… ve puçada tûl-ı nehârda piyâde gezüp def‘-i cû‘ içün bir âşbâz dükkânına girüp
refîkleri
ile ta‘âm yiyüp giderdi. Bu mertebe gedâ-meşreb pâdişâh idi. Ve bunların etdiği …
Ve fukarâ ve zu‘afânın ahvâllerine vâkıf-ı esrâr olmağiçün şeb-revânî esbâblar ile tebdîl-i câme olup şeb [u] rûz İslâmbol içre çârsû-yı bâzârda ve kûçe ve puçada tûl-ı nehârda piyâde gezüp def‘-i cû‘ içün bir âşbâz dükkânına girüp refîkleri ile ta‘âm yiyüp giderdi. Bu mertebe gedâ-meşreb pâdişâh idi. Ve bunların etdiği zorâverlikleri bir pâdişâh etmemişdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 71b ·
metinde göster ·
… esvâk-ı muhtasarı ve iki kenîsesi var. Ammâ hevâsı gâyet latîfdir. Bunda cümle
refîklerimiz
ile gemiden çıkup bir gice mihmân olup ale's-sabâh bundan piyâdece cânib-i şimâ …
Yanko ibn Madyan İslâmbol'u binâ ederken bu şehri anın oğlu Aya İstefan binâ etdiğiyçün galat-ı meşhûru Ayasdifanaz derler. Leb-i deryâda bostâncıbaşı hükmünde (---)yi subaşılığıdır ve bir yasakcı kolluğu vardır. Eyyûb mollası nâhiyesi hükmündedir. Kefere asrında şehr-i azîm imiş. Âl-i Emeviyyûn'dan Süleymân b. Abdullah halîfe asrında Hicret-i Nebevî'nin sene 92 târîhinde İslâmbol'u muhâsara edüp bî-feth avdet etdiklerinde Ömer b. Abdül‘azîz hazretleri bu şehri harâb edüp hâlâ leb-i deryâda beş yüz kiremit örtülü ma‘mûr Urum kasabasıdır. Bir zâviyesi ve esvâk-ı muhtasarı ve iki kenîsesi var. Ammâ hevâsı gâyet latîfdir. Bunda cümle refîklerimiz ile gemiden çıkup bir gice mihmân olup ale's-sabâh bundan piyâdece cânib-i şimâle leb-i deryâ ile 3 sâ‘atde
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 241a ·
metinde göster ·
Anı ziyâret edüp bâğçe üstâdından atlar alup cümle
refîklerimiz
ile süvâr olup leb-i deryâ ile temâşâ ederken esbâb-ı iskâlimiz olan gemi dahi …
Anı ziyâret edüp bâğçe üstâdından atlar alup cümle refîklerimiz ile süvâr olup leb-i deryâ ile temâşâ ederken esbâb-ı iskâlimiz olan gemi dahi kürek çekerek ubûr ederdi. Hakîr dahi bin elli Saferü'l-muzafferinin yigirmi beşinci günü Belde-i Tayyibe ya‘nî İslâmbol'a dâhil olduk. Ol gün hâne-i gam-gînimize varup peder u mâderlerin dest-i şerîflerin bûs edüp huzûrlarında el bağlayup karâr etdiğimizde peder-i azîzimiz eyitdi,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 241a ·
metinde göster ·
… hta pâreleri ve gayrı eşyâlar ile deryâya döküldüler. Hemân hakîr dahi yedi cân
refîklerimizle
dal-kılıç olup sandala atladığımız gibi sandal içre olan kefereler sandalın ipi …
âyetiyle kelime-i şehâdete meşgûl oldum, anı gördüm bir kaç kefereler geminin sandalını ipinden çeküp sandala atılınca sâ’ir keştîbânlar dahi geminin öte tarafından deryâya kendülerin birer tahta pâreleri ve gayrı eşyâlar ile deryâya döküldüler. Hemân hakîr dahi yedi cân refîklerimizle dal-kılıç olup sandala atladığımız gibi sandal içre olan kefereler sandalın ipin kesüp iki kefere bizim üzerimize dal-bıçak olup Ayntâblı Şerîf Ramazân Çelebi'yi memesi üstünden urunca hemân yedi kişi dal-kılıç olup sandal içre el kaldıran sekiz kâfire kılıç urup dördün katl edüp dördü havfinden kendülerin deryâya atdılar. Sandal ancak bizim refîklerimiz yedi kişiye münhasır olup sandal içre olan bâr-ı sakîlleri deryâya atup sandal sehl hiffet bulup temevvüc-i deryâda giderken ânî gördük; büyük gemi başdan kıça varınca iki pâre olup üç yüz elli nefer yolcu ve tüccâr ve dörd yüz mikdârı memâlik keştîbân ehl-i tüccâr sadâ-yı Allah rehâ buldurup cümlesi rûy-ı deryâda her biri birer sened ile şinâverlik edüp kimi gark-ı deryâ, kimi mellâh-ı bî-pervâ kimi bir levha pâresi üzre rehâ bulup çârsû-yı cân bâzârında bî-zer ü pürzâr-ı bâzâr etmede. Ba‘zısı cân u başı ile şinâverlik ederek bizim sandalımız üzre gelirken Kıssahân Emîr Çelebi gelüp anı kolundan yapışup sandala alınca dahi gayrılar birer takrîb ile bizim sandala geliyorlar, anı bildik kim bizim sandal dahi kesret-i âdemden gark olması mukarrerdir. Hemân yedi kişi dal-kılıç olup gelen âdemlere kılıç havâle edüp pârelenen gemiden sehl alarka olup gemiden nâm [u] nişâ[n] ve benî Âdemden bir cân nümâyân olmaz oldu. Cân başımıza düşüp kâh evc-i âsumâna [urûc u] kâh ka‘r-ı amîka nüzûl edüp sandal içinden kavuklarımızla su dökmeden ve şiddet-i şitâdan bî-tâb ve bî-mecâl kaldık. Ânî gördük Menkub Kadısı Alî Efendi, deniz mâliki gibi gavvâslık ederek bizim sandalımıza yakın gelüp gûyâ Cenâb-ı Bârî yârı kılup kudret eliyle Alî Efendi'yi bizim sandala koyup on kişi olduk. Yine Yâsin-i şerîf tilâvet ederek deryâya su dökerek gideriz ammâ cümlemiz hayât emniyyesinden me‘yûs olmuşuz.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 265a ·
metinde göster ·
… dördün katl edüp dördü havfinden kendülerin deryâya atdılar. Sandal ancak bizim
refîklerimiz
yedi kişiye münhasır olup sandal içre olan bâr-ı sakîlleri deryâya atup sandal …
âyetiyle kelime-i şehâdete meşgûl oldum, anı gördüm bir kaç kefereler geminin sandalını ipinden çeküp sandala atılınca sâ’ir keştîbânlar dahi geminin öte tarafından deryâya kendülerin birer tahta pâreleri ve gayrı eşyâlar ile deryâya döküldüler. Hemân hakîr dahi yedi cân refîklerimizle dal-kılıç olup sandala atladığımız gibi sandal içre olan kefereler sandalın ipin kesüp iki kefere bizim üzerimize dal-bıçak olup Ayntâblı Şerîf Ramazân Çelebi'yi memesi üstünden urunca hemân yedi kişi dal-kılıç olup sandal içre el kaldıran sekiz kâfire kılıç urup dördün katl edüp dördü havfinden kendülerin deryâya atdılar. Sandal ancak bizim refîklerimiz yedi kişiye münhasır olup sandal içre olan bâr-ı sakîlleri deryâya atup sandal sehl hiffet bulup temevvüc-i deryâda giderken ânî gördük; büyük gemi başdan kıça varınca iki pâre olup üç yüz elli nefer yolcu ve tüccâr ve dörd yüz mikdârı memâlik keştîbân ehl-i tüccâr sadâ-yı Allah rehâ buldurup cümlesi rûy-ı deryâda her biri birer sened ile şinâverlik edüp kimi gark-ı deryâ, kimi mellâh-ı bî-pervâ kimi bir levha pâresi üzre rehâ bulup çârsû-yı cân bâzârında bî-zer ü pürzâr-ı bâzâr etmede. Ba‘zısı cân u başı ile şinâverlik ederek bizim sandalımız üzre gelirken Kıssahân Emîr Çelebi gelüp anı kolundan yapışup sandala alınca dahi gayrılar birer takrîb ile bizim sandala geliyorlar, anı bildik kim bizim sandal dahi kesret-i âdemden gark olması mukarrerdir. Hemân yedi kişi dal-kılıç olup gelen âdemlere kılıç havâle edüp pârelenen gemiden sehl alarka olup gemiden nâm [u] nişâ[n] ve benî Âdemden bir cân nümâyân olmaz oldu. Cân başımıza düşüp kâh evc-i âsumâna [urûc u] kâh ka‘r-ı amîka nüzûl edüp sandal içinden kavuklarımızla su dökmeden ve şiddet-i şitâdan bî-tâb ve bî-mecâl kaldık. Ânî gördük Menkub Kadısı Alî Efendi, deniz mâliki gibi gavvâslık ederek bizim sandalımıza yakın gelüp gûyâ Cenâb-ı Bârî yârı kılup kudret eliyle Alî Efendi'yi bizim sandala koyup on kişi olduk. Yine Yâsin-i şerîf tilâvet ederek deryâya su dökerek gideriz ammâ cümlemiz hayât emniyyesinden me‘yûs olmuşuz.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 265a ·
metinde göster ·
… ılan gibi sarılup gûyâ deryâda Hazret-i Hızır'a râst geldim ve sandal içre olan
refîklerimden
haberim olmayup gâ’ib oldular. Hakîr bu hâl üzre kâh sovukdan kâh talattum-ı de …
mazmûnu üzre üçüncü gün vakt-i zuhrda bi-emrillah bir kum gelüp sandalı baş aşağı edüp hakîr dahi baş aşağı deryâya düşüp cân havliyle şinâverlikde bi-sehl mahâretimiz olması sebebiyle el kol atarak çabalıyarak Cenâb-ı Hakk'a bir âh-ı dil-sûz çeküp Hazret-i Kur‘ân-ı Azîm'i ve Furkân-ı Mecîd'i derûn-ı dilden şefî‘ dutup cemî‘î ziyâret etdiğim kibâr-ı evliyâullahın rûhâniyyetlerinden derûnîce istimdâd taleb edince Cenâb-ı İzzet derûnuma bir âteş halk edüp kalb âyînesi mücellâ olup derûn-ı dilden Kelîme-i Tevhîd'e meşgûl olup gâyet tesellî-i hâtır buldum kim seyâhat etdiğim diyârlarda ehl-i hâl kimesneler hâtırıma gelüp havf u haşyetden berî olup cân başıma gelüp temevvüc-i deryâda bî-bâk u bî-pervâ gavvâs-vâr yüzüp kâh âlî ve kâh süflî deryâda sehl şinâverlik ederken ol Kâdir [u] Kayyûm ve Perverdigâr-ı Lem-yezel [i]râdet-i ezelîsi bu imiş kim bu abd-i âsîyi halâs ide. Ânî gördüm mukaddemâ sandalımız yanına gelen tavîl ü arîz mezkûr kovuş tahtası yanından ubûr ederken hemân hakîr cüst u çâbük ve çâlâklık edüp bu Bahr-i siyâh-ı bî-emânda gark olmadan ise bu levhaya sarılayım deyüp cân havliyle tahtaya sarılup her-çi bâd-âbâd deyüp cân bâzârında cânbâzlık edüp levha-i azîme yılan gibi sarılup gûyâ deryâda Hazret-i Hızır'a râst geldim ve sandal içre olan refîklerimden haberim olmayup gâ’ib oldular. Hakîr bu hâl üzre kâh sovukdan kâh talattum-ı deryâ havfinden Bahr-i siyâh üzre galtân u cünbân ederek emvâc-ı bî-emânda ser-gerdân-ı hayrân iken gerü tarafda deryâda bir feryâd kopdu. Cân havliyle gerüye nazar etdim. Meğer benim süvar olduğum uzun kovuş tahtası üzre iki Gürcî gulâmı ve iki Çerkes bâkiresi ve bir Rus gulâmı tahta-i kebîr üzre süvâr olup yarasa kuşu gibi sarılmışlar. "Âh bunlar benim süvâr olduğum tahtaya bâr-ı girân olup garkıma sebeb olurlar. Âh hal-i digergûnum neye müncer ola" deyüp perîşân-hâtır olup, "Âyâ bunları ne hâl eylesem kim levha bana yalnız münhasır olup sebük-bâr olsam", derken hikmet-i Hudâ bizim süvâr olduğumuz tahta yanından bir su varülü kabak gibi yüzerek geçerken hemân Rus gulâmı tahta üstünden kendüyi şinâverlik eden varül üzre atup varülü der-âğûş edemeyüp "Ala müsâfiri" kelâmı üzre fakîr gulâm gark-âb olup sohbet dörd esîre kaldı. Hudâ Kerîm'dir, deyü bu hâl üzre deryâda aslâ bir sahîl-i bahr zâhîr ü bâhîr değil, ammâ hamd-i Hudâ hevâ sehl mu‘tedil olup âfitâb-ı âlem-tâbın şiddet-i harâreti dahi sehl ziyâde olup talattum-ı deryâ dahi cüz’î tenezzülde olup gündoğusu rûzgârı bizi süre süre hamd-ı Hudâ üçüncü gün evc-i âsumâna berâber kûh-i bî-sütûnlar nümâyân olup vakt-i zuhrda temevvüc-i deryâ bizi sâhil-i bahre bırağup bî-tâb u bî-mecal türâb [u] rimâl üzre düşdüğüm bildim. Beyt:
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 265b ·
metinde göster ·
… Hudâ bu şehrin âb [u] hevâsı letâfetinden tabî‘atımız hoş olup esb-süvâr ba‘zı
refîkler
ile şehri sehl temâşâ etdik. Mihmândârımız takrîri üzre on bin mikdârı bâğlı ve …
Evsâf-ı şehr-i Azîm Karabâğlar: Bu şehri ibtidâ Menûçehr binâ etmişdir. Şehr-i atîkdir kim hâlâ Nahşıvân hâkinde başka sultânlıkdır. Zamân-ı kadîmde azîm imaristân imiş. {Sene 1012 Mehemmed Hân-ı Sâlis asrında dest-i Osmânlıda iken Acem zafer buldu} Sene 1045 târîhinde Fâtih-i Revân Murâd Hân-ı zamân ba‘de'l-feth-i Revân bu şehre gelüp meks etdikde kadîm-i eyyâmda İreme zâtü'l-‘imâd misilli ma‘mûr olan şehri asker-i deryâ-misâline fermân edüp ân-ı vâhidde harâb u yebâb ve der-i dîvârların türâb, halkının ciğerin kebâb edüp hâlâ âsâr-ı inhidâmları zâhir u bâhirdir. Tîmur Hân bu Karabâğlar'da kışlayup refâhiyyet üzre geçinmişlerdir. Tâ bu mertebe ma‘mûr [u] âbâdân sahrâ-yı bî-pâyândır. Ve üç kerre Süleymân Hân ve niçe kerre serdârlar asâkîr-i bî-pâyânlar ile beşer altışar ay meks edüp ganîmet üzre geçinmişlerdir. Lâkin Murâd Hân-ı Râbi‘in harâb etdüğünden beri yine imâr olmadadır. Ammâ güneşde zerre ve deryâda katre-misâl imâr olmamışdır. Huddâmlarımız kırk minâre addetmişlerdir. Hamd-i Hudâ bu şehrin âb [u] hevâsı letâfetinden tabî‘atımız hoş olup esb-süvâr ba‘zı refîkler ile şehri sehl temâşâ etdik. Mihmândârımız takrîri üzre on bin mikdârı bâğlı ve bâğçeli hâneler ve yetmiş mihrâb, kırkı minâreli câmi‘ler ve hân ve hammâmı ve esvâkları vefret üzre ammâ henüz dahi imâr olmadadır. Ve hevâsının letâfet cihetinden vech-i hüsnlü mahbûb u mahbûbelerine râst gelirdik. Ve me’kûlât ü meşrûbâtının [ve] memdûhât-ı müsmirrâtının kesreti bir diyârda yokdur. Kara Bâğlar desek vechi vardır. Elçi ile bir bâğda teferrüc ederken Yezdan Kulu nâm bir bâğbân yigirmi altı gûne emrûd-ı âbdâr getirdi. Meleçe ve Abbâsî ve Ürdibâri demek ile ma‘rûf ve memdûh emrûd-ı hoş-horları olur kim tenâvül edenin üzerine elbette âb-ı zülâli cüllâb-ı katr-ı nebât gibi cereyân eder. Gâyet lezîz emrûdları ve la‘lgûn gülnârları olur. Ve esvâk-ı şâhîsinde pâk u pâkîze işbâzlarında gûnâ-gûn Revân pirinci pilâvları ve herîsesi güyâ sıfr gibi leziz ve râyiha-i tayyibesi vardır. Ve işbâzları gâyet pâkdir. Zîrâ cümlesi müslimdir. Bu Acem diyârında cümle me’kûlât [ü] meşrûbât füruht edicilerde aslâ Ermeni ve Urum yokdur. Aslında Urum keferesi aslâ ve kat‘â yokdur. Meğer ticâret ile gelüp gide. Ammâ Yahûdî ve Şi‘î ve Teberrâ‘î ve Kurâyî çokdur. Ve melâhide ve zenâdıka ve Ca‘ferî ve Cebrî ve Kaderî ve Hurûfî ve Zemînî (---)(---)(---)(---) Bu mezheb-i bâtıllı furak-ı dâlle gâyet çokdur. Bu Karabâğ'ı seyr [u] temâşâ edüp yine cânib-i kıbleye 9 sâ‘at gidüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 294b ·
metinde göster ·
… verdi ve tevâbi‘ ve levâhıkımız içün 307a yigirmi tümen akçe verdi ve her bir
refîklerime
birer Keşân katîfesi ve üç Gücerât atlâs ve üç aded destâr-ı Muhammedî ihsân ed …
Mesîregâh-ı Ayn-ı Alî nâm mahalle varup ol hıyâbân [u] kûyâhda bir ziyâfet-i it‘âm etmişdir kim diller ile ta‘bîr olunmaz. Bu cây-ı teferrücgâhda dahi beş tümen Abbâsî hakîre harc-ı râh verdi ve tevâbi‘ ve levâhıkımız içün 307a yigirmi tümen akçe verdi ve her bir refîklerime birer Keşân katîfesi ve üç Gücerât atlâs ve üç aded destâr-ı Muhammedî ihsân edüp üç yüz aded yekke-süvâr âdemler ile bir yasavul ağasın hakîre vesîle verip eydür kim "Ey yasavul akası! Menim birâderim Evliyâ Akamı Kayser-zemîn şâhı Murâd Hân-ı Râbi‘ Revân'dan Tebrîz'e geldüğü âbâdân yollar ile götüresin ve kârbânların hoş kondurup göçüresin" deyü tenbîh edüp yine atına süvâr olup nîm sâ‘at bile gidüp andan birbirimizle vedâlaşup öpüşüp görüşüp anlar cânib-i Tebrîz'e, biz cümle ta‘allukâtımızla iki aydan sonra
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 306b–307a ·
metinde göster ·
… zevk [u] safâlar edüp ve niçe parça hedâyâlar ihsân edüp iki yüz aded müsellah
refîkler
alup yine cânib-i şimâle deşt u kendler güzer edüp 9 sâ‘atde
Hoy hânına mektûbların verüp iki gün zevk [u] safâlar edüp ve niçe parça hedâyâlar ihsân edüp iki yüz aded müsellah refîkler alup yine cânib-i şimâle deşt u kendler güzer edüp 9 sâ‘atde
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 307b ·
metinde göster ·
… -i vilâyet görüp nakl etdiler. Bu şehir hânında üç gün mihmân olup elli mikdârı
refîkler
ile Gence'den yine şimâl tarafına giderken sağ tarafımızın şarkîsinde Lûristan …
Ziyâretgâh-ı şühedâ-yı Erivâm: Kaçan kim guzât-ı müslimîn şâha kal‘a[yı] amân ile teslîm etdiklerinde şehr hâricine uryân çıkınca on iki bin askeri cümle kılıçdan geçirüp îmân-ı mugallatasına vefâ etmeyüp böyle bî-emânlık etmişdir. Hâlâ cümlesin şehr hâricinde defn etmişlerdir kim şühedâ-yı Erivâm derler. Niçe kerre üzerlerine nûr-ı Hudâ nâzil olduğun ahâlî-i vilâyet görüp nakl etdiler. Bu şehir hânında üç gün mihmân olup elli mikdârı refîkler ile Gence'den yine şimâl tarafına giderken sağ tarafımızın şarkîsinde Lûristan Hânlığı vilâyetidir, anın hudûdıyla 4 sâ‘atde ubûr ederek,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 310a ·
metinde göster ·
… ç gün bu şehrde meks edüp hândan in‘âmlar alup iki yüz Mâzenderânî tüfenk-endâz
refîkler
ile cânib-i şimâle iki menzil gidüp
Andan ülke-i Şâyi‘ âbâdân ülkedir ve bir püşte üzre âlî kal‘a-i nümâyân idi. Lâkin ismi hâtırdan hutûr etmeğile tahrîr olunmadı. Ve niçe âbâdân nâhiyeleri vardır. Bu şehrin ensesindeki kûh-ı Şâh'a Terekeme kavmi yaylağa çıkarlar, azîm yaylakdır. Ve bu Aras nâhiyelerinde kal‘a-i Şekî ülkesi dahi âbâdândır. Lâkin kâhîce Dağıstân pâdişâhı müdâhale eder. Lâkin hâlâ Aras hânı hükmündedir. Zîrâ Aras hânı Dağıstân ile Gürcîstân cenbinde ulu hânlıkdır kim üç bin yigirmi nökere mâlikdir. Kadısı ve münşî ve on iki hâkimi vardır. Üç gün bu şehrde meks edüp hândan in‘âmlar alup iki yüz Mâzenderânî tüfenk-endâz refîkler ile cânib-i şimâle iki menzil gidüp
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 310b ·
metinde göster ·
Evsâf-ı kal‘a-i Şekî: Mâ-tekaddem Gürcîstân'ın Şavşad meliklerinden Aleksandır Hân binâ edüp andan Dağıstân beği feth edüp andan Acem istîlâ edüp andan sene 986 târîhinde Sultân Murâd Hân-ı Sâlis'in vezîri Lala Kara Mustafâ Paşa feth edüp Levend Hân oğlu Ereklad (?) Beğ'e ihsân olunmuşdur. Ba‘dehû cülûs-ı Mustafâ Hân'da kızılbaş istîlâ edüp hâlâ sultânlıkdır ve bin mikdârı askere mâlikdir. Şirvân eyâletinde bir püşte üzre seng-i 311a binâ bir kal‘a-i ra‘nâdır. Dâiren-mâdâr cirmi üç bin adımdır ammâ sa‘b kûh üzre olmağıla handakı yokdur. Ve iki kapusu var, biri bâb-ı Gence, biri bâb-ı Şirvân'dır. Dağıstân hudûdunda sehl ma‘mur kal‘adır ammâ Gürcîstân addolunur. Zîrâ bânîsi dahi Gürcîdür. Cümle üç bin hâne ve yedi mihrâbdır. Çârsû içre Mirza Alî Beğ Câmi‘i ve kal‘ada ve Lağoşoğlu Ahmed Beğ Câmi‘i ve kal‘ada Murâd-ı Sâlis Câmi‘i harâba mü’eddî oluyor, hân ve hammâmları ve esvâk-ı muhtasarı vardır. Bâğ u bâğçesinde bî-nazîr ipeği hâsıl olur. Bu kal‘anın cânib-i şarkîsinde bir merhale yerde nehr-i Kanut ubûr edüp nehr-i Zengî'ye rîzân olur. Bu şehirden kalkup cânib-i şimâle giderken nehr-i Kabur'ı Özdemiroğlu Osmân Paşa cisrinden ubûr edüp andan Koyun Geçidi nâm mahalle varup rûy-ı zemînde benî Âdem üstühânları püşte püşte yığılmış refîkimiz serdârı olan Yâver Alî Aka'dan su’âl etdim. Eyitdi kim "Sultân Murâd-ı Sâlis serdârı Lala Mustafâ Paşa'yı, bu meydân-ı ma‘rekede Tebrîz hânı Emîr Gûne Hân ve hâkim-i Mağân ve hâkim-i Lûr ve hâkim-i Nahşivân ve hâkim-i Karabâğ ve hâkim-i Kazak ve Kazan ve Ensâr Halîfe Şeref Hân hulâsa-i kelâm tokuz hân, serdâr-ı İrân ashâb-ı sürhserân cem‘ olup yigirmi binden ziyâde cünûd-ı cünüb olup Lala Mustafâ Paşa'yı bu mahalde ortaya alup seyf-i Alî urmağa başlarlar. Hemân serdâr Koca Lala cemî‘î guzât-ı Muhammedî ile bir ağızdan gülbâng-ı Muhammedî getirüp bir koldan Özdemiroğlu, bir koldan Haleb Valisi Mehemmed Paşa, bir koldan Mar‘aş eyâletine mutasarrıf Mustafâ Paşa cümle guzât ile kızılbaş içre hücûm edüp ân-ı vâhidde bed-ma‘âşları târumâr edüp inâyet-i Bârî yâri kılup on bin kızılbaş-ı bed-ma‘âşın başın seyf-i mücezzem ile tırâş edüp bakıyyetü's-seyfi Koyun Geçidi nâmda koyun sürüsü kanarıya varır gibi varup izdihâmdan geçidde cümle gark olurlar. Ba‘zılar firâr edüp nehr-i Kınık'da ve nehr-i Kabur'da gark olurlar. Netîce-i merâm bu ceng-i azîmde kırk bin şahsven Lala Mustafâ Paşa kılıcından geçmişdir. Gûr-be-gûr ola Osmânlı, deyü refîklerimiz nakl edüp "Bu üstühânlar anların alâmetidir", deyü mürdeleriyçün Fâtiha okuyup geçdiler. Andan Koyun Geçidin bu hakîr geçüp cânib-i şimâle 3 sâ‘at vâsi‘ sahrâlar içre gidüp ve nehr-i Aksu'yu ubûr edüp bu nehre Acem Gîlân çayı derler. Aras dağlarından gelüp nehr-i Kür'e rîzân olur. Anı güzer edüp 3 sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 310b–311a ·
metinde göster ·
… cî gulâmı ve bir at ve bir külçe tiftik Gürcîstân çorabı ve yüz guruş ihsân ile
refîkler
alup cânib-i garba
Bu temâşâlardan sonra Sefer Paşa hazretlerinden iki Gürcî gulâmı ve bir at ve bir külçe tiftik Gürcîstân çorabı ve yüz guruş ihsân ile refîkler alup cânib-i garba
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 322a ·
metinde göster ·
… guruş ücret-i kadem hizmet edüp şehir subaşısı Alî Ağamızdan elli atlı müsellah
refîkler
alup
Bu şehri dahi seyr [u] temâşâ edüp cümle askerî tâ’ifeleri getirdiğimiz emr-i şerîfler ile sefere âmâde olup hakîre üç yüz guruş ücret-i kadem hizmet edüp şehir subaşısı Alî Ağamızdan elli atlı müsellah refîkler alup
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 328a ·
metinde göster ·
… Tuzlaemîni Emîr-i ahûr Hasan Ağa'dan bekâyâ mâl içün yüz elli guruş alup andan
refîkler
ile cânib-i
Bu şehrin arz-ı beledî (---) ve tûl-ı nehârî (---) iklîm-i râbi‘den olmağıla hevâsı mu‘tedildir. Lâkin şâhrâh üzre vâki‘ olmamağıla kârbân yolu değildir. Bir hılâf-ı sengistân içre vâkı‘ olup nehr-i Furât bu şehrin cânib-i şarkîsinde Erzurûm dağlarında Dumlu Sultân cebelinden gelüp bu şehri reyy edüp bu kal‘a kayasın dolaşup cânib-i garba cereyân ederek İzoli Ekrâdı içinden ubûr ederek Bingöl'den nehr-i Murâd dahi bu nehr-i Furât'a (---)(---) mahallinde mahlût olup nehr-i Furat Malatıyye kurbunda Kömür Hânı geçidinden cereyân eder. Malatıyye'den Harput'a ve Eğin'e ve Palu'ya ve Diyârbekir'e giden, bu nehr-i Furât'ı gemiyle geçmeyince ubûr edemez. Bu şehri üç gün seyr [ü] temâşâ edüp niçe erbâb-ı ma‘ârifleriyle ihtilât-ı hüsn-i ülfet edüp paşanın mâ’il-i mâlı olan Kuruçay voyvodasının muhâsebesin görüp bevâkî mâldan yedi yüz guruş alup bu hakîre ücret-i kadem yüz guruş verüp Tuzlaemîni Emîr-i ahûr Hasan Ağa'dan bekâyâ mâl içün yüz elli guruş alup andan refîkler ile cânib-i
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 340b ·
metinde göster ·
… mihmân olup esvâk-ı sultânîden kahve ve at na‘lı ve niçe levâzımâtlar alup yine
refîklerimizle
, avdet etdiğimiz menâzilleri beyân eder
Üç gün kal‘a zeylinde Tapan Ahmed Ağa'nın nev-binâ ma‘mûr [u] âbâdân cihân-nümâ sarây-ı âlîsinde mihmân olup esvâk-ı sultânîden kahve ve at na‘lı ve niçe levâzımâtlar alup yine refîklerimizle, avdet etdiğimiz menâzilleri beyân eder
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 344a ·
metinde göster ·
… fir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded
refîklerime
"Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal k …
derken bir kelb-i sarîh çomar ve alabaş ve karaman ve tortaman savtı gibi "heft heft" ve "çend çend" hırıldısı dahi istimâ‘ olunup "Bre meded cânım, kelb-i mu‘allemler! Benim kelb nefsimin birâderleri! Çend çendine, heft heştine nüh dedüğe kurbân olayım", deyü "Müjde yârânlar! İmâristân vardır. Cenâb-ı Bârî yârî kılup bize selâmet verdi. Hemân şu seglerin sedâsı gelen cânibe gidelim" deyü ileri at bırağup cânım sığır tezeği tütünü âşikâre olup sehl dahi ileri vardıkda bir karye-i azîm nümâyân olup sığır tezeği râyihası dahi ol mahalde müşk-i amber-i hâm râyihası gibi dimâğı mu‘attar edüp cânımıza cân katdı. Hakîr bir çit havlı kapusu önüne yigirmi beş refîkimizle gelüp "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım, ammâ zulm etmen. Ben bu eve konayım, ammâ birbirimizden haberdâr olalım" deyüp gulâmımın biri atından inüp çit havlı kapusun açup havlıya dâhil olunca levendâne alay çavuşu gibi tabl-bâza tarralar urup "salât-ı Muhammed" deyü na‘ralara rehâ buldurup "ev sâhibi" deyü bir na‘ra dahi haykırdım. Âdem-i âdemâtdan bir merd yok. Ammâ havlı içinde on iki esb-i sabâ-sür‘at kar üzre kantar sırıklar zemîne zerk olup atlar mızrâklarda deverân etmede, bir na‘ra dahi edince hemân içerden bir fetâ yiğit orta kuşak, yalın ayak ve mest ile dal-satır olup iki tüfenkli ve ikisi dahi dal kılıçlı zâhir olup kar içinde seğirderek atlarına yalın ayak bilâ-rikâb süvâr olduklarında biri üzerime at sürünce "Selâmün aleyküm ev sâhibleri! Müsâfir alır mısınız?" dedim. Biri eyitdi "Bre Akyakalıoğlu gelsin" dedikde bir kırmızı serbendli boğazı poşulu yiğit çıkup "Bre hây alındığa" deyince derûn-ı hâneden yedi âdem dahi dal kılıç çıkup üçü hâne içine gerü döndü. Hemân bir pîr-i fânî piyâdece bana doğru "Safâ geldin oğul!" deyince atdan inüp "Baba nedir hâlin?" dedim ve aslâ aldırmayup "Bre şehbâzlarım, kardaşlarım! Ne atlanırsız. Müsâfir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded refîklerime "Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal kılıç atlarına süvâr olan yiğitlerin ellerine ve ayaklarına düşüp "Oğullar! Evimi barkımı harâb edersiz. İşte o ağa atından indi. Dipi ve borandan buymuşlar. İşte evime düşmüşler. Siz dahi atlarınızdan inin" dedikce "Bre hey hacı baba! Bize olanı sen bilmezsin. Biz bize etdik. Bre getir çizmemiz, bre getir zırhımız, bre getir kürklerimiz, bre getir tüfenk [ü] tîrkeşlerimiz" deyü at sırtında kılıçların ve tirkeşlerin kuşanmağa başladılar. Hâne sâhibi ricâ etdikçe, anlar gideriz derler. Bildim ki bizi istiskâl etdiler. Hemân levendnâmdan "Bre hey kardaşlar! Nûr-i îmân ehline yâd olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun, biz taşra bir hayâtda bir gice bu kışda, kıyâmetde mihmân olalım. Hey ömrlerimin vârı" dedikde biraz tesellî-i hâtır bulup kılıçların gılâflarına koyup kapudan içeri biri girüp biri dahi yanımda atdan inüp anınla öpüşüp hâl hâtır soruşduk. Ammâ hakîr akıl dâ’iresinden çıkup "Âyâ, bunun aslı ne ola" deyü bunlara im‘ân-ı nazar ile nazar etdim. Cümlesi hakîre kec nazar ederler. 354a Hemen şaka tarafına zâhib olup "Salât-ı Muhammed! Hak sizi hatâdan saklasın şehbâzlarım" dedikde hâne sâhibi "Birbire oğullar! İnin akşâmdır, ta‘âmlar yiyin" dedikde "Vallahi hacı baba! Ben ve oğlanlarım alabaş köpek gibi açız. Hemân sofrayı şu kar üstüne getir, burada yeyelim" deyü kar üstüne kasden oturdum "Bre hacı! Allah aşkına olsun. Tiz baba pîr, baba çorbasın evvel getir, sonra su pasdırmasın getir, sonra buzlu hoşaf turşusun getir. Harâretden yürek yandı" dediğimde biri eydür: "Bre beğim! Bu yiğit pek yârândandır. Bundan zarar gelir âdem değildir" dedikde cümlesi sappıradak atlarından inüp ke'l-evvel atların kar üzre sırıklarına kayd edüp odalara girüp hakîri da‘vet eyleyüp "Sen kimsin, dediler ve kimin tevâbi‘isin. Bu yollarda kuş uçmaz bu kışda, kıyâmetde sen nişlersin" deyü mahşer su‘âli etdiler, ammâ gözleri yine kapuda ve silâhlarında. Hakîr eyitdim: "Bize Evliyâ Çelebi derler. Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin yemişiz. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" deyüp latîfe-âmîz niçe kelimâtlar edüp mâ-hazarı ta‘âm [u] tenâvül ederken nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve iri kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Beğim şöyle ve beğim böyle" deyü ana ta‘zîm edüp hitâb ederler. Esnâ-yı kelâmda ol dahi anların birine "Behey Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu sâ‘at allak bullak etdi. Çizmesiz, pabuçsuz ve silâh kuşandırmadan bizi ata bindirdi" deyü hakîri gösterdi. "Şundan ibret alsanız ne, cümlemize bu iş nasîhatdir. Gâfil baş terkidedir. Avret gibi boğazımız tokluğuna âteş başı deyü kapanmışız. Ya bu yiğit tavlımbâz çalup na‘ra haykırmadan taşra[da]ki yigirmi otuz yiğidiyle bizi çevirse, cümlemizin hâli neye müncer olurdu. Hele düşünün. Ne dersin Oynağanlıoğlu, ne dersin Yeğen Hüseyin, ne dersin Akyakalıoğlu ne dersin ve Kara Memi ne dersin" deyü cümleye hitâb edüp anlarda "Belî, işimiz müşkil olurdu" dediler. Yeğen Hüseyin "Ne olsa gerek, biz hemân ev içinden damı delüp taşra çıkup dam üstünden kurşumlayup gelen baskıncıları alarka ederdim. Siz atlanırdınız. Evin avlısı boldur. At üstine geldikden sonra ceng ide ide ya kurtulurduk, ya kırılırdık" dedi. Hemân Oynağanlıoğlu, bir lâtîfe-gûy şakrak yiğitdir, hakîri gösterüp eydür "Bre şu a....nı s..diğimin gidisi, bizi basmak ne boynuna. Hemân kışdan, kıyâmetden cân kurtarmak içün tandır masdısı gibi bizcileyin âteş başı arayarak bu eve geldi. Yohsa cânını seven bugünkü gün kapudan taşra çıkar mı?" deyüp vâfir güft [u] gû etdiler. Ol beğ dedikleri yiğit ocak başında kurulu beş tabancalı tüfengi var, birini hakîre bağışlayup "Yiğit, şunu aşkımıza kullan" deyüp "Siz dahi birer şey bağışlan. Ev sâhibi hacı baba, rızâm vardır. Sen de bu yiğide vâfir şey bağışla" dedi. Hemân Katırcıoğlu Mehemmed dediğin yiğit yanında bir gümüş tel sarılı uyluk hıştı vardı, anı ve bir telâtîn kîseli kaşıklık ihsân etdi. Ve Akyakalıoğlu bir sığın paçası derisinden bir tuzluk kîsesi ve bir gümüşli Tarabzon baltası bağışladı. Yeğen Hüseyin eydür "Yiğit, bizimle bir kaç gün bunda otur. Kışın şiddeti geçsin. Senden hazz etdik. Bir musâhib yiğit imişsin" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi, biz paşalıyız. Paşadan ayrılamazız. Lâkin bu tûfânda târumâr olduk. İnşâallah sabâha dek bu kar teskîn olup paşaya gideriz" dedim. Hemân mezkûr beğim dedikleri eder "Bre ne asıl paşa" idi. Hakîr eyitdim "Erzurûm'dan ma‘zûl Defterdâroğlu Mehemmed Paşa" dedim. "Bre ya o kandedir. Yiğit istermiş, biz anı isteriz" dediler. Birisi nihânîce göz kıpdı "Bre ya o paşa şimdi kandedir?" "İşte bu Sarıalan belin aşarken dipi ve borandan târumâr olduk ve Kızılırmak geçidinde niçe yüz yiğit ve niçe yüz at ve deve gark oldu" deyü hikâye eyledim. Hemân beğ yerinden kalkup elim öpüp "Ey imdi yiğit! Sen kışdan bu eve düşüp cân kurtardın. Ammâ hakkâ ki sen de bizden eyi cân kurtardın. Eğer bu evin avlısına girdiğin gibi selâm verüp atdan inmesen bin cânın olsa bizden kurtulmazdın. Sen de bizi oda içinde âteş başında dururken tâ’ifenile bassan biz de cân kurtaramazdık. Allah senden râzî ola. Sen bize, biz sana cân bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimden gerü bize bu evde kapanmak harâmdır. Kalkın, tayfa silâhlanın" dedikde cümlesi pür-silâh olurken hemân beğ belinden bir güderi kemer çıkarup "Şu kemerde beş yüz altundur, al bunu kabûl eyle. Lâkin senden ricâm oldur kim bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin. Deveyi gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile görmedim". Hemân elin elime verüp kulağıma sarıcalar sırrın söyleyüp "küm" dedi. Hakîr dahi pîr sırrın işâret edüp cümle on iki yiğit 354b ile öpüşüp görüşüp beğe koynumdan bir Kaya Sultân yağlığı verüp cümlesi ale'l-fevr tarfetü'l-ayn içre atlarına süvâr olup "Hacı baba ve Evliyâ Çelebi! Seni Allah'ıma ısmarladık. Allah sizden râzî ola" deyüp tabl-bâzların urarak gitdiler. Gerçi bunlar ile bir gice cân sohbetleri etdim ammâ aslâ safâ-yı hâtırım yok idi. Bunlar gidince konak ve âteşbaşı bana mahsûs olup âsûde-hâl dururken ânî gördüm, hâne sâhibi hacı baba hareminden iki boğça don gömlek hedâyâ ile bir ekmek ve biraz tuz ve bir gümüşlü ağır kılıç ve bir hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet ile gelüp dest bûs-edüp vâfir ağlayup "Kişi basdığını boğazlamaz. Beni sütreyle ve ak sakalıma merhamet eyle" deyü elime eteğime düşüp tazarru‘ [u] nâlişler eyledi. Ammâ hakîr asl [u] fer‘in bilmeyüp ârifâne ve zarîfâne ığmâz-ı ayn eyledim. Yine sâhib-i hâne tesellî-i hâtır bulmayup eydür: "Oğul! Hak senden râzî ola. Eğer evime geldiğin gibi atdan inmeyüp mudârâ etmesen, eyle basdığına göre ceng eyleseniz sizden ve anlardan çok yiğit şehîd olup evim ve barkım harâb u yebâb olup ehl [u] ıyâlim esîr [u] kebâb olurdu" dedi. Hemân hakîr eyitdim "Bre hey hacı baba! Ben senin bir kerre ni‘metin yedim, ve eyi adına geldim. Bir ocak sâhibi müsâfir katlanır âdemsin. Sana acıyup el kaldırmayup gayrı yiğitleri karşu komşularınıza kondurdum. Tiz anları çağırınız, gelsinler ve kahve içsinler. Ve konak sâhiblerine tenbîh eyle, bizim yoldaşlarımızı bir hoş gözetsinler" diye mezkûr paşa çâşnigîr ve kilârcı ve sarıca ve sarrâc yiğitleri konaklarından bizim konaklara cümlesi gelüp tahte'l-kahve yiyüp kahve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye tenbîh edüp gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. "Elbette bunun bir aslı vardır" deyü memlûklerime ve gayrı yanaşma yoldaşıma ve hâldaşıma "Hâne sâhibin göz hapsine alun. Belki firâr eder, sakının gâfil olman" deyü tenbîh ve te’kîd etdim. Ammâ ne aslın ve ne fer‘in bilirim. Ancak sâhib-i hâne meyyit-i müteharrik gibi gezindiğinden nakş etmiş idim. Böyle iken bizim sikadan olan memlûkümüz Kâzım nâm gulâmım gelüp "Ağa! Hâne sâhibi selâm etdi. Ağanın hâtırı ne kadar mâl hedâyâ ile hoş olur, anı buyursunlar. Yine senden oğul cevâb isteriz ve sana da bir şey cabalarım, dedi. Ne buyurursunuz" deyü gulâmım bu kelâmı söyleyince hakîr eyitdim: "Sakın kâfirler! Ev sâhibi sizi ferdâya salup firâr eder, ammâ sonra derinizi yüzerim. Hemân netîce herîfe söylen. Vallahi ağa senin iyiliğin işidüp geldi ve hâtırından geçemeyüp el kaldırmayup senin ak sakalına merhamet etdi. Her ne verirse versin. Biz anın ni‘metin yedik. Biz anı kendi rızâsına koduk, deyin" deyü tenbîh etdim. Zîrâ mâddenin aslı, fer‘ini bilmem, Allah âlim [u] dânâdır. Böyle olmuşdur. Kâzım gulâm herîfe takrîrimiz üzre söyleyicek mukaddemâ getirdiği nân ve nemeki ve kılıç ve Kelâm-ı İzzeti ve iki donanmış zırh ve beş sîm ü güher-i Mısr rahtı ve beş tîrkeş-i sîm mebrûm (?) ve sîm kakma pullu tirkeşler katîfe üzre işlenmiş ve üç gaddâre ve üç kılıç ve bir kîse guruş ve elli top Engürü sûfunun envâ‘-ı gûnâ-gûnu ve bir külçe köse destâr getirüp ağlıyarak "Hâlime merhamet edüp benim hâlimi kimseye eyitme" diyerek gelüp ayağıma sarıldı ve "Bu sır burada kalsın" deyü ricâ etdi. Hakîr eyitdim "Behey hacı baba! Sır saklamak kolaydır, ammâ bu kadarca şeyi sen bana neden ötürü verirsin. Beğ sana demedi mi, benim rızâm vardır, Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver, demedi mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeyceğiz mi değer, hele bil" dedim. Hâne sâhibi eyitdi: "Lütfeyle! Bu kışda bu kadar yiğit ile gelüp çok derd çekdin. Ammâ beni gel etme. Var mâlım elimden alup kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim Allah belâ versin. Kütahiyye Paşası havfinden bunlar kaçup bu kışda yedi gicedir bunda yatup beni harâmîler yatağı etdiler. Söylemeğe dermânım yokdur. Allah senden râzî olsun, hele kâfirleri kaçırup beni halâs eyledin. Eğer bir kaçın kanadup ceng ideydin evim barkım harâb olurdu" deyince bu sözlerden nakş-ı bukalemûn ibret-nümûn hisseler alup dibelik yüküm yukaru koyup hâkimâne hareket etdim. Amân fakîr herîfin haberi yok kim biz şiddet-i şitâdan el ayak dutmaz cân atup geldik. Bir şeyden rûhumuzun haberi yok. Anlar içerde âteş başından kalkmış eli ayağı dutar dal satûr fetâlar, bizden cân halâs etmezlerdi. Ammâ yine hakîr eyitdim: "Hey hacı baba! Ben anları hûb bilirim, ammâ bir kaçını bilemedim. Allah'ı seversen anları bana bildir" dedim. Hacı eyitdi: "Oğul! Şimden gerü oldu olacak. Senden gizli kapaklı nemiz olacak. İşte ocak başında oturup 355a sana bir çakmaklı tüfenk bağışlayup beğ dedikleri Kara Haydaroğlu dedikleri kan ağırı afacân ve kağan-arslan odur" dedi. "Bre onu bilirim ve Katırcıoğlu Mehemmed'i bilirim ve Akyakalıoğlun bilirim ve Oynağanlıoğlun ve Yeğen Hüseyin'i bilirim ve Kara Memi'yi ve Dayıyı ve Dadaylıoğlun bilir ammâ öbürlerin bilmem" dedim. Ammâ Hudâ âlimdir birin dahi ne gördüm ve ne bilirdim. Ancak ol gice sohbet ederken musâhabet arasında görüşdük ve bilişdik idi. Hacı eyitdi: "Meydâna sofra yayan yiğit Bayındırlı derler, zehir kâtildir. Kapu bekleyen Kara Velî'dir. Biri Efendilioğlu'dur, biri Barak Alî derler Yezîd oğlu bî-emân veleddir. İşte anlar bizim âfâtımız olmuşdur" dedikde cümlesinin haberlerin aldım. Ammâ henüzde benim belim boşandı ve elim ayağım dutmaz olup bu kerre telâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar urdukda anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr [u] fakîre tîğ havâle eyleseler bu şiddet-i şitâda bî-tâb ve bî-mecâl idim. Anlar germâ-germ-i nerm kimesneler idi. Husûsan cengâver kimesneler ile mukâbele olup mukâbele eylemek muhâl, hâl-i diger-gûn neye müncer olurdu, deyü havfe henüz düşdüm. Ol mahal kim eve girdim, ne mene kimesneler idi, bilmezdim. Hemân her menzilden menzile yedi sekiz sâ‘atde at üzre gelince Hazret-i Kur’ân-ı Azîmi ve Furkân-ı Mecîdi hıfzen tilâvet ederdim. Anın te’sîr-i berekâtıyla Cenâb-ı Bârî yarı kılup ol harâmîlerin şûr [u] şerlerinden bu abd-i kemteri masûn u mahfûz eyleyüp anlar ru‘b u haşyete düşdüler. Ammâ hakîrin derûnunda bir havf dahi cilveger idi. Bu hâne sâhibi anların yatağıdır, vakt-i zemistânda dâ’ima bunda sâkin olurlar. Şimdi bu kadar eşyâyı hakk-ı sükût içün tama‘-ı hâma düşüp alırsam belki bu ahşâm yine geleler. Hacı anlara "Sizin mâlınızdan şu kadar mal verüp halâs oldum" derse hâl neye müncer olur, deyü yetmiş gûne sevdâ-yı hâma düşüp şekk-i şübhe ârız olup gûnâ-gûn fikr-i fâside düşdüm. Ale's-sabâh ki oldu, on aded paşalı yoldaşlarım dahi gelüp "Bre Evliyâ Çelebi! İki gündür sen kandesin, paşa seni arar, durma binelim" deyü atdan inüp "Tiz hacı baba, şunlara kahvealtı gör ve oğlanlar atları eğerlen. Hacı baba bizimle yolcudur" dedim. Hemân fakîr herifin dibelik aklı başından gitdi. Ammâ benim on yoldaşım dahi gelmek ile aklım başıma gelüp havf [ü] hatardan emîn oldum. Ve hevâ dahi sehle'l-mu‘tedil oldu. Âhir tama‘-ı hâma düşüp yüz bin minnet ile mukaddemâ arz etdiği hedâyâları alup "Bak a cânım hacı baba! Biz sana i‘timâd edüp seni sana koduk. Meğer sende insâf yok imiş. El-insâfu nısfu'd-dîn demişler. Bize bu kadarca verdiğin şeyi bu kadar yiğidin kankısına vereyim. İşte on yiğit dahi geldi, gördün ve anlarda başka söz var. Ben bu verdiğin şeylerin birisin almam. İşte paşa buralarda, Hüseyin Gâzî Tekyesi'nde imiş. Ben seni anda kulağız alup götürürüm" dedikde hacının aklı başından gidüp "Varayum, haremimden dahi şey çıkarayım" dedikde "Dut, şu ak sakalı kızıl kanda boyanacağı" deyüp derhâl gulâmlarım cem‘ olup hacıyı dest ber-kafa bağladılar. "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme! Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" deyü sagu sağlayup örül örül ağlayup "Hizmetkârlarından gayrı kimse olmasın" dedi. Eyle olsun, deyü gayrı yoldaşlar taşra odalarda kalup hacı baba oğluna "Var oğul! Şu emânet koduğum alaca meşîn kîseyi getir ve sana tenbîh etdiğim şeyleri getir" dedikde yine bir şübheye düşüp gulâmımın birine kuş lisânı üzre "Cücümlece yocoldacaşlacarıcım sicilacahılacanacup acatlacansıncalarar" ya‘nî "cümle yoldaşlarım silâhlanup atlansınlar" deyince cümle refîklerimiz hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, hareminden hacının oğlu bir kîse altun ve dâmâdı üç küheylân at eğerleriyle ve altun kûf rikâblarıyla ve bir katar-ı katır ve yüz top sûf ve on iki kılıç kimi sîmli ve altısı kara kılıç ve üç gaddâre ve sekiz tîrkeş ve yedi raht ve altı celeb kalkanı ve bir gümüş pîş tahta devâtı sâfî altun kitâbe ile müzeyyen olmuş ve iki çalar sâ‘at ve yedi akreb sâ‘at ve on top Keşân katîfesi ve üç kîse guruş dahi verüp tuza ve ekmeğe ve kılıca ve Kelâm-ı İzzet'e yemîn verüp "Bu sır burda kala" deyü Fâtiha okuyup hakîr "sümmün bükmün" oldum ve keşf-i râz etmemek içün vâkıf-ı esrâr olan sikadan memlûklarıma dahi yemîn billah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra refîklerimizden cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. Asl [u] fer‘ini bilmezler. Mezkûr Çardaklıbel'de ve Direklibel'de ve Felâketbeli'nde {çekdikleri felâketi} ve Kebirbeli'nde ve Zağapa deresinde ve Kızılırmak deresinde çekdikleri 355b âlâm-ı şedâ’idi ve renc-ı anâyı ferâmûş edüp Arapça nassı ma‘lûmları oldu. Hakîr dahi sâhib-i hâneyi kayd-bendden halâs edüp kendüye bir tihtâb ve mutalsam tas ve iki Kaya Sultân yağlığı ve iki çâr-gök fincân ve bir münebbed kâse verdim ve dâmâdına ve oğluna birer Kaya Sultân makra[ma]ları verdim. Ve ehline iki yağlık ve bir hamâ’il gönderüp ehline dünyâ ve âhiret vâlide ve hacı babaya dünyâ ve âhiret baba ve dâmâdı ve oğullarına dünyâ ve âhiret karındaş deyüp Fâtiha-i şerîf tilâvet olunup yemîn etdiğimiz ekmeği ve tuzu ve kılıcı ve ol hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet'i bağışlayup ânî gördüm, içerden iki nâ-resîde altun pâre kerîmelerin ellerinde birer boğça ak kenarlı paşa gömlekleri ve serâvîl ve yağlıklar getirüp hakîr iki duhter-i pâkîze-ahterlerin başlarına birer şerbetî Kaya Sultân yağlıkları verüp bağrıma basup âhiret kızları etdim. Oğlunun biri içerden biri Hıtâyî emrûdu kâse-i fağfûrî getirdi kim bizim anlara verdiğimiz kâseler bunun müjdesi değildir. Meğer bu hacı babam, koltuğunda babalar vebâlar çıkarsın; Kara Haydar'ın kendi zamânından berü harâmîlerin yatağı imiş. Hakîkatü'l-hâl bu hakîre her ne ki verdi ise küflenüp paslanmış kılıçlar ve ıslanmış dikdik ve abâyîler ve pürjeng sâ‘at ve gaddâreler idi. Bunda olan mâl-ı firâvânın hesâbın Cenâb-ı Bârî bilirmiş, bir genc-i nihân imiş. Hemân hakîr silâhlanup Kara Haydaroğlu'nun bağışladığı tüfengi belime sokup mezkûr çâşnigîr ve sarıca ve gayrı yiğitleri başıma cem‘ edüp hacı babanın verdiği katarı yükledüp baba ile ve dâmâdı ve oğullarıyla vedâlaşup öpüşüp bir kulağız alup pür silâh âmâde olarak yine cânib-i şimâle kar üzre 5 sâ‘atde Çubukovası başında,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 353b–355b ·
metinde göster ·
hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, har …
derken bir kelb-i sarîh çomar ve alabaş ve karaman ve tortaman savtı gibi "heft heft" ve "çend çend" hırıldısı dahi istimâ‘ olunup "Bre meded cânım, kelb-i mu‘allemler! Benim kelb nefsimin birâderleri! Çend çendine, heft heştine nüh dedüğe kurbân olayım", deyü "Müjde yârânlar! İmâristân vardır. Cenâb-ı Bârî yârî kılup bize selâmet verdi. Hemân şu seglerin sedâsı gelen cânibe gidelim" deyü ileri at bırağup cânım sığır tezeği tütünü âşikâre olup sehl dahi ileri vardıkda bir karye-i azîm nümâyân olup sığır tezeği râyihası dahi ol mahalde müşk-i amber-i hâm râyihası gibi dimâğı mu‘attar edüp cânımıza cân katdı. Hakîr bir çit havlı kapusu önüne yigirmi beş refîkimizle gelüp "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım, ammâ zulm etmen. Ben bu eve konayım, ammâ birbirimizden haberdâr olalım" deyüp gulâmımın biri atından inüp çit havlı kapusun açup havlıya dâhil olunca levendâne alay çavuşu gibi tabl-bâza tarralar urup "salât-ı Muhammed" deyü na‘ralara rehâ buldurup "ev sâhibi" deyü bir na‘ra dahi haykırdım. Âdem-i âdemâtdan bir merd yok. Ammâ havlı içinde on iki esb-i sabâ-sür‘at kar üzre kantar sırıklar zemîne zerk olup atlar mızrâklarda deverân etmede, bir na‘ra dahi edince hemân içerden bir fetâ yiğit orta kuşak, yalın ayak ve mest ile dal-satır olup iki tüfenkli ve ikisi dahi dal kılıçlı zâhir olup kar içinde seğirderek atlarına yalın ayak bilâ-rikâb süvâr olduklarında biri üzerime at sürünce "Selâmün aleyküm ev sâhibleri! Müsâfir alır mısınız?" dedim. Biri eyitdi "Bre Akyakalıoğlu gelsin" dedikde bir kırmızı serbendli boğazı poşulu yiğit çıkup "Bre hây alındığa" deyince derûn-ı hâneden yedi âdem dahi dal kılıç çıkup üçü hâne içine gerü döndü. Hemân bir pîr-i fânî piyâdece bana doğru "Safâ geldin oğul!" deyince atdan inüp "Baba nedir hâlin?" dedim ve aslâ aldırmayup "Bre şehbâzlarım, kardaşlarım! Ne atlanırsız. Müsâfir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded refîklerime "Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal kılıç atlarına süvâr olan yiğitlerin ellerine ve ayaklarına düşüp "Oğullar! Evimi barkımı harâb edersiz. İşte o ağa atından indi. Dipi ve borandan buymuşlar. İşte evime düşmüşler. Siz dahi atlarınızdan inin" dedikce "Bre hey hacı baba! Bize olanı sen bilmezsin. Biz bize etdik. Bre getir çizmemiz, bre getir zırhımız, bre getir kürklerimiz, bre getir tüfenk [ü] tîrkeşlerimiz" deyü at sırtında kılıçların ve tirkeşlerin kuşanmağa başladılar. Hâne sâhibi ricâ etdikçe, anlar gideriz derler. Bildim ki bizi istiskâl etdiler. Hemân levendnâmdan "Bre hey kardaşlar! Nûr-i îmân ehline yâd olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun, biz taşra bir hayâtda bir gice bu kışda, kıyâmetde mihmân olalım. Hey ömrlerimin vârı" dedikde biraz tesellî-i hâtır bulup kılıçların gılâflarına koyup kapudan içeri biri girüp biri dahi yanımda atdan inüp anınla öpüşüp hâl hâtır soruşduk. Ammâ hakîr akıl dâ’iresinden çıkup "Âyâ, bunun aslı ne ola" deyü bunlara im‘ân-ı nazar ile nazar etdim. Cümlesi hakîre kec nazar ederler. 354a Hemen şaka tarafına zâhib olup "Salât-ı Muhammed! Hak sizi hatâdan saklasın şehbâzlarım" dedikde hâne sâhibi "Birbire oğullar! İnin akşâmdır, ta‘âmlar yiyin" dedikde "Vallahi hacı baba! Ben ve oğlanlarım alabaş köpek gibi açız. Hemân sofrayı şu kar üstüne getir, burada yeyelim" deyü kar üstüne kasden oturdum "Bre hacı! Allah aşkına olsun. Tiz baba pîr, baba çorbasın evvel getir, sonra su pasdırmasın getir, sonra buzlu hoşaf turşusun getir. Harâretden yürek yandı" dediğimde biri eydür: "Bre beğim! Bu yiğit pek yârândandır. Bundan zarar gelir âdem değildir" dedikde cümlesi sappıradak atlarından inüp ke'l-evvel atların kar üzre sırıklarına kayd edüp odalara girüp hakîri da‘vet eyleyüp "Sen kimsin, dediler ve kimin tevâbi‘isin. Bu yollarda kuş uçmaz bu kışda, kıyâmetde sen nişlersin" deyü mahşer su‘âli etdiler, ammâ gözleri yine kapuda ve silâhlarında. Hakîr eyitdim: "Bize Evliyâ Çelebi derler. Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin yemişiz. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" deyüp latîfe-âmîz niçe kelimâtlar edüp mâ-hazarı ta‘âm [u] tenâvül ederken nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve iri kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Beğim şöyle ve beğim böyle" deyü ana ta‘zîm edüp hitâb ederler. Esnâ-yı kelâmda ol dahi anların birine "Behey Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu sâ‘at allak bullak etdi. Çizmesiz, pabuçsuz ve silâh kuşandırmadan bizi ata bindirdi" deyü hakîri gösterdi. "Şundan ibret alsanız ne, cümlemize bu iş nasîhatdir. Gâfil baş terkidedir. Avret gibi boğazımız tokluğuna âteş başı deyü kapanmışız. Ya bu yiğit tavlımbâz çalup na‘ra haykırmadan taşra[da]ki yigirmi otuz yiğidiyle bizi çevirse, cümlemizin hâli neye müncer olurdu. Hele düşünün. Ne dersin Oynağanlıoğlu, ne dersin Yeğen Hüseyin, ne dersin Akyakalıoğlu ne dersin ve Kara Memi ne dersin" deyü cümleye hitâb edüp anlarda "Belî, işimiz müşkil olurdu" dediler. Yeğen Hüseyin "Ne olsa gerek, biz hemân ev içinden damı delüp taşra çıkup dam üstünden kurşumlayup gelen baskıncıları alarka ederdim. Siz atlanırdınız. Evin avlısı boldur. At üstine geldikden sonra ceng ide ide ya kurtulurduk, ya kırılırdık" dedi. Hemân Oynağanlıoğlu, bir lâtîfe-gûy şakrak yiğitdir, hakîri gösterüp eydür "Bre şu a....nı s..diğimin gidisi, bizi basmak ne boynuna. Hemân kışdan, kıyâmetden cân kurtarmak içün tandır masdısı gibi bizcileyin âteş başı arayarak bu eve geldi. Yohsa cânını seven bugünkü gün kapudan taşra çıkar mı?" deyüp vâfir güft [u] gû etdiler. Ol beğ dedikleri yiğit ocak başında kurulu beş tabancalı tüfengi var, birini hakîre bağışlayup "Yiğit, şunu aşkımıza kullan" deyüp "Siz dahi birer şey bağışlan. Ev sâhibi hacı baba, rızâm vardır. Sen de bu yiğide vâfir şey bağışla" dedi. Hemân Katırcıoğlu Mehemmed dediğin yiğit yanında bir gümüş tel sarılı uyluk hıştı vardı, anı ve bir telâtîn kîseli kaşıklık ihsân etdi. Ve Akyakalıoğlu bir sığın paçası derisinden bir tuzluk kîsesi ve bir gümüşli Tarabzon baltası bağışladı. Yeğen Hüseyin eydür "Yiğit, bizimle bir kaç gün bunda otur. Kışın şiddeti geçsin. Senden hazz etdik. Bir musâhib yiğit imişsin" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi, biz paşalıyız. Paşadan ayrılamazız. Lâkin bu tûfânda târumâr olduk. İnşâallah sabâha dek bu kar teskîn olup paşaya gideriz" dedim. Hemân mezkûr beğim dedikleri eder "Bre ne asıl paşa" idi. Hakîr eyitdim "Erzurûm'dan ma‘zûl Defterdâroğlu Mehemmed Paşa" dedim. "Bre ya o kandedir. Yiğit istermiş, biz anı isteriz" dediler. Birisi nihânîce göz kıpdı "Bre ya o paşa şimdi kandedir?" "İşte bu Sarıalan belin aşarken dipi ve borandan târumâr olduk ve Kızılırmak geçidinde niçe yüz yiğit ve niçe yüz at ve deve gark oldu" deyü hikâye eyledim. Hemân beğ yerinden kalkup elim öpüp "Ey imdi yiğit! Sen kışdan bu eve düşüp cân kurtardın. Ammâ hakkâ ki sen de bizden eyi cân kurtardın. Eğer bu evin avlısına girdiğin gibi selâm verüp atdan inmesen bin cânın olsa bizden kurtulmazdın. Sen de bizi oda içinde âteş başında dururken tâ’ifenile bassan biz de cân kurtaramazdık. Allah senden râzî ola. Sen bize, biz sana cân bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimden gerü bize bu evde kapanmak harâmdır. Kalkın, tayfa silâhlanın" dedikde cümlesi pür-silâh olurken hemân beğ belinden bir güderi kemer çıkarup "Şu kemerde beş yüz altundur, al bunu kabûl eyle. Lâkin senden ricâm oldur kim bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin. Deveyi gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile görmedim". Hemân elin elime verüp kulağıma sarıcalar sırrın söyleyüp "küm" dedi. Hakîr dahi pîr sırrın işâret edüp cümle on iki yiğit 354b ile öpüşüp görüşüp beğe koynumdan bir Kaya Sultân yağlığı verüp cümlesi ale'l-fevr tarfetü'l-ayn içre atlarına süvâr olup "Hacı baba ve Evliyâ Çelebi! Seni Allah'ıma ısmarladık. Allah sizden râzî ola" deyüp tabl-bâzların urarak gitdiler. Gerçi bunlar ile bir gice cân sohbetleri etdim ammâ aslâ safâ-yı hâtırım yok idi. Bunlar gidince konak ve âteşbaşı bana mahsûs olup âsûde-hâl dururken ânî gördüm, hâne sâhibi hacı baba hareminden iki boğça don gömlek hedâyâ ile bir ekmek ve biraz tuz ve bir gümüşlü ağır kılıç ve bir hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet ile gelüp dest bûs-edüp vâfir ağlayup "Kişi basdığını boğazlamaz. Beni sütreyle ve ak sakalıma merhamet eyle" deyü elime eteğime düşüp tazarru‘ [u] nâlişler eyledi. Ammâ hakîr asl [u] fer‘in bilmeyüp ârifâne ve zarîfâne ığmâz-ı ayn eyledim. Yine sâhib-i hâne tesellî-i hâtır bulmayup eydür: "Oğul! Hak senden râzî ola. Eğer evime geldiğin gibi atdan inmeyüp mudârâ etmesen, eyle basdığına göre ceng eyleseniz sizden ve anlardan çok yiğit şehîd olup evim ve barkım harâb u yebâb olup ehl [u] ıyâlim esîr [u] kebâb olurdu" dedi. Hemân hakîr eyitdim "Bre hey hacı baba! Ben senin bir kerre ni‘metin yedim, ve eyi adına geldim. Bir ocak sâhibi müsâfir katlanır âdemsin. Sana acıyup el kaldırmayup gayrı yiğitleri karşu komşularınıza kondurdum. Tiz anları çağırınız, gelsinler ve kahve içsinler. Ve konak sâhiblerine tenbîh eyle, bizim yoldaşlarımızı bir hoş gözetsinler" diye mezkûr paşa çâşnigîr ve kilârcı ve sarıca ve sarrâc yiğitleri konaklarından bizim konaklara cümlesi gelüp tahte'l-kahve yiyüp kahve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye tenbîh edüp gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. "Elbette bunun bir aslı vardır" deyü memlûklerime ve gayrı yanaşma yoldaşıma ve hâldaşıma "Hâne sâhibin göz hapsine alun. Belki firâr eder, sakının gâfil olman" deyü tenbîh ve te’kîd etdim. Ammâ ne aslın ve ne fer‘in bilirim. Ancak sâhib-i hâne meyyit-i müteharrik gibi gezindiğinden nakş etmiş idim. Böyle iken bizim sikadan olan memlûkümüz Kâzım nâm gulâmım gelüp "Ağa! Hâne sâhibi selâm etdi. Ağanın hâtırı ne kadar mâl hedâyâ ile hoş olur, anı buyursunlar. Yine senden oğul cevâb isteriz ve sana da bir şey cabalarım, dedi. Ne buyurursunuz" deyü gulâmım bu kelâmı söyleyince hakîr eyitdim: "Sakın kâfirler! Ev sâhibi sizi ferdâya salup firâr eder, ammâ sonra derinizi yüzerim. Hemân netîce herîfe söylen. Vallahi ağa senin iyiliğin işidüp geldi ve hâtırından geçemeyüp el kaldırmayup senin ak sakalına merhamet etdi. Her ne verirse versin. Biz anın ni‘metin yedik. Biz anı kendi rızâsına koduk, deyin" deyü tenbîh etdim. Zîrâ mâddenin aslı, fer‘ini bilmem, Allah âlim [u] dânâdır. Böyle olmuşdur. Kâzım gulâm herîfe takrîrimiz üzre söyleyicek mukaddemâ getirdiği nân ve nemeki ve kılıç ve Kelâm-ı İzzeti ve iki donanmış zırh ve beş sîm ü güher-i Mısr rahtı ve beş tîrkeş-i sîm mebrûm (?) ve sîm kakma pullu tirkeşler katîfe üzre işlenmiş ve üç gaddâre ve üç kılıç ve bir kîse guruş ve elli top Engürü sûfunun envâ‘-ı gûnâ-gûnu ve bir külçe köse destâr getirüp ağlıyarak "Hâlime merhamet edüp benim hâlimi kimseye eyitme" diyerek gelüp ayağıma sarıldı ve "Bu sır burada kalsın" deyü ricâ etdi. Hakîr eyitdim "Behey hacı baba! Sır saklamak kolaydır, ammâ bu kadarca şeyi sen bana neden ötürü verirsin. Beğ sana demedi mi, benim rızâm vardır, Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver, demedi mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeyceğiz mi değer, hele bil" dedim. Hâne sâhibi eyitdi: "Lütfeyle! Bu kışda bu kadar yiğit ile gelüp çok derd çekdin. Ammâ beni gel etme. Var mâlım elimden alup kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim Allah belâ versin. Kütahiyye Paşası havfinden bunlar kaçup bu kışda yedi gicedir bunda yatup beni harâmîler yatağı etdiler. Söylemeğe dermânım yokdur. Allah senden râzî olsun, hele kâfirleri kaçırup beni halâs eyledin. Eğer bir kaçın kanadup ceng ideydin evim barkım harâb olurdu" deyince bu sözlerden nakş-ı bukalemûn ibret-nümûn hisseler alup dibelik yüküm yukaru koyup hâkimâne hareket etdim. Amân fakîr herîfin haberi yok kim biz şiddet-i şitâdan el ayak dutmaz cân atup geldik. Bir şeyden rûhumuzun haberi yok. Anlar içerde âteş başından kalkmış eli ayağı dutar dal satûr fetâlar, bizden cân halâs etmezlerdi. Ammâ yine hakîr eyitdim: "Hey hacı baba! Ben anları hûb bilirim, ammâ bir kaçını bilemedim. Allah'ı seversen anları bana bildir" dedim. Hacı eyitdi: "Oğul! Şimden gerü oldu olacak. Senden gizli kapaklı nemiz olacak. İşte ocak başında oturup 355a sana bir çakmaklı tüfenk bağışlayup beğ dedikleri Kara Haydaroğlu dedikleri kan ağırı afacân ve kağan-arslan odur" dedi. "Bre onu bilirim ve Katırcıoğlu Mehemmed'i bilirim ve Akyakalıoğlun bilirim ve Oynağanlıoğlun ve Yeğen Hüseyin'i bilirim ve Kara Memi'yi ve Dayıyı ve Dadaylıoğlun bilir ammâ öbürlerin bilmem" dedim. Ammâ Hudâ âlimdir birin dahi ne gördüm ve ne bilirdim. Ancak ol gice sohbet ederken musâhabet arasında görüşdük ve bilişdik idi. Hacı eyitdi: "Meydâna sofra yayan yiğit Bayındırlı derler, zehir kâtildir. Kapu bekleyen Kara Velî'dir. Biri Efendilioğlu'dur, biri Barak Alî derler Yezîd oğlu bî-emân veleddir. İşte anlar bizim âfâtımız olmuşdur" dedikde cümlesinin haberlerin aldım. Ammâ henüzde benim belim boşandı ve elim ayağım dutmaz olup bu kerre telâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar urdukda anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr [u] fakîre tîğ havâle eyleseler bu şiddet-i şitâda bî-tâb ve bî-mecâl idim. Anlar germâ-germ-i nerm kimesneler idi. Husûsan cengâver kimesneler ile mukâbele olup mukâbele eylemek muhâl, hâl-i diger-gûn neye müncer olurdu, deyü havfe henüz düşdüm. Ol mahal kim eve girdim, ne mene kimesneler idi, bilmezdim. Hemân her menzilden menzile yedi sekiz sâ‘atde at üzre gelince Hazret-i Kur’ân-ı Azîmi ve Furkân-ı Mecîdi hıfzen tilâvet ederdim. Anın te’sîr-i berekâtıyla Cenâb-ı Bârî yarı kılup ol harâmîlerin şûr [u] şerlerinden bu abd-i kemteri masûn u mahfûz eyleyüp anlar ru‘b u haşyete düşdüler. Ammâ hakîrin derûnunda bir havf dahi cilveger idi. Bu hâne sâhibi anların yatağıdır, vakt-i zemistânda dâ’ima bunda sâkin olurlar. Şimdi bu kadar eşyâyı hakk-ı sükût içün tama‘-ı hâma düşüp alırsam belki bu ahşâm yine geleler. Hacı anlara "Sizin mâlınızdan şu kadar mal verüp halâs oldum" derse hâl neye müncer olur, deyü yetmiş gûne sevdâ-yı hâma düşüp şekk-i şübhe ârız olup gûnâ-gûn fikr-i fâside düşdüm. Ale's-sabâh ki oldu, on aded paşalı yoldaşlarım dahi gelüp "Bre Evliyâ Çelebi! İki gündür sen kandesin, paşa seni arar, durma binelim" deyü atdan inüp "Tiz hacı baba, şunlara kahvealtı gör ve oğlanlar atları eğerlen. Hacı baba bizimle yolcudur" dedim. Hemân fakîr herifin dibelik aklı başından gitdi. Ammâ benim on yoldaşım dahi gelmek ile aklım başıma gelüp havf [ü] hatardan emîn oldum. Ve hevâ dahi sehle'l-mu‘tedil oldu. Âhir tama‘-ı hâma düşüp yüz bin minnet ile mukaddemâ arz etdiği hedâyâları alup "Bak a cânım hacı baba! Biz sana i‘timâd edüp seni sana koduk. Meğer sende insâf yok imiş. El-insâfu nısfu'd-dîn demişler. Bize bu kadarca verdiğin şeyi bu kadar yiğidin kankısına vereyim. İşte on yiğit dahi geldi, gördün ve anlarda başka söz var. Ben bu verdiğin şeylerin birisin almam. İşte paşa buralarda, Hüseyin Gâzî Tekyesi'nde imiş. Ben seni anda kulağız alup götürürüm" dedikde hacının aklı başından gidüp "Varayum, haremimden dahi şey çıkarayım" dedikde "Dut, şu ak sakalı kızıl kanda boyanacağı" deyüp derhâl gulâmlarım cem‘ olup hacıyı dest ber-kafa bağladılar. "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme! Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" deyü sagu sağlayup örül örül ağlayup "Hizmetkârlarından gayrı kimse olmasın" dedi. Eyle olsun, deyü gayrı yoldaşlar taşra odalarda kalup hacı baba oğluna "Var oğul! Şu emânet koduğum alaca meşîn kîseyi getir ve sana tenbîh etdiğim şeyleri getir" dedikde yine bir şübheye düşüp gulâmımın birine kuş lisânı üzre "Cücümlece yocoldacaşlacarıcım sicilacahılacanacup acatlacansıncalarar" ya‘nî "cümle yoldaşlarım silâhlanup atlansınlar" deyince cümle refîklerimiz hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, hareminden hacının oğlu bir kîse altun ve dâmâdı üç küheylân at eğerleriyle ve altun kûf rikâblarıyla ve bir katar-ı katır ve yüz top sûf ve on iki kılıç kimi sîmli ve altısı kara kılıç ve üç gaddâre ve sekiz tîrkeş ve yedi raht ve altı celeb kalkanı ve bir gümüş pîş tahta devâtı sâfî altun kitâbe ile müzeyyen olmuş ve iki çalar sâ‘at ve yedi akreb sâ‘at ve on top Keşân katîfesi ve üç kîse guruş dahi verüp tuza ve ekmeğe ve kılıca ve Kelâm-ı İzzet'e yemîn verüp "Bu sır burda kala" deyü Fâtiha okuyup hakîr "sümmün bükmün" oldum ve keşf-i râz etmemek içün vâkıf-ı esrâr olan sikadan memlûklarıma dahi yemîn billah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra refîklerimizden cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. Asl [u] fer‘ini bilmezler. Mezkûr Çardaklıbel'de ve Direklibel'de ve Felâketbeli'nde {çekdikleri felâketi} ve Kebirbeli'nde ve Zağapa deresinde ve Kızılırmak deresinde çekdikleri 355b âlâm-ı şedâ’idi ve renc-ı anâyı ferâmûş edüp Arapça nassı ma‘lûmları oldu. Hakîr dahi sâhib-i hâneyi kayd-bendden halâs edüp kendüye bir tihtâb ve mutalsam tas ve iki Kaya Sultân yağlığı ve iki çâr-gök fincân ve bir münebbed kâse verdim ve dâmâdına ve oğluna birer Kaya Sultân makra[ma]ları verdim. Ve ehline iki yağlık ve bir hamâ’il gönderüp ehline dünyâ ve âhiret vâlide ve hacı babaya dünyâ ve âhiret baba ve dâmâdı ve oğullarına dünyâ ve âhiret karındaş deyüp Fâtiha-i şerîf tilâvet olunup yemîn etdiğimiz ekmeği ve tuzu ve kılıcı ve ol hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet'i bağışlayup ânî gördüm, içerden iki nâ-resîde altun pâre kerîmelerin ellerinde birer boğça ak kenarlı paşa gömlekleri ve serâvîl ve yağlıklar getirüp hakîr iki duhter-i pâkîze-ahterlerin başlarına birer şerbetî Kaya Sultân yağlıkları verüp bağrıma basup âhiret kızları etdim. Oğlunun biri içerden biri Hıtâyî emrûdu kâse-i fağfûrî getirdi kim bizim anlara verdiğimiz kâseler bunun müjdesi değildir. Meğer bu hacı babam, koltuğunda babalar vebâlar çıkarsın; Kara Haydar'ın kendi zamânından berü harâmîlerin yatağı imiş. Hakîkatü'l-hâl bu hakîre her ne ki verdi ise küflenüp paslanmış kılıçlar ve ıslanmış dikdik ve abâyîler ve pürjeng sâ‘at ve gaddâreler idi. Bunda olan mâl-ı firâvânın hesâbın Cenâb-ı Bârî bilirmiş, bir genc-i nihân imiş. Hemân hakîr silâhlanup Kara Haydaroğlu'nun bağışladığı tüfengi belime sokup mezkûr çâşnigîr ve sarıca ve gayrı yiğitleri başıma cem‘ edüp hacı babanın verdiği katarı yükledüp baba ile ve dâmâdı ve oğullarıyla vedâlaşup öpüşüp bir kulağız alup pür silâh âmâde olarak yine cânib-i şimâle kar üzre 5 sâ‘atde Çubukovası başında,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 353b–355b ·
metinde göster ·
… ah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra
refîklerimizden
cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. As …
derken bir kelb-i sarîh çomar ve alabaş ve karaman ve tortaman savtı gibi "heft heft" ve "çend çend" hırıldısı dahi istimâ‘ olunup "Bre meded cânım, kelb-i mu‘allemler! Benim kelb nefsimin birâderleri! Çend çendine, heft heştine nüh dedüğe kurbân olayım", deyü "Müjde yârânlar! İmâristân vardır. Cenâb-ı Bârî yârî kılup bize selâmet verdi. Hemân şu seglerin sedâsı gelen cânibe gidelim" deyü ileri at bırağup cânım sığır tezeği tütünü âşikâre olup sehl dahi ileri vardıkda bir karye-i azîm nümâyân olup sığır tezeği râyihası dahi ol mahalde müşk-i amber-i hâm râyihası gibi dimâğı mu‘attar edüp cânımıza cân katdı. Hakîr bir çit havlı kapusu önüne yigirmi beş refîkimizle gelüp "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım, ammâ zulm etmen. Ben bu eve konayım, ammâ birbirimizden haberdâr olalım" deyüp gulâmımın biri atından inüp çit havlı kapusun açup havlıya dâhil olunca levendâne alay çavuşu gibi tabl-bâza tarralar urup "salât-ı Muhammed" deyü na‘ralara rehâ buldurup "ev sâhibi" deyü bir na‘ra dahi haykırdım. Âdem-i âdemâtdan bir merd yok. Ammâ havlı içinde on iki esb-i sabâ-sür‘at kar üzre kantar sırıklar zemîne zerk olup atlar mızrâklarda deverân etmede, bir na‘ra dahi edince hemân içerden bir fetâ yiğit orta kuşak, yalın ayak ve mest ile dal-satır olup iki tüfenkli ve ikisi dahi dal kılıçlı zâhir olup kar içinde seğirderek atlarına yalın ayak bilâ-rikâb süvâr olduklarında biri üzerime at sürünce "Selâmün aleyküm ev sâhibleri! Müsâfir alır mısınız?" dedim. Biri eyitdi "Bre Akyakalıoğlu gelsin" dedikde bir kırmızı serbendli boğazı poşulu yiğit çıkup "Bre hây alındığa" deyince derûn-ı hâneden yedi âdem dahi dal kılıç çıkup üçü hâne içine gerü döndü. Hemân bir pîr-i fânî piyâdece bana doğru "Safâ geldin oğul!" deyince atdan inüp "Baba nedir hâlin?" dedim ve aslâ aldırmayup "Bre şehbâzlarım, kardaşlarım! Ne atlanırsız. Müsâfir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded refîklerime "Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal kılıç atlarına süvâr olan yiğitlerin ellerine ve ayaklarına düşüp "Oğullar! Evimi barkımı harâb edersiz. İşte o ağa atından indi. Dipi ve borandan buymuşlar. İşte evime düşmüşler. Siz dahi atlarınızdan inin" dedikce "Bre hey hacı baba! Bize olanı sen bilmezsin. Biz bize etdik. Bre getir çizmemiz, bre getir zırhımız, bre getir kürklerimiz, bre getir tüfenk [ü] tîrkeşlerimiz" deyü at sırtında kılıçların ve tirkeşlerin kuşanmağa başladılar. Hâne sâhibi ricâ etdikçe, anlar gideriz derler. Bildim ki bizi istiskâl etdiler. Hemân levendnâmdan "Bre hey kardaşlar! Nûr-i îmân ehline yâd olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun, biz taşra bir hayâtda bir gice bu kışda, kıyâmetde mihmân olalım. Hey ömrlerimin vârı" dedikde biraz tesellî-i hâtır bulup kılıçların gılâflarına koyup kapudan içeri biri girüp biri dahi yanımda atdan inüp anınla öpüşüp hâl hâtır soruşduk. Ammâ hakîr akıl dâ’iresinden çıkup "Âyâ, bunun aslı ne ola" deyü bunlara im‘ân-ı nazar ile nazar etdim. Cümlesi hakîre kec nazar ederler. 354a Hemen şaka tarafına zâhib olup "Salât-ı Muhammed! Hak sizi hatâdan saklasın şehbâzlarım" dedikde hâne sâhibi "Birbire oğullar! İnin akşâmdır, ta‘âmlar yiyin" dedikde "Vallahi hacı baba! Ben ve oğlanlarım alabaş köpek gibi açız. Hemân sofrayı şu kar üstüne getir, burada yeyelim" deyü kar üstüne kasden oturdum "Bre hacı! Allah aşkına olsun. Tiz baba pîr, baba çorbasın evvel getir, sonra su pasdırmasın getir, sonra buzlu hoşaf turşusun getir. Harâretden yürek yandı" dediğimde biri eydür: "Bre beğim! Bu yiğit pek yârândandır. Bundan zarar gelir âdem değildir" dedikde cümlesi sappıradak atlarından inüp ke'l-evvel atların kar üzre sırıklarına kayd edüp odalara girüp hakîri da‘vet eyleyüp "Sen kimsin, dediler ve kimin tevâbi‘isin. Bu yollarda kuş uçmaz bu kışda, kıyâmetde sen nişlersin" deyü mahşer su‘âli etdiler, ammâ gözleri yine kapuda ve silâhlarında. Hakîr eyitdim: "Bize Evliyâ Çelebi derler. Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin yemişiz. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" deyüp latîfe-âmîz niçe kelimâtlar edüp mâ-hazarı ta‘âm [u] tenâvül ederken nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve iri kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Beğim şöyle ve beğim böyle" deyü ana ta‘zîm edüp hitâb ederler. Esnâ-yı kelâmda ol dahi anların birine "Behey Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu sâ‘at allak bullak etdi. Çizmesiz, pabuçsuz ve silâh kuşandırmadan bizi ata bindirdi" deyü hakîri gösterdi. "Şundan ibret alsanız ne, cümlemize bu iş nasîhatdir. Gâfil baş terkidedir. Avret gibi boğazımız tokluğuna âteş başı deyü kapanmışız. Ya bu yiğit tavlımbâz çalup na‘ra haykırmadan taşra[da]ki yigirmi otuz yiğidiyle bizi çevirse, cümlemizin hâli neye müncer olurdu. Hele düşünün. Ne dersin Oynağanlıoğlu, ne dersin Yeğen Hüseyin, ne dersin Akyakalıoğlu ne dersin ve Kara Memi ne dersin" deyü cümleye hitâb edüp anlarda "Belî, işimiz müşkil olurdu" dediler. Yeğen Hüseyin "Ne olsa gerek, biz hemân ev içinden damı delüp taşra çıkup dam üstünden kurşumlayup gelen baskıncıları alarka ederdim. Siz atlanırdınız. Evin avlısı boldur. At üstine geldikden sonra ceng ide ide ya kurtulurduk, ya kırılırdık" dedi. Hemân Oynağanlıoğlu, bir lâtîfe-gûy şakrak yiğitdir, hakîri gösterüp eydür "Bre şu a....nı s..diğimin gidisi, bizi basmak ne boynuna. Hemân kışdan, kıyâmetden cân kurtarmak içün tandır masdısı gibi bizcileyin âteş başı arayarak bu eve geldi. Yohsa cânını seven bugünkü gün kapudan taşra çıkar mı?" deyüp vâfir güft [u] gû etdiler. Ol beğ dedikleri yiğit ocak başında kurulu beş tabancalı tüfengi var, birini hakîre bağışlayup "Yiğit, şunu aşkımıza kullan" deyüp "Siz dahi birer şey bağışlan. Ev sâhibi hacı baba, rızâm vardır. Sen de bu yiğide vâfir şey bağışla" dedi. Hemân Katırcıoğlu Mehemmed dediğin yiğit yanında bir gümüş tel sarılı uyluk hıştı vardı, anı ve bir telâtîn kîseli kaşıklık ihsân etdi. Ve Akyakalıoğlu bir sığın paçası derisinden bir tuzluk kîsesi ve bir gümüşli Tarabzon baltası bağışladı. Yeğen Hüseyin eydür "Yiğit, bizimle bir kaç gün bunda otur. Kışın şiddeti geçsin. Senden hazz etdik. Bir musâhib yiğit imişsin" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi, biz paşalıyız. Paşadan ayrılamazız. Lâkin bu tûfânda târumâr olduk. İnşâallah sabâha dek bu kar teskîn olup paşaya gideriz" dedim. Hemân mezkûr beğim dedikleri eder "Bre ne asıl paşa" idi. Hakîr eyitdim "Erzurûm'dan ma‘zûl Defterdâroğlu Mehemmed Paşa" dedim. "Bre ya o kandedir. Yiğit istermiş, biz anı isteriz" dediler. Birisi nihânîce göz kıpdı "Bre ya o paşa şimdi kandedir?" "İşte bu Sarıalan belin aşarken dipi ve borandan târumâr olduk ve Kızılırmak geçidinde niçe yüz yiğit ve niçe yüz at ve deve gark oldu" deyü hikâye eyledim. Hemân beğ yerinden kalkup elim öpüp "Ey imdi yiğit! Sen kışdan bu eve düşüp cân kurtardın. Ammâ hakkâ ki sen de bizden eyi cân kurtardın. Eğer bu evin avlısına girdiğin gibi selâm verüp atdan inmesen bin cânın olsa bizden kurtulmazdın. Sen de bizi oda içinde âteş başında dururken tâ’ifenile bassan biz de cân kurtaramazdık. Allah senden râzî ola. Sen bize, biz sana cân bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimden gerü bize bu evde kapanmak harâmdır. Kalkın, tayfa silâhlanın" dedikde cümlesi pür-silâh olurken hemân beğ belinden bir güderi kemer çıkarup "Şu kemerde beş yüz altundur, al bunu kabûl eyle. Lâkin senden ricâm oldur kim bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin. Deveyi gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile görmedim". Hemân elin elime verüp kulağıma sarıcalar sırrın söyleyüp "küm" dedi. Hakîr dahi pîr sırrın işâret edüp cümle on iki yiğit 354b ile öpüşüp görüşüp beğe koynumdan bir Kaya Sultân yağlığı verüp cümlesi ale'l-fevr tarfetü'l-ayn içre atlarına süvâr olup "Hacı baba ve Evliyâ Çelebi! Seni Allah'ıma ısmarladık. Allah sizden râzî ola" deyüp tabl-bâzların urarak gitdiler. Gerçi bunlar ile bir gice cân sohbetleri etdim ammâ aslâ safâ-yı hâtırım yok idi. Bunlar gidince konak ve âteşbaşı bana mahsûs olup âsûde-hâl dururken ânî gördüm, hâne sâhibi hacı baba hareminden iki boğça don gömlek hedâyâ ile bir ekmek ve biraz tuz ve bir gümüşlü ağır kılıç ve bir hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet ile gelüp dest bûs-edüp vâfir ağlayup "Kişi basdığını boğazlamaz. Beni sütreyle ve ak sakalıma merhamet eyle" deyü elime eteğime düşüp tazarru‘ [u] nâlişler eyledi. Ammâ hakîr asl [u] fer‘in bilmeyüp ârifâne ve zarîfâne ığmâz-ı ayn eyledim. Yine sâhib-i hâne tesellî-i hâtır bulmayup eydür: "Oğul! Hak senden râzî ola. Eğer evime geldiğin gibi atdan inmeyüp mudârâ etmesen, eyle basdığına göre ceng eyleseniz sizden ve anlardan çok yiğit şehîd olup evim ve barkım harâb u yebâb olup ehl [u] ıyâlim esîr [u] kebâb olurdu" dedi. Hemân hakîr eyitdim "Bre hey hacı baba! Ben senin bir kerre ni‘metin yedim, ve eyi adına geldim. Bir ocak sâhibi müsâfir katlanır âdemsin. Sana acıyup el kaldırmayup gayrı yiğitleri karşu komşularınıza kondurdum. Tiz anları çağırınız, gelsinler ve kahve içsinler. Ve konak sâhiblerine tenbîh eyle, bizim yoldaşlarımızı bir hoş gözetsinler" diye mezkûr paşa çâşnigîr ve kilârcı ve sarıca ve sarrâc yiğitleri konaklarından bizim konaklara cümlesi gelüp tahte'l-kahve yiyüp kahve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye tenbîh edüp gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. "Elbette bunun bir aslı vardır" deyü memlûklerime ve gayrı yanaşma yoldaşıma ve hâldaşıma "Hâne sâhibin göz hapsine alun. Belki firâr eder, sakının gâfil olman" deyü tenbîh ve te’kîd etdim. Ammâ ne aslın ve ne fer‘in bilirim. Ancak sâhib-i hâne meyyit-i müteharrik gibi gezindiğinden nakş etmiş idim. Böyle iken bizim sikadan olan memlûkümüz Kâzım nâm gulâmım gelüp "Ağa! Hâne sâhibi selâm etdi. Ağanın hâtırı ne kadar mâl hedâyâ ile hoş olur, anı buyursunlar. Yine senden oğul cevâb isteriz ve sana da bir şey cabalarım, dedi. Ne buyurursunuz" deyü gulâmım bu kelâmı söyleyince hakîr eyitdim: "Sakın kâfirler! Ev sâhibi sizi ferdâya salup firâr eder, ammâ sonra derinizi yüzerim. Hemân netîce herîfe söylen. Vallahi ağa senin iyiliğin işidüp geldi ve hâtırından geçemeyüp el kaldırmayup senin ak sakalına merhamet etdi. Her ne verirse versin. Biz anın ni‘metin yedik. Biz anı kendi rızâsına koduk, deyin" deyü tenbîh etdim. Zîrâ mâddenin aslı, fer‘ini bilmem, Allah âlim [u] dânâdır. Böyle olmuşdur. Kâzım gulâm herîfe takrîrimiz üzre söyleyicek mukaddemâ getirdiği nân ve nemeki ve kılıç ve Kelâm-ı İzzeti ve iki donanmış zırh ve beş sîm ü güher-i Mısr rahtı ve beş tîrkeş-i sîm mebrûm (?) ve sîm kakma pullu tirkeşler katîfe üzre işlenmiş ve üç gaddâre ve üç kılıç ve bir kîse guruş ve elli top Engürü sûfunun envâ‘-ı gûnâ-gûnu ve bir külçe köse destâr getirüp ağlıyarak "Hâlime merhamet edüp benim hâlimi kimseye eyitme" diyerek gelüp ayağıma sarıldı ve "Bu sır burada kalsın" deyü ricâ etdi. Hakîr eyitdim "Behey hacı baba! Sır saklamak kolaydır, ammâ bu kadarca şeyi sen bana neden ötürü verirsin. Beğ sana demedi mi, benim rızâm vardır, Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver, demedi mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeyceğiz mi değer, hele bil" dedim. Hâne sâhibi eyitdi: "Lütfeyle! Bu kışda bu kadar yiğit ile gelüp çok derd çekdin. Ammâ beni gel etme. Var mâlım elimden alup kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim Allah belâ versin. Kütahiyye Paşası havfinden bunlar kaçup bu kışda yedi gicedir bunda yatup beni harâmîler yatağı etdiler. Söylemeğe dermânım yokdur. Allah senden râzî olsun, hele kâfirleri kaçırup beni halâs eyledin. Eğer bir kaçın kanadup ceng ideydin evim barkım harâb olurdu" deyince bu sözlerden nakş-ı bukalemûn ibret-nümûn hisseler alup dibelik yüküm yukaru koyup hâkimâne hareket etdim. Amân fakîr herîfin haberi yok kim biz şiddet-i şitâdan el ayak dutmaz cân atup geldik. Bir şeyden rûhumuzun haberi yok. Anlar içerde âteş başından kalkmış eli ayağı dutar dal satûr fetâlar, bizden cân halâs etmezlerdi. Ammâ yine hakîr eyitdim: "Hey hacı baba! Ben anları hûb bilirim, ammâ bir kaçını bilemedim. Allah'ı seversen anları bana bildir" dedim. Hacı eyitdi: "Oğul! Şimden gerü oldu olacak. Senden gizli kapaklı nemiz olacak. İşte ocak başında oturup 355a sana bir çakmaklı tüfenk bağışlayup beğ dedikleri Kara Haydaroğlu dedikleri kan ağırı afacân ve kağan-arslan odur" dedi. "Bre onu bilirim ve Katırcıoğlu Mehemmed'i bilirim ve Akyakalıoğlun bilirim ve Oynağanlıoğlun ve Yeğen Hüseyin'i bilirim ve Kara Memi'yi ve Dayıyı ve Dadaylıoğlun bilir ammâ öbürlerin bilmem" dedim. Ammâ Hudâ âlimdir birin dahi ne gördüm ve ne bilirdim. Ancak ol gice sohbet ederken musâhabet arasında görüşdük ve bilişdik idi. Hacı eyitdi: "Meydâna sofra yayan yiğit Bayındırlı derler, zehir kâtildir. Kapu bekleyen Kara Velî'dir. Biri Efendilioğlu'dur, biri Barak Alî derler Yezîd oğlu bî-emân veleddir. İşte anlar bizim âfâtımız olmuşdur" dedikde cümlesinin haberlerin aldım. Ammâ henüzde benim belim boşandı ve elim ayağım dutmaz olup bu kerre telâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar urdukda anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr [u] fakîre tîğ havâle eyleseler bu şiddet-i şitâda bî-tâb ve bî-mecâl idim. Anlar germâ-germ-i nerm kimesneler idi. Husûsan cengâver kimesneler ile mukâbele olup mukâbele eylemek muhâl, hâl-i diger-gûn neye müncer olurdu, deyü havfe henüz düşdüm. Ol mahal kim eve girdim, ne mene kimesneler idi, bilmezdim. Hemân her menzilden menzile yedi sekiz sâ‘atde at üzre gelince Hazret-i Kur’ân-ı Azîmi ve Furkân-ı Mecîdi hıfzen tilâvet ederdim. Anın te’sîr-i berekâtıyla Cenâb-ı Bârî yarı kılup ol harâmîlerin şûr [u] şerlerinden bu abd-i kemteri masûn u mahfûz eyleyüp anlar ru‘b u haşyete düşdüler. Ammâ hakîrin derûnunda bir havf dahi cilveger idi. Bu hâne sâhibi anların yatağıdır, vakt-i zemistânda dâ’ima bunda sâkin olurlar. Şimdi bu kadar eşyâyı hakk-ı sükût içün tama‘-ı hâma düşüp alırsam belki bu ahşâm yine geleler. Hacı anlara "Sizin mâlınızdan şu kadar mal verüp halâs oldum" derse hâl neye müncer olur, deyü yetmiş gûne sevdâ-yı hâma düşüp şekk-i şübhe ârız olup gûnâ-gûn fikr-i fâside düşdüm. Ale's-sabâh ki oldu, on aded paşalı yoldaşlarım dahi gelüp "Bre Evliyâ Çelebi! İki gündür sen kandesin, paşa seni arar, durma binelim" deyü atdan inüp "Tiz hacı baba, şunlara kahvealtı gör ve oğlanlar atları eğerlen. Hacı baba bizimle yolcudur" dedim. Hemân fakîr herifin dibelik aklı başından gitdi. Ammâ benim on yoldaşım dahi gelmek ile aklım başıma gelüp havf [ü] hatardan emîn oldum. Ve hevâ dahi sehle'l-mu‘tedil oldu. Âhir tama‘-ı hâma düşüp yüz bin minnet ile mukaddemâ arz etdiği hedâyâları alup "Bak a cânım hacı baba! Biz sana i‘timâd edüp seni sana koduk. Meğer sende insâf yok imiş. El-insâfu nısfu'd-dîn demişler. Bize bu kadarca verdiğin şeyi bu kadar yiğidin kankısına vereyim. İşte on yiğit dahi geldi, gördün ve anlarda başka söz var. Ben bu verdiğin şeylerin birisin almam. İşte paşa buralarda, Hüseyin Gâzî Tekyesi'nde imiş. Ben seni anda kulağız alup götürürüm" dedikde hacının aklı başından gidüp "Varayum, haremimden dahi şey çıkarayım" dedikde "Dut, şu ak sakalı kızıl kanda boyanacağı" deyüp derhâl gulâmlarım cem‘ olup hacıyı dest ber-kafa bağladılar. "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme! Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" deyü sagu sağlayup örül örül ağlayup "Hizmetkârlarından gayrı kimse olmasın" dedi. Eyle olsun, deyü gayrı yoldaşlar taşra odalarda kalup hacı baba oğluna "Var oğul! Şu emânet koduğum alaca meşîn kîseyi getir ve sana tenbîh etdiğim şeyleri getir" dedikde yine bir şübheye düşüp gulâmımın birine kuş lisânı üzre "Cücümlece yocoldacaşlacarıcım sicilacahılacanacup acatlacansıncalarar" ya‘nî "cümle yoldaşlarım silâhlanup atlansınlar" deyince cümle refîklerimiz hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, hareminden hacının oğlu bir kîse altun ve dâmâdı üç küheylân at eğerleriyle ve altun kûf rikâblarıyla ve bir katar-ı katır ve yüz top sûf ve on iki kılıç kimi sîmli ve altısı kara kılıç ve üç gaddâre ve sekiz tîrkeş ve yedi raht ve altı celeb kalkanı ve bir gümüş pîş tahta devâtı sâfî altun kitâbe ile müzeyyen olmuş ve iki çalar sâ‘at ve yedi akreb sâ‘at ve on top Keşân katîfesi ve üç kîse guruş dahi verüp tuza ve ekmeğe ve kılıca ve Kelâm-ı İzzet'e yemîn verüp "Bu sır burda kala" deyü Fâtiha okuyup hakîr "sümmün bükmün" oldum ve keşf-i râz etmemek içün vâkıf-ı esrâr olan sikadan memlûklarıma dahi yemîn billah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra refîklerimizden cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. Asl [u] fer‘ini bilmezler. Mezkûr Çardaklıbel'de ve Direklibel'de ve Felâketbeli'nde {çekdikleri felâketi} ve Kebirbeli'nde ve Zağapa deresinde ve Kızılırmak deresinde çekdikleri 355b âlâm-ı şedâ’idi ve renc-ı anâyı ferâmûş edüp Arapça nassı ma‘lûmları oldu. Hakîr dahi sâhib-i hâneyi kayd-bendden halâs edüp kendüye bir tihtâb ve mutalsam tas ve iki Kaya Sultân yağlığı ve iki çâr-gök fincân ve bir münebbed kâse verdim ve dâmâdına ve oğluna birer Kaya Sultân makra[ma]ları verdim. Ve ehline iki yağlık ve bir hamâ’il gönderüp ehline dünyâ ve âhiret vâlide ve hacı babaya dünyâ ve âhiret baba ve dâmâdı ve oğullarına dünyâ ve âhiret karındaş deyüp Fâtiha-i şerîf tilâvet olunup yemîn etdiğimiz ekmeği ve tuzu ve kılıcı ve ol hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet'i bağışlayup ânî gördüm, içerden iki nâ-resîde altun pâre kerîmelerin ellerinde birer boğça ak kenarlı paşa gömlekleri ve serâvîl ve yağlıklar getirüp hakîr iki duhter-i pâkîze-ahterlerin başlarına birer şerbetî Kaya Sultân yağlıkları verüp bağrıma basup âhiret kızları etdim. Oğlunun biri içerden biri Hıtâyî emrûdu kâse-i fağfûrî getirdi kim bizim anlara verdiğimiz kâseler bunun müjdesi değildir. Meğer bu hacı babam, koltuğunda babalar vebâlar çıkarsın; Kara Haydar'ın kendi zamânından berü harâmîlerin yatağı imiş. Hakîkatü'l-hâl bu hakîre her ne ki verdi ise küflenüp paslanmış kılıçlar ve ıslanmış dikdik ve abâyîler ve pürjeng sâ‘at ve gaddâreler idi. Bunda olan mâl-ı firâvânın hesâbın Cenâb-ı Bârî bilirmiş, bir genc-i nihân imiş. Hemân hakîr silâhlanup Kara Haydaroğlu'nun bağışladığı tüfengi belime sokup mezkûr çâşnigîr ve sarıca ve gayrı yiğitleri başıma cem‘ edüp hacı babanın verdiği katarı yükledüp baba ile ve dâmâdı ve oğullarıyla vedâlaşup öpüşüp bir kulağız alup pür silâh âmâde olarak yine cânib-i şimâle kar üzre 5 sâ‘atde Çubukovası başında,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 353b–355b ·
metinde göster ·
… e bin bî-tâb u bî-mecâl kalmış muharrâ tiryâkîler ileri gitmeğe mecâli kalmayup
refîklerine
eydür "Birâder, Allahu a‘lem bizim asker bozulursa dîn kurnaz ve burnaz koknaz" …
Ve niçe bin bî-tâb u bî-mecâl kalmış muharrâ tiryâkîler ileri gitmeğe mecâli kalmayup refîklerine eydür "Birâder, Allahu a‘lem bizim asker bozulursa dîn kurnaz ve burnaz koknaz" İhtimâlcileri miskînler mezâristânı sedlerinde seng-i mezârlar üzre ferrâcelerin altlarına koyup kimi gemi meymûnu gibi oturur, kimi kazığa urulmuş gibi ayakların sarkıdup oturur ve âyende vü revendeye ta‘n-âmîz nükteler ile zebân-dırâzlık edüp gözüne kestirdiği cenge giden âdemlere ve niçe a‘yân [u] eşrâfa "Ağa uğurlar olsun ve gâzânız kutlu olsun. Bolay kim evine oğlanın ile bir baş göndereydin" der. Biri dahi "Ağa sen bunun sözüne bakma ve tehlikeye kendini atma. Bu cenk yerinde baş çok olacakdır. Bir baş satın alup ehline geçüp bir baş ile var", der. Ba‘zısı "Ağa gâzân kutlu olsun. Bolay kim şu gazâda sana şehâdet müyesser ola". Ba‘zısı garîb âdemdir, "Allah versin şehîdliği", der. Ve kimi dahi "Ağa bu silâhı bît bâzârından âriyetî mi aldın" der. Biri "Yok şirdenzâdeden ödünç aldı," der.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 31b ·
metinde göster ·
Ziyâretgâh-ı Hazret-i Hızır aleyhi's-selâm: Muhakkak Sâm b. Nûh Nebî evlâdındandır. İskender-i Zülkarneyn'in askerî tâ’ifesinden olup zulümâta bile gidüp âb-ı hayât ana müyesser olup hâlâ hayâtdadır. Ammâ bir rivâyetde Hazret-i Risâlet-penâh buyurmuşlar kim "Eğer Hızır sağ olsa bize buluşurdu" demiş deyü efvâh-ı nâsda şâyi‘-i lisândır. Amâ hayâtda olduğu ve Hazret-i Mûsâ ile Mısır'dan İskenderiyye ve Reşîd ve Dimyât'da Merece'l-bahreyn nâm mahallerde refîk olduğuna sûre-i (---) âyet-i şerîf ile delîl-i kat‘îler vardır. Âyet, Sûre-i Rahmân Arapça ve sûre-i (---) âyet: Arapça(---)(---)(---) ve niçe âyetler dahi vardır. Ba‘zılar peygamber-i mürseldir demişler. Ba‘zılar İskender ve Lokmân ve Habîb-i Neccâr'ın (---)(---) nübüvvetinde ihtilâf edüp ilm-i akâyide müte‘allık Yekûlü'l-abdü fî yedi'l-emâlî, bi-tevhîd ve nazmı dâllâlî" risâlesi 36a manzûmunda (---) oldukların mufassal tahrîr etmişdir. Ammâ bi-emrillah hayâtda olduklarına şübhe yokdur. Zîrâ seyyâhân-ı berr [u] bihâr ve gâziyân [u] mücâhidîn-i kerrâr olan kimesnelerin niçesi râst gelmişlerdir. Hâlâ Hazret-i Hızır ile İlyâs Nebî haydırlar ve birbirleriyle refîklerdir. Lâkin Hazret-i Hızır deryâ hizmetine me’mûrdur. Hazret-i İlyâs kara hizmetine me’murlardır. Lâkin yine şeb [u] rûz her ân zâhiren ve bâtınen birbirleriyle müşerref olurlar. Ve ricâlü'l-gayb ve nücebâ ve nukebâ ve evtâd ve nukebâ ve büdelâ ve (---)(---)(---) Hızır-İlyâs'ın emrine me’mûrlardır. Subh [u] mesâ birbirlerinden müfârakatları yokdur. Hazret-i Hızır, Hazret-i Nûh ile gemide bile idi kim Hazret-i Nûh du‘âsı berekâtiyle zinde olup ol zamandan berü deryâda gezer ve Hızır ismiyle müsemmâ olduğunun vech-i tesmiyyesi oldur kim Birberistân'da basduğu yerde yeşil ot bitdiğiyçün lisân-ı Arab'da Hızır dediler. Ahzar, yeşil demekdir. Tahfîf-i kelâm edüp elifin hazf edüp Hızır derler. Himmeti hâzır ola. Bir acâyib ziyâretgâh-ı hâs [u] âmdır. (---)(---)(---)
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 35b–36a ·
metinde göster ·
… hasene ve birer çuka ve kumaş ve niçe Gazze makremeleri ihsân edüp elli hayyâl
refîkler
verüp cümle ehibbâ ile vedâlaşup,
Bu Gaze şehrinde on gün zevk [ü] safâ edüp mümkin olduğu mertebe ziyâretler edüp Hüseyin Paşa'dan Murtezâ Paşa efendimizin on kîse malın alup paşaya iki küheylân kısrak ihsân edüp hakîre bir kîse harc-râh ve bir at ve bir kat libâs 49b ve gulâmlarına onar sikke-i hasene ve birer çuka ve kumaş ve niçe Gazze makremeleri ihsân edüp elli hayyâl refîkler verüp cümle ehibbâ ile vedâlaşup,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 49a–49b ·
metinde göster ·
alup cânib-i (---) sarp çengelistân ve sengistân yerler ile ma‘mûr kurâlar içre …
Ba‘dehû bu Palu'da İbrâhîm Beğ'den ihsânlar ve refîkler alup cânib-i (---) sarp çengelistân ve sengistân yerler ile ma‘mûr kurâlar içre (---) sâ‘atde gidüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 85a ·
metinde göster ·
… n güzer eyleyüp uyluğundan atına geçüp atı kıçın serpüp bir kenara çıkup derhâl
refîkleri
Hanifi Halîfe'nin başına üşüp yedek yetişdirince anlardan {bir yiğit} bizim Siv …
Hemân Melek Ahmed Paşalı Kürd Haydar Ağa bu iki yiğidin üzerlerine at sürüp ikisin dahi şehîd eyledi. Aceb sırdır kim ma‘nî okudukda "Kesipsen cân bâğçesinden / İki nihâlim felek" dediği ikisi şehid olması imiş. O biri vâkı‘asında "Elimdeki mumu söndürüp başıma urup başım düşdü zannetdim" dediği vâki‘a vâkı‘ olup rûhı çerâğı sönüp kellesi galtân olması imiş. Netîce bu arsagâh-ı hûn-âlûdda çevgân [u] şemşîr ile guzât-ı şebhûnciyân kelleleri galtân edüp lu‘bedebâzlık ederken meğer Hanifi Halîfe ve Daşnık İmirza ağalar âkıbet-endîş olup haymelerin sahrâya kurup kelepürlerin meydân-ı muhabbete koyup kendüler cümle pür-silâh yiğitleriyle çengelistân ve ormanistân ve hıyâbânistân içre kemîngâh edinüp bu sahrâda hayme vü hargâhları ve karakollukçu makûlesi harbendeleri kelle paça ve nehb ü gâret olunurken bunlar dağlar içre âheste rûşen pür-silâh olup vakt-i Hanefî ki oldu, kemîngâhdan yedi sekiz yüz cirid atlı yedi koldan orman içre yaralanmış arslan kemîngâhdan çıkar gibi çıkup şîr-i nerrende-i dirrende gibi Allah Allah na‘rasına rehâ buldurup bizden Allah Allah, anlardan Allah Allah vâveylâh iki İslâm askeri birbirine karılup katılup cenge âğâze edüp bir hücûm etdiler kim gûyâ her biri birer ejder-i heft-ser idiler. Hanifi Halîfe kendü askerine takviyet verüp "Koma kurdlarım!" deyüp başı kaba meydân-ı ma‘rekede yedi sekiz âdem akdardı. Üstünde ok kirpi gibi dizilmiş idi. Meğer bir kerevge zırhı var imiş. Atı dahi geyimli idi. Anların atları dinç, bizim atlarımız iki gün üç gice birer yem ile yorgun argın ve durgun, atlarımızın niçesi bu mahalde sâhibin ele verdi ve askerimizin girisi dökülüp gelmede. Cemâpur askeri gibi henüz cem‘ olmada. İleri varanlarımızdan der ceng-i evvel elli üç benâm âdem hâke düşdü ve Melekli Deli Dilâver Ağa, Hanifi Halîfe üstüne hamle edüp dizgin aşrı ana bir hışt-ı ipşiri eyle zerk eyledi kim cübbesinden güzer eyleyüp uyluğundan atına geçüp atı kıçın serpüp bir kenara çıkup derhâl refîkleri Hanifi Halîfe'nin başına üşüp yedek yetişdirince anlardan {bir yiğit} bizim Sivaslı Dilâver Ağa'nın altından mızrak ile atın yıkup Dilâver Ağa piyâde oklaşarak bizim alaya gelüp derhâl yine atlandı ve anlardan yine biri bizim Melekli Deli Şâhin Ağa'yı hışt ile urup arkasından iki karış yalman gösterüp alayımıza gelüp hıştı çıkarup sardılar. Ve bizim elvend ağalarından iki âdem akdarup henüz ceng karışmağa başladı.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 100a ·
metinde göster ·
… eye emân u zamân vermeyüp katl ederler. Meğer maktûl olan keferelerin otuz aded
refîkleri
dahi kemîngâhda âmâde imişler. Hemân cümle küffâr bu üç yiğide üşüp harbe ve na …
Menzil-i karye-i Çalıkkavak: El-ıyazen billah eyle bir çengelistân-ı hıyâbandır kim derbend-i Maşa ve derbend-i Calındır ve derbend-i Felâket. Ve'l-hâsıl Arab ve Acem'de temâşâ etdiğimiz derbendler bu Çalıkkavak derbendi yanında Sahrâ-yı Tîh [ü] vâdî-i Heyhât'dır. Zîrâ bu Çalıkkavak'da olan çınar ve çam ve mişe ve kavak bir diyarda yokdur. Cümle şecere-i ibret-nümâları evc-i âsumâna ser çeküp ol dırahtların sıklığından zemîne bir habbe-i ful kadar âfitâbın şu‘lesi te’sîr etmez, böyle hıyâbân-ı kûyahistân-ı çengelistândır. Hatta Çalıkkavak namıyla şöhre-i şehr olmasının aslı üç aded birâder-i can-beraber bellerinde birer kemer mâllarıyla bu balkana uğrayup ubûr ederken üzerlerine on aded Bulgar kefereleri hamle edüp bu üç fetâ on kefereye emân u zamân vermeyüp katl ederler. Meğer maktûl olan keferelerin otuz aded refîkleri dahi kemîngâhda âmâde imişler. Hemân cümle küffâr bu üç yiğide üşüp harbe ve navorta ve sapan ve toyka ve sopa ve penyal üşürürler. Hemân bu üç fetâ görürler kim iş işden geçüp Allah deyüp bu otuz kâfire mu‘cizât-ı Muhammedü'l-Mustafâ berekâtıyla Allah'a sığınup girişirler. Küffârın bir kaçı cân havliyle ba‘zı kavak dırahtlarının ardına pinhân olup ol fetâlar kavaklara kılıç urdukça hem kavağı ve hem ardında saklanan küffârları ikişer pâre ederler. Küffâr bu hâlî görüp karârı firâra mübeddel edem zann edüp kırkı da üç yiğidin elinde katl olunup ol fetâlar bu kadar mâl-ı ganâ’imlerin alup sâlimîn ü gânimîn sıla-i rahmlerine giderler. Hâlâ ol yedi aded çalık kavak şâhrâh üzre durur. Ve kırk aded küffâr leşi ol mahalde maşadlıkdır. Ol sebeb ile çalıkkavak deyü elsine-i nâsda meşhûr-ı âfâk bir balkan-ı Çalıkkavak'dır. Hâlâ yüz iki yüz âdem haydûd harâmîleri kesretinden selâmetle geçilmek ihtimâli yokdur. Gâyet muhavvif ve muhâtara beldir kim ubûr edenin belinde tâb u tüvân kalmaz.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 130a ·
metinde göster ·
… at dahi verüp cümle eşyâları paşanın develerine tahmîl edüp üç bayrak segbân-ı
refîkler
ta‘yîn eyleyüp hedâyâları ile ve tahrîr olan mektûb-ı muhabbet-üslûbları ile bu …
Ertesi gün Gâzî Mustafâ hakîri da‘vet edüp mâl-ı ganâ’imden Melek Ahmed Paşa efendimize borcun edâ etmeğiçün otuz yedi kîse hakîre verdi ve hakîrden temessük aldı. Ve iki tavla kısrak ve elli katâr urbân devesi ve yedi katâr katır ve on aded mahbûb Gürcî gulâmı ve yüz elli aded tengtir çadır ve onbeş aded nohûdî segbân u sarıca ve karakullukçu çergeleri ve on aded münakkaş âğavât çergeleri ve iki bin mikdârı Urbân gönderleri kim her birisi Bağdâd kargılarıdır. Ve hakîre bir kîse guruş ve bir küheylân at dahi verüp cümle eşyâları paşanın develerine tahmîl edüp üç bayrak segbân-ı refîkler ta‘yîn eyleyüp hedâyâları ile ve tahrîr olan mektûb-ı muhabbet-üslûbları ile bu hakîri paşa efendimize yollayup kendisi bile av tarîkile Şat cisrin ubûr edüp ol mahalde paşa ile ve cümle Diyârbekir a‘yâniyle vedâ‘laşup,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 217b ·
metinde göster ·
ile hayme vü hargâhlarımız kurup paşanın cümle çergeleri ve sâ’ir haymelerin bi …
Menzil-i Hâsçayır: Bu mahalde cümle refîklerimiz ile hayme vü hargâhlarımız kurup paşanın cümle çergeleri ve sâ’ir haymelerin bir yere yıkup develeri ve katırları cümle bir yere cem‘ edüp cânib-i erba‘aya karavullar ta‘yîn edüp sabâha dek bîzâr ve bîdâr olduk. Zîrâ bu mahallin hırsızı Tercil ve Atak ve Mührani ve Kulp'dan berü sökün edüp geldikde Allahümme âfinâ "Sürmeden gözü, ağızdan sözü çalarlar" ve gâyet cengâver ve dilâver ve harâmîlikde hünerverlerdir, ammâ bu mahal Hazzo hâkidir. Andan (---) sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 220a ·
metinde göster ·
… r. Paşa efendimizin bu taraf ile Van'a revâne olduğun hakîr haber alup biz dahi
refîklerimiz
ile Taht-ı Van'dan kalkup cânib-i şimâle leb-i deryâ ile giderken Rahova sahrâs …
Evvelâ bu Van deryâsı etrâfın seyâhat edüp ayne'l-yakîn etdiğimiz mertebe Van bahrine mahlût olan nühûrları bildirir :Ammâ bu mahall-i Taht-ı Van'da yol iki fırkadır. Van bahrinin cânib-i cenûbîsindeki sağ tarafa giden sa‘b u sengistân Güzeldere ve Kepân ve kal‘a-i Vastân yoludur kim Hakkarî vilâyeti içre Van deryâsı kenârıyla 237a Van'a gider. Ammâ bu Taht-ı Van'dan yine leb-i deryâ ile cânib-i şimâle niçe kılâ‘ları ubûr edüp on günde Van'a gider. Paşa efendimizin bu taraf ile Van'a revâne olduğun hakîr haber alup biz dahi refîklerimiz ile Taht-ı Van'dan kalkup cânib-i şimâle leb-i deryâ ile giderken Rahova sahrâsının nihâyeti şarkîsi tarafı cümle deryâdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 236b–237a ·
metinde göster ·
… arazîden masûn u mahfûz eyleye. Bu temâşâları edüp yine cânib-i şimâle giderken
refîklerimiz
eydür: "Sultânım, eğer kadem dirîğ etmezseniz bu mahalle karîb bir temâşâgâh va …
Hele hakîr bunları görüp mebhût olup Cenâb-ı Bârî'nin gazabından yine kendüye sığındım. Hudâ-yı Bîçûn azametiyle cümle ümmet-i Muhammed'i âfât-ı semâvîden ve âfât-ı arazîden masûn u mahfûz eyleye. Bu temâşâları edüp yine cânib-i şimâle giderken refîklerimiz eydür: "Sultânım, eğer kadem dirîğ etmezseniz bu mahalle karîb bir temâşâgâh vardır. Ta ki acâ’ib göresiz." dediklerinde hakîr eyitdim: "Ey nûr-ı dîdem, bu seyâhatde ifnâ-yı vücûd etmeden murâd [u] merâmım sun‘-ı Hudâ'yı temâşâ etmekdir." dedim.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 238a ·
metinde göster ·
yanına Paşa gelüp atına süvâr olup cânib-i garbda Bitlîs hânının meterislerini …
Paşa bu mahalde yedi sekiz yüz aded "Benem diğer nîst!" diyen güzîde Van askeriyle ve iç ağalarıyla pür silâh olup Paşa tebdîl kıyâfet ordudan uğrun u akrın çıkup ordu-yı İslâm'ın cânib-i erba‘asın deverân u seyerân ederek tecessüs-i ahvâl içün niçe âdemleri Paşa söylederek kâh piyâde olup ordu bâzârı içre güzâr edüp ganîmetleri temâşâ edüp ordu-yı İslâm'ın çıt-a-çıt tınâb tınâba kondukların ve cânib-i erba‘ada çarha ve karavulların seyr [ü] temâşâ edüp murâd [u] merâmı üzre konulduğundan hazz edüp yine refîkleri yanına Paşa gelüp atına süvâr olup cânib-i garbda Bitlîs hânının meterislerini seyr [ü] temâşâya Kassâb Çeşmesi nâm mahalle varup bir tüfeng menzili ba‘îd mesâfeden hânın meterislerin seyr [ü] temâşâ etdik.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 264a ·
metinde göster ·
… tidâ bize Paşa'nın otağı yanına geldikde yigirmi aded güzîde serdengeçdi Yezîdî
refîkleri
serâperde-i Paşa kemîninde âmâde imişler, anlar dahi bu hâli görüp refîkinin ha …
Hakîr eyitdim "Bre nişlersiz?" deyü bunları men‘ etdim, "Ey lolo işte paşa!" deyü Yûsuf Kethudâ'nın çadırın gösterdim. Hemân paşanın huddâmları "Bu otak sokakların kılıç ile bu Kürd'ü kesdi" deyü çadır tokmağı ve balta [ve] nacak üşürüp herîfi atıyla kaçırdılar. Bu kerre herîf-i mezkûr benim gösterdiğim gibi Yûsuf Kethudâ'yı sahîh paşa sanup Yûsuf Kethudâ üzre berk-i hâtif gibi at bırağup otağı içine girüp kethudâya bir cıdâ eyle aşk etdi kim gûyâ hışt-ı İpşir Paşa'dır. Hemân fakîr Yûsuf Kethudâ cân havliyle yerinden pertâb edüp "Bre urun şu gidiyi!" deyince Kürd'ün cıdâsı Yûsuf Kethudâ'nın yasdığında zerk olmuş kalup hemân Kürd-i nâmdâr dal-tîğ olup üzerine gelenleri anı anda kimin şunda tekerleyüp pâreleyüp âhir mezkûr Kürd'e şu kadar yüz âdem birkaç zahm-ı mühlik irgirüp Kürd-i akûr kudurmuş kelb gibi köpek cengi ederken meğer ibtidâ bize Paşa'nın otağı yanına geldikde yigirmi aded güzîde serdengeçdi Yezîdî refîkleri serâperde-i Paşa kemîninde âmâde imişler, anlar dahi bu hâli görüp refîkinin halâsına yigirmisi de dal-mızrak {olup} "Ho!. Ho!." deyüp Yûsuf Kethudâ çergesiyle paşa otağı mâbeynindeki fezâda niçe bin âdem haymelerinden çıkup bir ceng-i âyî olmuşdur kim yigirmi âdem niçe yüz âdemi mecrûh edüp yedi âdemi hâke salup şehîd etdiler. Âhir-i kâr bu yigirmi Kürd şehbâzları fecc-i amîk deryâya düşer gibi asker deryâsı içre düşmüşlerdi. Evvel kethudâya hamle edenle yigirmi bir aded Ekrâd dilâverlerin topa tutulmuş maymuna döndürüp yetişdikleri yerde pâre pâre edüp mâlların ve atların guzât-ı müslimîn gâret edüp kellelerin serâperde önüne döküp cesedlerin Hüsrev Paşa Hânı cenbinde defn etdiler. Hudâ âlimdir kim bu kadar seyâhatde anlar gibi cengâver fetâlar ve dilâver ser verici serverler görmedim.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 265b ·
metinde göster ·
… tafâ Paşa ağası Alî Ağa kâmil yüz aded yiğit ile ol dahi Van'dan çıkdı. Ve yine
refîklerimiz
olan koyun şâkîleri Pinyanişî a‘yânlarından yüz nefer âdemler dahi Şirvân'dan ç …
Evvelâ Bismillah ile kal‘a-i Van'dan Sarı Alî Ağa iki yüz pür-silâh güzîde asker ile Şâh'a gitmeğe me’mûr olup çıkdı. Ve hakîr de yüz aded pâk [u] müsellah "Benem, diğer nîst!" diyen şehbâzlar ile bir katar-ı katırım çeküp azm-i diyâr-ı Acem etdim ve refîkimiz olan Mustafâ Paşa ağası Alî Ağa kâmil yüz aded yiğit ile ol dahi Van'dan çıkdı. Ve yine refîklerimiz olan koyun şâkîleri Pinyanişî a‘yânlarından yüz nefer âdemler dahi Şirvân'dan çıkup cümle beş yüz nefer âdem ile bir alây-ı azîm olup mütevekkilen alallah deyüp paşa efendimizin yine vedâ‘ında hayr du‘âsıyla kal‘adan taşra çıkup cânib-i şarka müteveccih olup şehr-i Van'ın Erdemit bâğları sağ cânibimizde kalup 3 sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 285b ·
metinde göster ·
… s hânı cenginde hâkimi İbrâhîm Beğ ile cengde bulunduğumuzdan kal‘ada hakîre ve
refîklerimize
ziyâfet edüp {bu kal‘a-i Hoşâb'ı} bir hoş temâşâ etdik. Cânib-i erba‘ası çâh-ı …
Bitlîs hânı cenginde hâkimi İbrâhîm Beğ ile cengde bulunduğumuzdan kal‘ada hakîre ve refîklerimize ziyâfet edüp {bu kal‘a-i Hoşâb'ı} bir hoş temâşâ etdik. Cânib-i erba‘ası çâh-ı gayyâdan nişân verir. Aslâ handakı yokdur ve ancak şimâle nâzır bir kapusu vardır, ammâ kapusunun iç yüzünde derk-i esfelden nişân verir bir handakı var, üzre, top tahtalarından cisrdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 286a ·
metinde göster ·
… distân'ı Hâtem-i Taylık'da aralamışlardır kim ni‘metleri mebzûldür. Hattâ cümle
refîklerimizle
aşağı hıyâbânında bir ziyâfet-i azîm etmişdir kim cümle ni‘met-i nefîselerinin …
Kavm-i Ekrâd bu kal‘aya Karaca kal‘a derler. Zîrâ ekseriyyâ seng-i siyâh ile Âl-i Abbâsiyân'dan Gıyâseddîn ibn el-Muktedir Billah binâ etmiş kal‘a-i köhne-âbâddır. Devlet-i Âl-i Osmân'da altıncı Karahisâr-ı Ekrâd budur. İbtidâ Afyonkarahisâr ve Şebin Karahisâr ve Develi Karahisâr ve Antalya Karahisâr (---)(---)(---)(---)(---)(---) altıncı bu Ekrâd Karahisârı'dır. Ammâ bu dahi anlardan kalmaz. Evc-i âsumâne ser çekmiş bir kûh-ı bî-mânend üzre bir hisâr-ı ser-bülenddir, ammâ küçükdür. Cânib-i erba‘ası çâh-ı sakar olduğundan ne kadar adımdır, bilmem, ammâ şekl-i murabba‘dan tûlânîce vâkı‘ olmuşdur. (---)(---)(---)(---)(---)(---). 287a Hâlâ Mahmûdî beğlerinden Evliyâ Beğ adaşımız hükmünde yurdluk ve ocaklık olmak üzre tabl [u] alem sâhibi bir mankâle mîr-i muhteremdir kim cemî‘i Kürdistân ümerâların ihsânıyla bend etmişdir. Dörd bin aded güzîde pâk müsellah asker-i Ekrâda mâlikdir. Cemî‘i Mahmûdî beğlerinin âb-ı rûyıdır. Gerçi bir lahm u şahm sâhibi görinür ammâ gâyet çâpük ü zinde ve server-i hünerverlik üzerinde mevcûd bir mîr-i Mahmûdî'dir. Bitlîs hânıyla bu Evliyâ Beğ diyâr-ı Kürdistân'ı Hâtem-i Taylık'da aralamışlardır kim ni‘metleri mebzûldür. Hattâ cümle refîklerimizle aşağı hıyâbânında bir ziyâfet-i azîm etmişdir kim cümle ni‘met-i nefîselerinin sükkeri Şâm'ın nebât-ı Hamevîsinden idi. Ba‘de't-ta‘âm parmağındaki Ferîd hattıyla damlalı zümürrüd üzre yazılmış bir hâtem idi kim Hâtem-i Tay bile eyle bir hâteme mâlik olmamış idi. "Evliyâm görem gözüm mührünü" dedi. "Görün hânım" deyü eline {mührümü} verdikde kırâat etdi Sec‘:
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 286b–287a ·
metinde göster ·
… erken Alî Beğ şehîd olup şâhrâh üzre kabri zâhirdir. Bu kal‘adan kalkup münâsib
refîklerimiz
olmağile serserî kâh şimâle ve cenûba ve kıbleye ve şarka ve garba gezüp Cenâb- …
Bânîsi Hârûnu'r-Reşîd'in Kızıl Oğlan nâm bir nedîm-i benâmının binâsıdır. Lisân-ı Acem'de Sorhbîd kal‘ası derler, ya‘nî Kızıl Söğüdlük kal‘ası derler ammâ kabâ’il-i Türkman-ı Avşar, Kızıl Oğlan kal‘ası derler. Nihâvend hâkinde bir söğüdlü dağlar ve özler içre bir püşte-i âlî üzre çâr-kûşe bir kal‘a-i şîrîndir, ammâ küçükdür. Cânib-i şimâli Nihâvend'e meftûh bir kapusu var, içine dâhil olmadım. Aşağıda sultânının bâğında mihmân olup bir pîr-i fânî Zâl-ı İrânî sultânı var, yüz kırk yaşındadır, dediler. Bin askere mâlikdir. Kadı ve kelenteri ve Oniki İmâm aşkına on iki hâkimi vardır kim kânûn-ı şâhân-ı İrân-ı Turan töresi ve beresi budur. Aşağı rabâtı bâğsız ve bâğçeli ve âb-ı revânlı ve üç bin hâneli avâdân kal‘a-i bahâristân-ı sorhistândır. Hakkâ ki sorhseristânları firâvândır. Bu dahi Irâk-ı Acem'den add olunur, ammâ hâk-i Şehrezûl ile müşâdır. Bu şehrin her imâreti mevcûddur. Bu kal‘ayı dahi sene 995 târîhinde {Cığalzâde} feth edüp Sorhbîd nâmında sancak edüp Akralı Alî Beğ'e ihsân edüp ba‘dehû Acem bu kal‘aya istîlâ ederken Alî Beğ şehîd olup şâhrâh üzre kabri zâhirdir. Bu kal‘adan kalkup münâsib refîklerimiz olmağile serserî kâh şimâle ve cenûba ve kıbleye ve şarka ve garba gezüp Cenâb-ı Bârî'nin niçe kerre yüz bin gûne sun‘-ı azîmlerin temâşâ edüp hamd ü senâ ederdik. Ba‘dehû yine kıbleye,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 309a ·
metinde göster ·
Hakîr eyitdim, "Sultânım evvelü'r-refîk, sümme't-tarîk fehvâsı üzre Alî Ağa kulunuz ve beğefendi karındaşınız münâsib refîkler olduklarından ve sultânım Bağdâd'da olmayup Düceyle arkın tathîr etmeğe azîmet etdiğinizden birkaç gün diyâr-ı Acem'de şehr-i Hemedân u Dergezîn ve Kum u Kâşân'da ve yetmişyedi pâre şehr-i mu‘azzamlarda eylenüp gezüp bu kadar bilâd-ı mu‘azzamaları seyr [ü] temâşâ edüp sultânımın mübârek cemâl-i bâ-kemâlin görüp bürâder-i azîziniz getirdiğim hizmet-i şerîfinde bulunduk." dedikde paşanın Alî Ağası ve paşanın karındaşı ve mahpus-ı Acem olan mataracıbaşısı gelüp ser-ber-zemîn bûs etdiklerinde hemân Murtezâ Paşa ayağa kalkup bürâder-i mihter-i cân-berâberin bâğrına basup eynindeki semmûr kürki karındaşına giydirüp bir kürk Alî Ağasına ve bir semmûr lipâçe bu hakîre giydirüp Mercâniyye Medresesi cenbinde bu hakîre bir konak verüp cemî‘i me’kûlât [u] meşrûbâtımız ile üç aşbâz ta‘yîn edüp yedi aded hücrelerimiz kalemkârî çin[i]lerle ve harîr haliçeler ve Mardin yasdıklarıyla hânemiz döşeyüp bir kise hammâm akçesi ihsân edüp şeb [u] rûz kendülerinin nedîm-i hâslarından olup kal‘a-i Bağdâd'ı temâşâya meşgûl olup alâ kadri'l-imkân ilme'l-yakîn ve hakka'l-yakîn ve ayne'l-yakîn hâsıl etdiğimiz ahvâlâtın beyân idelim. Evvelâ,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 332a ·
metinde göster ·
… Cezâyir-i Harıdât'ı ve şehr-i Mühre'yi ve (---)(---) seyr ü temâşâ edüp cümle
refîklerimiz
ile yek-dil ü yek-cihet olup Basra hâkimi Efrâsiyâbzâde Hüseyin Paşa'nın mektûb …
Bu diyâr-ı Ummân'ı ve bilâd-ı Cezâyir-i Harıdât'ı ve şehr-i Mühre'yi ve (---)(---) seyr ü temâşâ edüp cümle refîklerimiz ile yek-dil ü yek-cihet olup Basra hâkimi Efrâsiyâbzâde Hüseyin Paşa'nın mektûb-ı muhabbet-uslûblarıyla Acem diyârına gitme arzûları derûna gelüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 364a ·
metinde göster ·