınta ḳodı ėnip açani atların yaratmış altunluġ kaŋlıda…” sarayından inip … atların çektiği altın araba…
Budist öğretmen, üstat; çoğunlukla çevirmen ve yorumcu rahiplerin unvanı olarak “kşi” (öğretmen) ile birlikte kullanılır: “aryaçantri bodisavt kşi açarı enetkek tilinti…
Bir hükümdarın adı: “açatştru atlıġ ėlig ḳan erdi” Açatştru adlı bir hükümdar vardı.
Tek tanıklı; beyit sonunda şaşkınlık ya da yakınma bildiren söz: “ḳadaş ḳılḳı yat teg negü teg açayı” yakının davranışı yabancı gibi; ne acı (?).
Acımak, sızlamak; acılaşmak (?): “igiŋ aġrıġıŋ açıdı” hastalığın, ağrın acıdı (ya da dindi).
Acı (tat); tatlı (süçüg) karşıtı: “süçüg tattıŋ erse açıġḳa…” tatlıyı tattıysan acıya da (hazır ol).
Açık, açılmış: “tünün kündüzün bul açıġlıġ ḳapuġ” gece gündüz açık kapıyı bul.
Açıġlıġ karşıtı: bağışı, varlığı olmayan, yoksul (?): “açıġlıġ açıġsızḳa ḳılsa emi”.
Acı; tatlının (süçig) karşıtı: “süçig bu tiriglik, açıḳ bu ölüm” bu hayat tatlı, bu ölüm acı.
(Kapı, kapak) açılmak: “asurilar orduları ḳapıġı özin ök açılur” asuraların saray kapısı kendiliğinden açılır; “ḳamuġ eḍgülükke açılsu ḳapuġ” her iyiliğe kapı açılsın.
Aç, açlık çeken; tok karşıtı: “toḳun ma keçer hem açın ma keçer” tok da geçer aç da geçer; “tirilgü birür, ḳoḍmaz açın birig” rızık verir, kimseyi aç bırakmaz.
Acımak, merhamet etmek; çoğunlukla “açın- aġrın-” ikilemesiyle: “tınlıġlarıġ açınsar aġrınsar” canlılara acıyıp üzülürse; “buşı bėreŋ, açınıŋ aġrınıŋ” sadaka verin, acı…
Acı vermek, acıtmak, incitmek: “yalŋuḳ açıtsa tilin” insan diliyle incitirse; “kimig serdim, irdim, kimi me açıttım” kimi kırdım, kimi incittim.
Tanrıların çalgıcı ve oyuncuları arasında adı sayılan bir göksel varlık: “timburi pançaşıḳi çitarisini nata açita ulatı teŋridem oyınçılar”.
Maitreya’nın, Şakyamuni öğretisi zamanındaki rahip adı: “şaḳimun burḫan nomınta açiti atlıġ toyın erdiŋiz” Şakyamuni’nin öğretisinde Açiti adlı bir rahip idiniz; “ḳltı …
Açlık, kıtlık: “ḳamuġ aç yise içse aḫır toḍur, közi aç kişi ölse açlıḳ ḳoḍur” her aç yiyip içince doyar, gözü aç kişi ölünce bile açlığını bırakır; “ajun toḳluḳı barça …
Anlamı belirlenemeyen tek tanıklı biçim; bağlamdaki yazım bozuk görünüyor (“kim açsı zsuḳsuz köni köŋülin…”).
(Köktürk yazıtlarında, “tosık” tokluk karşıtı) açlık: “toḳ arḳuk sen, āçsık tosık ömez sen” tokken açlığı tokluğu düşünmezsin; “bir todsar āçsık ömez sen” bir kez doyun…
Açlığı olmayan, bolluk içindeki; “açsız ḳızsız” kıtlıksız, sıkıntısız: “açsız ḳızsız, ḳısıġsız ḳavrıġsız” (ülke) açlıksız, kıtlıksız, darlıksız.
Açık, örtüsüz: “yüzi açuḳ ḳunçuylar” yüzü açık hanımlar.
Açık, belli, apaçık: “ayu birdim emdi açuḳluġ saŋa” şimdi sana açıkça söyledim; “açuḳluġ aḍırtlıġ” açık ve ayrıntılı.
Açıkta olan, görünen âlem; gizlinin karşıtı: “örtüglügni yime açuḳluḳnı bilgen” gizliyi de açığı da bilen.
Aç bırakmak, acıktırmak: “açrup özüŋ, öşerip adnaġunı toḍurma” kendini aç bırakıp başkasını doyurma.
Tek tanıklı, anlamı kesinleşmeyen fiilimsi; açur- (açtırmak ya da aç bırakmak) ile ilgili olabilir: “açurġu bularıġ yolın tutsa keḍ…”.
Ad, isim; bir şeyin ya da kişinin anıldığı söz: “bu şasdrnıŋ adı boldı abidarmakoş” bu incelemenin adı abidarmakoş oldu; “nedegin adı bolur … tėp” neden … diye adlandır…
Kuran’da adı geçen, peygamberlerini yalanladığı için helak edilen eski bir kavim, Âd: “nuh boḍnı, ʿad ve firʿavn” Nuh kavmi, Âd ve Firavun; “ʿad ḳavmi ʿadeti meŋizlig” …
Tehlike, bela, zarar: “bu adatın ozġuluġ yoluŋ közünmez” bu tehlikeden kurtulacak yolun görünmüyor; “bı bıçġu adasıŋa tüşmezünler” kılıç bıçak tehlikesine düşmesinler.
Adlandırmak, ad vermek, … diye anmak; Abh’de terimlerin açıklanmasında kalıplaşmıştır: “anın adamış ol X tėp” bu yüzden X diye adlandırılmıştır; “nedegin adatı kök ḳalı…
Tek tanıklı, anlamı kesinleşmeyen söz: “seçe bulmış ol adaġ iş küdük üze iki türlüg yügerü uḳmaḳlıġ…”; bağlamda ‘başka, öteki’ ya da ‘nesne’ anlamı düşünülebilir.
Ayaksız (canlı); ayağı olmayan yaratık: “üküş adaḳsızlarta, iki adaḳlıġlarta, tört adaḳlıġlarta” çok ayaklılar, ayaksızlar, iki ayaklılar ve dört ayaklılar arasında.
Köşeli ayraçla tamamlanmış, okunuşu kuşkulu tek tanık: “aġuluġ oot üze artoḳraḳ adaq[maqlıġ] emgeklerke tegmeyin”; acı veren, zarar veren (sıkıntılar) anlamı düşünülebi…
Tehlikeye düşmek, zarar görmek (?): “ḳapaġ tunar antaḳ adalanur, ne tusu boltı” kapı kapanır, öyle zarara uğrar, ne yararı oldu.
Tehlikeli, zararlı: “adalıġ orunlartın ozġuluḳ” tehlikeli yerlerden kurtulmak için; “emgek tözlüg adalıġ turur” (mal mülk) acı özlüdür, tehlikelidir.
Başka, öteki (Mait’te adın sözünün değişkesi): “taḳı adan on tümen kolti sanı … teŋriler birle” daha başka yüz bin koti sayıda tanrıyla.
Adlandırılmak, … diye anılmak: “nedegin adantı kirsiz tėp” neden kirsiz diye adlandırıldı; “ötgürmek tuş tép aḍanur” (bu) aşma evresi diye adlandırılır; “tėp adanmaḳı e…
Ayırt ederek, ayrıntısıyla: “oŋalı köŋülte saḳınıp adara uḳar” doğru bir gönülle düşünüp ayırt ederek anlar.
Bozmak, zarar vermek, yıkmak: “yadarmış şasdrnıŋ … adartmaḳın” yayılmış öğretiyi bozmayı; “alḳu adardmaḳları yoḳadturzunlar” bütün zararları yok etsinler.
Tehlikesiz, esen, zarar görmeyen; çoğunlukla “adasız tudasız” ikilemesiyle: “et’özi adasız tudasız bolur, özi yaşı uzun bolur” bedeni esen ve engelsiz olur, ömrü uzun o…
Arkadaş, dost, yoldaş: “uḳuş ol saŋa eḍgü andlıġ adaş” anlayış sana ant içmiş iyi dosttur; “adaş ḳudaş” dost ve yakın.
Dost edinmek, arkadaşlık kurmak: “adaştı, kiŋeşti bir atlıġ kişig” ünlü bir kişiyi dost edinip onunla danıştı.
Dostu olan, dost sahibi: “adaşlıġ kişi atı sawı beḍük” dostu olan kişinin adı sanı büyük olur.
Dostluk, arkadaşlık: “adaşlıḳ üze turmadı” dostluğunda durmadı.
Et yiyen, kan içen kötü ruhlar dizisinde adı sayılan bir varlık.
Sayı; sayı bilimi: “bilir erse saḳış yime hendese, ‘aded cezri ḳılsa” hesap ve geometri bilir, sayının kökünü alırsa.
İlk insan ve peygamber Âdem: “ademnüŋ iki oġlı” Âdem’in iki oğlu; “ey adem” ey Âdem.
İnsan, Âdemoğlu: “yaratıldı ademi küçsüz” insan güçsüz yaratıldı; “negü teg keçürse keçer ademi” insan nasıl geçirirse öyle geçer.
Âdet, alışkanlık, huy: “tabi‘atta yigi ‘adėt” yaradılıştaki en iyi âdet.
Aygırlığa elverişli, aygır olacak (tay): “altun tuyuġluġ adgırlıḳ yaraġay” altın toynaklı, aygır olmaya yarayacak (tay).
Aygır, damızlık erkek at: “aḍġır ḳısır kişnedi” aygır ve kısır kısrak kişnedi; “ḳayusı at aḍġır üze il başı” kimi at ve aygırlar üzerinde (sorumlu) baştır; “kutluġ adgı…
Toynaklı bir yabani hayvan (?); cehennem yaratıklarının başlarını sayan listede geyik, dişi geyik, dağ keçisi, teke ve ceylanla birlikte anılır: “ımġa teke adġıraḳ suḳa…
Başka, diğer, öteki: “bar adın orunta sözlep” başka yerde söyleyip; “adın kişilertin tıdıġ bar” başka kişilerden engel var; “aḍın yol” başka yol.
Şaşmak, hayret etmek; çoğunlukla “muŋad-” ile: “muŋadu adınu inçe tėp tėdi” şaşıp hayret ederek şöyle dedi; “muŋadıp adınıp inçe saḳınç saḳınur” hayret edip şöyle düşün…
Şaşılası, harika, olağanüstü: “adınçıġ muŋadınçıġ soġançıġ tatıġlıġ nom” harika, şaşılası, hoş ve tatlı öğreti; “adınçıġ alp erdem” olağanüstü güçlü erdem; “aşoḳ atlıġ …
Farksız, birbirinden ayrılmayan, aynı: “alḳu burḫan ançulayu kelmişler adınsıġsız yarlıġlıġ üçün” bütün Budaların öğretisi birbirinden farksız olduğu için.
Ayırmak, ayırt etmek, seçmek; çoğunlukla “seç-” ile: “aḍırsa öḍürse seçe bilse öz” ayırsa, seçse, ayırt edebilse; “halal hem haram aḍrar erse” helalı haramı ayırırsa; “…
Ayrılmak, farklı olmak, ayırt edilmek: “şiravaklar birle adırılur” şravakalardan ayrılır, onlardan farkı olur; “burḫanlar birle büdün adırılur” Budalardan tümüyle ayrıl…
Fark, ayrım, ayrılık: “ekintiniŋ adırtı üküş bar” ikisinin arasında çok fark var; “alḳu şiriavaklar birle bolur ḳayu adırtı” şravakalarla ne farkı olur; “ayıġlı sawıŋnı…
Ayırmak, ayırt etmek: “ḳaralı örüŋli aḍırttı” karayı ve akı ayırdı; “körüp adırtıp” görüp ayırt edip.
Ayrıntısıyla incelemek, çözümlemek, ayırt ederek anlamak: “şastrlarıġ adırtlayu uḳtaçı” incelemeleri ayrıntısıyla anlayan; “utġuraḳ bilge biligin adırtlayu uḳar” kesin …
Ayırt eden, seçen (?): “üç üdki adırtlaġ üdürtlüg yörüglüg” üç zamanı ayırt eden, seçen yorumlu (öğreti).
İncelenmek, (hastalık) teşhis edilmek: “uluġ ig kem üze tutulup otaçılar üze adırtlanıp” ağır hastalığa yakalanıp hekimlerce incelenip.
Açık seçik, belirgin, ayrıntılı: “açuḳluġ aḍırtlıġ sanı belgülüg” açık seçik, sayısı belli; “antaḳı ne barın barça adırtlıġ körür” oradaki her şeyi açık seçik görür.
Farksız, ayrım gözetmeyen, eşit: “ḳamaġ tınlaġlaraġ adırtsız köŋlin edgü ögliçe saḳınur” bütün canlıları ayrım gözetmeyen bir gönülle iyilikle düşünür; “ḳamaġ yalŋuḳlar…
Yüce, kararlı gönül (Budist terim; Çince 心 ile birlikte yazılır); “adiçit köŋül örit-” kararlı, yüce bir gönül uyandırmak: “ḳamaġ uluġ ḳuvraġ adiçit köŋülüg öritserler”…
Adaletli, adil (hükümdar); KB’de bölüm başlıklarında: “‘adil sıfatın ayur” adil (hükümdarın) niteliklerini anlatır; “‘adıl sıfatı neteg erdükin ayur” adil olanın niteli…
Kutsal güçle koruma, sürdürme; bereket ve koruyucu güç: “üç ay küni adiştit üze tuta yarlıḳaduḳta” (ömrünü) üç ay kutsal gücüyle sürdürdüğünde; “adiştit üze tuta teginü…
Bir bodhisattvanın adı: “aditia-karbi atlıġ, kirsiz arıġ kök ḳalıġḳa oḫşatı” lekesiz, temiz göğe benzeyen Aditiakarbi adlı (bodhisattva).