ve kâfın birbirlerine kurb-ı mahreci vardır. Ammâ niçe efvâh-ı nâsda Kâşiyân ve …
Ba‘dehû bu şehr-i Kâşân bu vakf-ı dünyâ içre niçe bin mülûkdan mülûka intikâl edüp kâh imâr ve kâh harâb olup sene (---) târîhinde Bağdâd Halîfesi El-Mustansır Billah üzre Moğol kavmi gelüp Bağdâd'ı kabza-i tasarrufa alup bu Kâşân'da Aka Bây nâm vezîri hâkim olup eyle imâr eder kim gûyâ Dımışk-ı Şâm-ı cennet-meşâm eder. Âhir Moğol Pâdişâhı İnçul Şâh Bağdâd'dan bu Kâşân'a gelüp pây-i taht-ı İnçoliyân olup dahi âbâdân olur. Kavm-i Moğolî'de şâhlara İnçoliyân derler ammâ cümle Moğol-ı İnçuliyân üç neferdir. Üçü de bu Kâşân'dan İnçul olup üçünü de bu Kâşân'da katl eylemişlerdir. Hâlâ hâric-i Kâşân'da bir kıbâb-ı serâmed içre medfûnlardır kim Meşhed-i İnçuliyân-ı Moğol deyü ma‘rûfdur. Ammâ niçe târîhde bu kavm-i Moğol lisânı üzre bu şehre Kışvân derler. Lisân-ı Ekrâd'da Keşân derler, lisân-ı Hindî'de Kejdimân ya‘nî akreb diyârı, lisân-ı Arab'da Kâsibân ya‘nî kâr idiciler derler. Lisân-ı Çağatay'da Keşân-bür derler. Lisân-ı Pârsîde Kâşân ve Kaşân derler. Zirâ kaf ve kâfın birbirlerine kurb-ı mahreci vardır. Ammâ niçe efvâh-ı nâsda Kâşiyân ve Kasıyân {derler}. Ammâ lûgat-i sahîhi Kâşân'dır. Zîrâ ism-i kadîmi şehr-i Kılmân'dır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 321b ·
metinde göster ·
{Hikâyet-i garîbe vü acîbe-i ahvâl-i ganem}: Bu hakîr pederinin Sücâh Balı nâmında Ebü'l-feth Sultân Mehemmed'e erişmiş bir pîr-i fânî çoban-ı Germiyânî var idi. Bir gün bu hakîr esnâ-yı kelâmda eyitdim: "Cânım Sücâh Balı! Bu sinn-i sâl-i müddet-i medîd ömr içinde ibret-nümâ ne gördün?" dedim. Herîf-i çoban-ı zarîf eyitdi: "Bir gün Kütahiyye'de Sultânbağı dağında babanın koyunların otladırken hemân koyun köpeklerinden Çomaran ve Karaman ve Toraman ve Alabaş ve Palu nâm kelb-i mu‘allimler bir kerre hav hav deyüp dağlar içine girince hemân cümle koyunlar târımâr olup ormanlar içinde otlamağı bırağup serserî gezüp seğirde seğirde temâm olup ben de koyunların ardına düşdüm. Anı gördüm ki ba‘zı koyunun ağzında bir siyâh keçe pâresi ve ba‘zısının ağzında hurma yaprakları çiğner. Hurma yaprağı ise Arabistân'da olur, Kütahiyye'de olmaz. Ve ba‘zı koyun ağzında deri pâreleri çiğneyüp koyunların ağzı köpürür. Ve bir iki koyunun ağızlarında hasır pâreleri var. Koyunlar hasırları çiğnedikçe koyunun ağzından "Bre meded gitdim, bre kaf kaf, bije bije vay!" deyü feryâdlar gelir. Hemân seğirdüp koyunun birisinin ağzından bir alaca dokunmuş hasır pâresin alup bir cânibe atdım, anı gördüm hasır pâresi çayırlık içine girüp "Semif semif senindir!" deyüp gâ’ib oldu ammâ elim âteş gibi yanar. Elime bakdım işte doksan yedi yıldır ol hasıra yapışalı işte elim böyle kudretden yeşil boyalıdır {ve elim dâ’imâ misk gibi kokar}. Andan babanın ve benim koyunum ne kadardığının hisâbın bilmeyüp sonra Celâlî Cennetoğlu ve Kalenderoğlu ve Karayazıcı nâm Celâlîler babanın ve benim yüz yetmiş yedi bin koyunlarımızı alup ol zamândan berü çobanlığı ferâğat edüp ihtiyâr oldum." deyü Sücâh Balı koyunların ecinne kavmin yediğin böyle takrîr [ü] tenkîl eyledi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 396a ·
metinde göster ·
{Hikâyet-i garîbe vü acîbe-i ahvâl-i ganem}: Bu hakîr pederinin Sücâh Balı nâmında Ebü'l-feth Sultân Mehemmed'e erişmiş bir pîr-i fânî çoban-ı Germiyânî var idi. Bir gün bu hakîr esnâ-yı kelâmda eyitdim: "Cânım Sücâh Balı! Bu sinn-i sâl-i müddet-i medîd ömr içinde ibret-nümâ ne gördün?" dedim. Herîf-i çoban-ı zarîf eyitdi: "Bir gün Kütahiyye'de Sultânbağı dağında babanın koyunların otladırken hemân koyun köpeklerinden Çomaran ve Karaman ve Toraman ve Alabaş ve Palu nâm kelb-i mu‘allimler bir kerre hav hav deyüp dağlar içine girince hemân cümle koyunlar târımâr olup ormanlar içinde otlamağı bırağup serserî gezüp seğirde seğirde temâm olup ben de koyunların ardına düşdüm. Anı gördüm ki ba‘zı koyunun ağzında bir siyâh keçe pâresi ve ba‘zısının ağzında hurma yaprakları çiğner. Hurma yaprağı ise Arabistân'da olur, Kütahiyye'de olmaz. Ve ba‘zı koyun ağzında deri pâreleri çiğneyüp koyunların ağzı köpürür. Ve bir iki koyunun ağızlarında hasır pâreleri var. Koyunlar hasırları çiğnedikçe koyunun ağzından "Bre meded gitdim, bre kaf kaf, bije bije vay!" deyü feryâdlar gelir. Hemân seğirdüp koyunun birisinin ağzından bir alaca dokunmuş hasır pâresin alup bir cânibe atdım, anı gördüm hasır pâresi çayırlık içine girüp "Semif semif senindir!" deyüp gâ’ib oldu ammâ elim âteş gibi yanar. Elime bakdım işte doksan yedi yıldır ol hasıra yapışalı işte elim böyle kudretden yeşil boyalıdır {ve elim dâ’imâ misk gibi kokar}. Andan babanın ve benim koyunum ne kadardığının hisâbın bilmeyüp sonra Celâlî Cennetoğlu ve Kalenderoğlu ve Karayazıcı nâm Celâlîler babanın ve benim yüz yetmiş yedi bin koyunlarımızı alup ol zamândan berü çobanlığı ferâğat edüp ihtiyâr oldum." deyü Sücâh Balı koyunların ecinne kavmin yediğin böyle takrîr [ü] tenkîl eyledi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 396a ·
metinde göster ·