… esvâk-ı muhtasarı ve iki kenîsesi var. Ammâ hevâsı gâyet latîfdir. Bunda cümle
refîklerimiz
ile gemiden çıkup bir gice mihmân olup ale's-sabâh bundan piyâdece cânib-i şimâ …
Yanko ibn Madyan İslâmbol'u binâ ederken bu şehri anın oğlu Aya İstefan binâ etdiğiyçün galat-ı meşhûru Ayasdifanaz derler. Leb-i deryâda bostâncıbaşı hükmünde (---)yi subaşılığıdır ve bir yasakcı kolluğu vardır. Eyyûb mollası nâhiyesi hükmündedir. Kefere asrında şehr-i azîm imiş. Âl-i Emeviyyûn'dan Süleymân b. Abdullah halîfe asrında Hicret-i Nebevî'nin sene 92 târîhinde İslâmbol'u muhâsara edüp bî-feth avdet etdiklerinde Ömer b. Abdül‘azîz hazretleri bu şehri harâb edüp hâlâ leb-i deryâda beş yüz kiremit örtülü ma‘mûr Urum kasabasıdır. Bir zâviyesi ve esvâk-ı muhtasarı ve iki kenîsesi var. Ammâ hevâsı gâyet latîfdir. Bunda cümle refîklerimiz ile gemiden çıkup bir gice mihmân olup ale's-sabâh bundan piyâdece cânib-i şimâle leb-i deryâ ile 3 sâ‘atde
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 241a ·
metinde göster ·
Anı ziyâret edüp bâğçe üstâdından atlar alup cümle
refîklerimiz
ile süvâr olup leb-i deryâ ile temâşâ ederken esbâb-ı iskâlimiz olan gemi dahi …
Anı ziyâret edüp bâğçe üstâdından atlar alup cümle refîklerimiz ile süvâr olup leb-i deryâ ile temâşâ ederken esbâb-ı iskâlimiz olan gemi dahi kürek çekerek ubûr ederdi. Hakîr dahi bin elli Saferü'l-muzafferinin yigirmi beşinci günü Belde-i Tayyibe ya‘nî İslâmbol'a dâhil olduk. Ol gün hâne-i gam-gînimize varup peder u mâderlerin dest-i şerîflerin bûs edüp huzûrlarında el bağlayup karâr etdiğimizde peder-i azîzimiz eyitdi,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 241a ·
metinde göster ·
… dördün katl edüp dördü havfinden kendülerin deryâya atdılar. Sandal ancak bizim
refîklerimiz
yedi kişiye münhasır olup sandal içre olan bâr-ı sakîlleri deryâya atup sandal …
âyetiyle kelime-i şehâdete meşgûl oldum, anı gördüm bir kaç kefereler geminin sandalını ipinden çeküp sandala atılınca sâ’ir keştîbânlar dahi geminin öte tarafından deryâya kendülerin birer tahta pâreleri ve gayrı eşyâlar ile deryâya döküldüler. Hemân hakîr dahi yedi cân refîklerimizle dal-kılıç olup sandala atladığımız gibi sandal içre olan kefereler sandalın ipin kesüp iki kefere bizim üzerimize dal-bıçak olup Ayntâblı Şerîf Ramazân Çelebi'yi memesi üstünden urunca hemân yedi kişi dal-kılıç olup sandal içre el kaldıran sekiz kâfire kılıç urup dördün katl edüp dördü havfinden kendülerin deryâya atdılar. Sandal ancak bizim refîklerimiz yedi kişiye münhasır olup sandal içre olan bâr-ı sakîlleri deryâya atup sandal sehl hiffet bulup temevvüc-i deryâda giderken ânî gördük; büyük gemi başdan kıça varınca iki pâre olup üç yüz elli nefer yolcu ve tüccâr ve dörd yüz mikdârı memâlik keştîbân ehl-i tüccâr sadâ-yı Allah rehâ buldurup cümlesi rûy-ı deryâda her biri birer sened ile şinâverlik edüp kimi gark-ı deryâ, kimi mellâh-ı bî-pervâ kimi bir levha pâresi üzre rehâ bulup çârsû-yı cân bâzârında bî-zer ü pürzâr-ı bâzâr etmede. Ba‘zısı cân u başı ile şinâverlik ederek bizim sandalımız üzre gelirken Kıssahân Emîr Çelebi gelüp anı kolundan yapışup sandala alınca dahi gayrılar birer takrîb ile bizim sandala geliyorlar, anı bildik kim bizim sandal dahi kesret-i âdemden gark olması mukarrerdir. Hemân yedi kişi dal-kılıç olup gelen âdemlere kılıç havâle edüp pârelenen gemiden sehl alarka olup gemiden nâm [u] nişâ[n] ve benî Âdemden bir cân nümâyân olmaz oldu. Cân başımıza düşüp kâh evc-i âsumâna [urûc u] kâh ka‘r-ı amîka nüzûl edüp sandal içinden kavuklarımızla su dökmeden ve şiddet-i şitâdan bî-tâb ve bî-mecâl kaldık. Ânî gördük Menkub Kadısı Alî Efendi, deniz mâliki gibi gavvâslık ederek bizim sandalımıza yakın gelüp gûyâ Cenâb-ı Bârî yârı kılup kudret eliyle Alî Efendi'yi bizim sandala koyup on kişi olduk. Yine Yâsin-i şerîf tilâvet ederek deryâya su dökerek gideriz ammâ cümlemiz hayât emniyyesinden me‘yûs olmuşuz.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 265a ·
metinde göster ·
Evsâf-ı kal‘a-i Şekî: Mâ-tekaddem Gürcîstân'ın Şavşad meliklerinden Aleksandır Hân binâ edüp andan Dağıstân beği feth edüp andan Acem istîlâ edüp andan sene 986 târîhinde Sultân Murâd Hân-ı Sâlis'in vezîri Lala Kara Mustafâ Paşa feth edüp Levend Hân oğlu Ereklad (?) Beğ'e ihsân olunmuşdur. Ba‘dehû cülûs-ı Mustafâ Hân'da kızılbaş istîlâ edüp hâlâ sultânlıkdır ve bin mikdârı askere mâlikdir. Şirvân eyâletinde bir püşte üzre seng-i 311a binâ bir kal‘a-i ra‘nâdır. Dâiren-mâdâr cirmi üç bin adımdır ammâ sa‘b kûh üzre olmağıla handakı yokdur. Ve iki kapusu var, biri bâb-ı Gence, biri bâb-ı Şirvân'dır. Dağıstân hudûdunda sehl ma‘mur kal‘adır ammâ Gürcîstân addolunur. Zîrâ bânîsi dahi Gürcîdür. Cümle üç bin hâne ve yedi mihrâbdır. Çârsû içre Mirza Alî Beğ Câmi‘i ve kal‘ada ve Lağoşoğlu Ahmed Beğ Câmi‘i ve kal‘ada Murâd-ı Sâlis Câmi‘i harâba mü’eddî oluyor, hân ve hammâmları ve esvâk-ı muhtasarı vardır. Bâğ u bâğçesinde bî-nazîr ipeği hâsıl olur. Bu kal‘anın cânib-i şarkîsinde bir merhale yerde nehr-i Kanut ubûr edüp nehr-i Zengî'ye rîzân olur. Bu şehirden kalkup cânib-i şimâle giderken nehr-i Kabur'ı Özdemiroğlu Osmân Paşa cisrinden ubûr edüp andan Koyun Geçidi nâm mahalle varup rûy-ı zemînde benî Âdem üstühânları püşte püşte yığılmış refîkimiz serdârı olan Yâver Alî Aka'dan su’âl etdim. Eyitdi kim "Sultân Murâd-ı Sâlis serdârı Lala Mustafâ Paşa'yı, bu meydân-ı ma‘rekede Tebrîz hânı Emîr Gûne Hân ve hâkim-i Mağân ve hâkim-i Lûr ve hâkim-i Nahşivân ve hâkim-i Karabâğ ve hâkim-i Kazak ve Kazan ve Ensâr Halîfe Şeref Hân hulâsa-i kelâm tokuz hân, serdâr-ı İrân ashâb-ı sürhserân cem‘ olup yigirmi binden ziyâde cünûd-ı cünüb olup Lala Mustafâ Paşa'yı bu mahalde ortaya alup seyf-i Alî urmağa başlarlar. Hemân serdâr Koca Lala cemî‘î guzât-ı Muhammedî ile bir ağızdan gülbâng-ı Muhammedî getirüp bir koldan Özdemiroğlu, bir koldan Haleb Valisi Mehemmed Paşa, bir koldan Mar‘aş eyâletine mutasarrıf Mustafâ Paşa cümle guzât ile kızılbaş içre hücûm edüp ân-ı vâhidde bed-ma‘âşları târumâr edüp inâyet-i Bârî yâri kılup on bin kızılbaş-ı bed-ma‘âşın başın seyf-i mücezzem ile tırâş edüp bakıyyetü's-seyfi Koyun Geçidi nâmda koyun sürüsü kanarıya varır gibi varup izdihâmdan geçidde cümle gark olurlar. Ba‘zılar firâr edüp nehr-i Kınık'da ve nehr-i Kabur'da gark olurlar. Netîce-i merâm bu ceng-i azîmde kırk bin şahsven Lala Mustafâ Paşa kılıcından geçmişdir. Gûr-be-gûr ola Osmânlı, deyü refîklerimiz nakl edüp "Bu üstühânlar anların alâmetidir", deyü mürdeleriyçün Fâtiha okuyup geçdiler. Andan Koyun Geçidin bu hakîr geçüp cânib-i şimâle 3 sâ‘at vâsi‘ sahrâlar içre gidüp ve nehr-i Aksu'yu ubûr edüp bu nehre Acem Gîlân çayı derler. Aras dağlarından gelüp nehr-i Kür'e rîzân olur. Anı güzer edüp 3 sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 310b–311a ·
metinde göster ·
hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, har …
derken bir kelb-i sarîh çomar ve alabaş ve karaman ve tortaman savtı gibi "heft heft" ve "çend çend" hırıldısı dahi istimâ‘ olunup "Bre meded cânım, kelb-i mu‘allemler! Benim kelb nefsimin birâderleri! Çend çendine, heft heştine nüh dedüğe kurbân olayım", deyü "Müjde yârânlar! İmâristân vardır. Cenâb-ı Bârî yârî kılup bize selâmet verdi. Hemân şu seglerin sedâsı gelen cânibe gidelim" deyü ileri at bırağup cânım sığır tezeği tütünü âşikâre olup sehl dahi ileri vardıkda bir karye-i azîm nümâyân olup sığır tezeği râyihası dahi ol mahalde müşk-i amber-i hâm râyihası gibi dimâğı mu‘attar edüp cânımıza cân katdı. Hakîr bir çit havlı kapusu önüne yigirmi beş refîkimizle gelüp "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım, ammâ zulm etmen. Ben bu eve konayım, ammâ birbirimizden haberdâr olalım" deyüp gulâmımın biri atından inüp çit havlı kapusun açup havlıya dâhil olunca levendâne alay çavuşu gibi tabl-bâza tarralar urup "salât-ı Muhammed" deyü na‘ralara rehâ buldurup "ev sâhibi" deyü bir na‘ra dahi haykırdım. Âdem-i âdemâtdan bir merd yok. Ammâ havlı içinde on iki esb-i sabâ-sür‘at kar üzre kantar sırıklar zemîne zerk olup atlar mızrâklarda deverân etmede, bir na‘ra dahi edince hemân içerden bir fetâ yiğit orta kuşak, yalın ayak ve mest ile dal-satır olup iki tüfenkli ve ikisi dahi dal kılıçlı zâhir olup kar içinde seğirderek atlarına yalın ayak bilâ-rikâb süvâr olduklarında biri üzerime at sürünce "Selâmün aleyküm ev sâhibleri! Müsâfir alır mısınız?" dedim. Biri eyitdi "Bre Akyakalıoğlu gelsin" dedikde bir kırmızı serbendli boğazı poşulu yiğit çıkup "Bre hây alındığa" deyince derûn-ı hâneden yedi âdem dahi dal kılıç çıkup üçü hâne içine gerü döndü. Hemân bir pîr-i fânî piyâdece bana doğru "Safâ geldin oğul!" deyince atdan inüp "Baba nedir hâlin?" dedim ve aslâ aldırmayup "Bre şehbâzlarım, kardaşlarım! Ne atlanırsız. Müsâfir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded refîklerime "Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal kılıç atlarına süvâr olan yiğitlerin ellerine ve ayaklarına düşüp "Oğullar! Evimi barkımı harâb edersiz. İşte o ağa atından indi. Dipi ve borandan buymuşlar. İşte evime düşmüşler. Siz dahi atlarınızdan inin" dedikce "Bre hey hacı baba! Bize olanı sen bilmezsin. Biz bize etdik. Bre getir çizmemiz, bre getir zırhımız, bre getir kürklerimiz, bre getir tüfenk [ü] tîrkeşlerimiz" deyü at sırtında kılıçların ve tirkeşlerin kuşanmağa başladılar. Hâne sâhibi ricâ etdikçe, anlar gideriz derler. Bildim ki bizi istiskâl etdiler. Hemân levendnâmdan "Bre hey kardaşlar! Nûr-i îmân ehline yâd olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun, biz taşra bir hayâtda bir gice bu kışda, kıyâmetde mihmân olalım. Hey ömrlerimin vârı" dedikde biraz tesellî-i hâtır bulup kılıçların gılâflarına koyup kapudan içeri biri girüp biri dahi yanımda atdan inüp anınla öpüşüp hâl hâtır soruşduk. Ammâ hakîr akıl dâ’iresinden çıkup "Âyâ, bunun aslı ne ola" deyü bunlara im‘ân-ı nazar ile nazar etdim. Cümlesi hakîre kec nazar ederler. 354a Hemen şaka tarafına zâhib olup "Salât-ı Muhammed! Hak sizi hatâdan saklasın şehbâzlarım" dedikde hâne sâhibi "Birbire oğullar! İnin akşâmdır, ta‘âmlar yiyin" dedikde "Vallahi hacı baba! Ben ve oğlanlarım alabaş köpek gibi açız. Hemân sofrayı şu kar üstüne getir, burada yeyelim" deyü kar üstüne kasden oturdum "Bre hacı! Allah aşkına olsun. Tiz baba pîr, baba çorbasın evvel getir, sonra su pasdırmasın getir, sonra buzlu hoşaf turşusun getir. Harâretden yürek yandı" dediğimde biri eydür: "Bre beğim! Bu yiğit pek yârândandır. Bundan zarar gelir âdem değildir" dedikde cümlesi sappıradak atlarından inüp ke'l-evvel atların kar üzre sırıklarına kayd edüp odalara girüp hakîri da‘vet eyleyüp "Sen kimsin, dediler ve kimin tevâbi‘isin. Bu yollarda kuş uçmaz bu kışda, kıyâmetde sen nişlersin" deyü mahşer su‘âli etdiler, ammâ gözleri yine kapuda ve silâhlarında. Hakîr eyitdim: "Bize Evliyâ Çelebi derler. Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin yemişiz. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" deyüp latîfe-âmîz niçe kelimâtlar edüp mâ-hazarı ta‘âm [u] tenâvül ederken nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve iri kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Beğim şöyle ve beğim böyle" deyü ana ta‘zîm edüp hitâb ederler. Esnâ-yı kelâmda ol dahi anların birine "Behey Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu sâ‘at allak bullak etdi. Çizmesiz, pabuçsuz ve silâh kuşandırmadan bizi ata bindirdi" deyü hakîri gösterdi. "Şundan ibret alsanız ne, cümlemize bu iş nasîhatdir. Gâfil baş terkidedir. Avret gibi boğazımız tokluğuna âteş başı deyü kapanmışız. Ya bu yiğit tavlımbâz çalup na‘ra haykırmadan taşra[da]ki yigirmi otuz yiğidiyle bizi çevirse, cümlemizin hâli neye müncer olurdu. Hele düşünün. Ne dersin Oynağanlıoğlu, ne dersin Yeğen Hüseyin, ne dersin Akyakalıoğlu ne dersin ve Kara Memi ne dersin" deyü cümleye hitâb edüp anlarda "Belî, işimiz müşkil olurdu" dediler. Yeğen Hüseyin "Ne olsa gerek, biz hemân ev içinden damı delüp taşra çıkup dam üstünden kurşumlayup gelen baskıncıları alarka ederdim. Siz atlanırdınız. Evin avlısı boldur. At üstine geldikden sonra ceng ide ide ya kurtulurduk, ya kırılırdık" dedi. Hemân Oynağanlıoğlu, bir lâtîfe-gûy şakrak yiğitdir, hakîri gösterüp eydür "Bre şu a....nı s..diğimin gidisi, bizi basmak ne boynuna. Hemân kışdan, kıyâmetden cân kurtarmak içün tandır masdısı gibi bizcileyin âteş başı arayarak bu eve geldi. Yohsa cânını seven bugünkü gün kapudan taşra çıkar mı?" deyüp vâfir güft [u] gû etdiler. Ol beğ dedikleri yiğit ocak başında kurulu beş tabancalı tüfengi var, birini hakîre bağışlayup "Yiğit, şunu aşkımıza kullan" deyüp "Siz dahi birer şey bağışlan. Ev sâhibi hacı baba, rızâm vardır. Sen de bu yiğide vâfir şey bağışla" dedi. Hemân Katırcıoğlu Mehemmed dediğin yiğit yanında bir gümüş tel sarılı uyluk hıştı vardı, anı ve bir telâtîn kîseli kaşıklık ihsân etdi. Ve Akyakalıoğlu bir sığın paçası derisinden bir tuzluk kîsesi ve bir gümüşli Tarabzon baltası bağışladı. Yeğen Hüseyin eydür "Yiğit, bizimle bir kaç gün bunda otur. Kışın şiddeti geçsin. Senden hazz etdik. Bir musâhib yiğit imişsin" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi, biz paşalıyız. Paşadan ayrılamazız. Lâkin bu tûfânda târumâr olduk. İnşâallah sabâha dek bu kar teskîn olup paşaya gideriz" dedim. Hemân mezkûr beğim dedikleri eder "Bre ne asıl paşa" idi. Hakîr eyitdim "Erzurûm'dan ma‘zûl Defterdâroğlu Mehemmed Paşa" dedim. "Bre ya o kandedir. Yiğit istermiş, biz anı isteriz" dediler. Birisi nihânîce göz kıpdı "Bre ya o paşa şimdi kandedir?" "İşte bu Sarıalan belin aşarken dipi ve borandan târumâr olduk ve Kızılırmak geçidinde niçe yüz yiğit ve niçe yüz at ve deve gark oldu" deyü hikâye eyledim. Hemân beğ yerinden kalkup elim öpüp "Ey imdi yiğit! Sen kışdan bu eve düşüp cân kurtardın. Ammâ hakkâ ki sen de bizden eyi cân kurtardın. Eğer bu evin avlısına girdiğin gibi selâm verüp atdan inmesen bin cânın olsa bizden kurtulmazdın. Sen de bizi oda içinde âteş başında dururken tâ’ifenile bassan biz de cân kurtaramazdık. Allah senden râzî ola. Sen bize, biz sana cân bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimden gerü bize bu evde kapanmak harâmdır. Kalkın, tayfa silâhlanın" dedikde cümlesi pür-silâh olurken hemân beğ belinden bir güderi kemer çıkarup "Şu kemerde beş yüz altundur, al bunu kabûl eyle. Lâkin senden ricâm oldur kim bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin. Deveyi gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile görmedim". Hemân elin elime verüp kulağıma sarıcalar sırrın söyleyüp "küm" dedi. Hakîr dahi pîr sırrın işâret edüp cümle on iki yiğit 354b ile öpüşüp görüşüp beğe koynumdan bir Kaya Sultân yağlığı verüp cümlesi ale'l-fevr tarfetü'l-ayn içre atlarına süvâr olup "Hacı baba ve Evliyâ Çelebi! Seni Allah'ıma ısmarladık. Allah sizden râzî ola" deyüp tabl-bâzların urarak gitdiler. Gerçi bunlar ile bir gice cân sohbetleri etdim ammâ aslâ safâ-yı hâtırım yok idi. Bunlar gidince konak ve âteşbaşı bana mahsûs olup âsûde-hâl dururken ânî gördüm, hâne sâhibi hacı baba hareminden iki boğça don gömlek hedâyâ ile bir ekmek ve biraz tuz ve bir gümüşlü ağır kılıç ve bir hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet ile gelüp dest bûs-edüp vâfir ağlayup "Kişi basdığını boğazlamaz. Beni sütreyle ve ak sakalıma merhamet eyle" deyü elime eteğime düşüp tazarru‘ [u] nâlişler eyledi. Ammâ hakîr asl [u] fer‘in bilmeyüp ârifâne ve zarîfâne ığmâz-ı ayn eyledim. Yine sâhib-i hâne tesellî-i hâtır bulmayup eydür: "Oğul! Hak senden râzî ola. Eğer evime geldiğin gibi atdan inmeyüp mudârâ etmesen, eyle basdığına göre ceng eyleseniz sizden ve anlardan çok yiğit şehîd olup evim ve barkım harâb u yebâb olup ehl [u] ıyâlim esîr [u] kebâb olurdu" dedi. Hemân hakîr eyitdim "Bre hey hacı baba! Ben senin bir kerre ni‘metin yedim, ve eyi adına geldim. Bir ocak sâhibi müsâfir katlanır âdemsin. Sana acıyup el kaldırmayup gayrı yiğitleri karşu komşularınıza kondurdum. Tiz anları çağırınız, gelsinler ve kahve içsinler. Ve konak sâhiblerine tenbîh eyle, bizim yoldaşlarımızı bir hoş gözetsinler" diye mezkûr paşa çâşnigîr ve kilârcı ve sarıca ve sarrâc yiğitleri konaklarından bizim konaklara cümlesi gelüp tahte'l-kahve yiyüp kahve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye tenbîh edüp gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. "Elbette bunun bir aslı vardır" deyü memlûklerime ve gayrı yanaşma yoldaşıma ve hâldaşıma "Hâne sâhibin göz hapsine alun. Belki firâr eder, sakının gâfil olman" deyü tenbîh ve te’kîd etdim. Ammâ ne aslın ve ne fer‘in bilirim. Ancak sâhib-i hâne meyyit-i müteharrik gibi gezindiğinden nakş etmiş idim. Böyle iken bizim sikadan olan memlûkümüz Kâzım nâm gulâmım gelüp "Ağa! Hâne sâhibi selâm etdi. Ağanın hâtırı ne kadar mâl hedâyâ ile hoş olur, anı buyursunlar. Yine senden oğul cevâb isteriz ve sana da bir şey cabalarım, dedi. Ne buyurursunuz" deyü gulâmım bu kelâmı söyleyince hakîr eyitdim: "Sakın kâfirler! Ev sâhibi sizi ferdâya salup firâr eder, ammâ sonra derinizi yüzerim. Hemân netîce herîfe söylen. Vallahi ağa senin iyiliğin işidüp geldi ve hâtırından geçemeyüp el kaldırmayup senin ak sakalına merhamet etdi. Her ne verirse versin. Biz anın ni‘metin yedik. Biz anı kendi rızâsına koduk, deyin" deyü tenbîh etdim. Zîrâ mâddenin aslı, fer‘ini bilmem, Allah âlim [u] dânâdır. Böyle olmuşdur. Kâzım gulâm herîfe takrîrimiz üzre söyleyicek mukaddemâ getirdiği nân ve nemeki ve kılıç ve Kelâm-ı İzzeti ve iki donanmış zırh ve beş sîm ü güher-i Mısr rahtı ve beş tîrkeş-i sîm mebrûm (?) ve sîm kakma pullu tirkeşler katîfe üzre işlenmiş ve üç gaddâre ve üç kılıç ve bir kîse guruş ve elli top Engürü sûfunun envâ‘-ı gûnâ-gûnu ve bir külçe köse destâr getirüp ağlıyarak "Hâlime merhamet edüp benim hâlimi kimseye eyitme" diyerek gelüp ayağıma sarıldı ve "Bu sır burada kalsın" deyü ricâ etdi. Hakîr eyitdim "Behey hacı baba! Sır saklamak kolaydır, ammâ bu kadarca şeyi sen bana neden ötürü verirsin. Beğ sana demedi mi, benim rızâm vardır, Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver, demedi mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeyceğiz mi değer, hele bil" dedim. Hâne sâhibi eyitdi: "Lütfeyle! Bu kışda bu kadar yiğit ile gelüp çok derd çekdin. Ammâ beni gel etme. Var mâlım elimden alup kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim Allah belâ versin. Kütahiyye Paşası havfinden bunlar kaçup bu kışda yedi gicedir bunda yatup beni harâmîler yatağı etdiler. Söylemeğe dermânım yokdur. Allah senden râzî olsun, hele kâfirleri kaçırup beni halâs eyledin. Eğer bir kaçın kanadup ceng ideydin evim barkım harâb olurdu" deyince bu sözlerden nakş-ı bukalemûn ibret-nümûn hisseler alup dibelik yüküm yukaru koyup hâkimâne hareket etdim. Amân fakîr herîfin haberi yok kim biz şiddet-i şitâdan el ayak dutmaz cân atup geldik. Bir şeyden rûhumuzun haberi yok. Anlar içerde âteş başından kalkmış eli ayağı dutar dal satûr fetâlar, bizden cân halâs etmezlerdi. Ammâ yine hakîr eyitdim: "Hey hacı baba! Ben anları hûb bilirim, ammâ bir kaçını bilemedim. Allah'ı seversen anları bana bildir" dedim. Hacı eyitdi: "Oğul! Şimden gerü oldu olacak. Senden gizli kapaklı nemiz olacak. İşte ocak başında oturup 355a sana bir çakmaklı tüfenk bağışlayup beğ dedikleri Kara Haydaroğlu dedikleri kan ağırı afacân ve kağan-arslan odur" dedi. "Bre onu bilirim ve Katırcıoğlu Mehemmed'i bilirim ve Akyakalıoğlun bilirim ve Oynağanlıoğlun ve Yeğen Hüseyin'i bilirim ve Kara Memi'yi ve Dayıyı ve Dadaylıoğlun bilir ammâ öbürlerin bilmem" dedim. Ammâ Hudâ âlimdir birin dahi ne gördüm ve ne bilirdim. Ancak ol gice sohbet ederken musâhabet arasında görüşdük ve bilişdik idi. Hacı eyitdi: "Meydâna sofra yayan yiğit Bayındırlı derler, zehir kâtildir. Kapu bekleyen Kara Velî'dir. Biri Efendilioğlu'dur, biri Barak Alî derler Yezîd oğlu bî-emân veleddir. İşte anlar bizim âfâtımız olmuşdur" dedikde cümlesinin haberlerin aldım. Ammâ henüzde benim belim boşandı ve elim ayağım dutmaz olup bu kerre telâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar urdukda anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr [u] fakîre tîğ havâle eyleseler bu şiddet-i şitâda bî-tâb ve bî-mecâl idim. Anlar germâ-germ-i nerm kimesneler idi. Husûsan cengâver kimesneler ile mukâbele olup mukâbele eylemek muhâl, hâl-i diger-gûn neye müncer olurdu, deyü havfe henüz düşdüm. Ol mahal kim eve girdim, ne mene kimesneler idi, bilmezdim. Hemân her menzilden menzile yedi sekiz sâ‘atde at üzre gelince Hazret-i Kur’ân-ı Azîmi ve Furkân-ı Mecîdi hıfzen tilâvet ederdim. Anın te’sîr-i berekâtıyla Cenâb-ı Bârî yarı kılup ol harâmîlerin şûr [u] şerlerinden bu abd-i kemteri masûn u mahfûz eyleyüp anlar ru‘b u haşyete düşdüler. Ammâ hakîrin derûnunda bir havf dahi cilveger idi. Bu hâne sâhibi anların yatağıdır, vakt-i zemistânda dâ’ima bunda sâkin olurlar. Şimdi bu kadar eşyâyı hakk-ı sükût içün tama‘-ı hâma düşüp alırsam belki bu ahşâm yine geleler. Hacı anlara "Sizin mâlınızdan şu kadar mal verüp halâs oldum" derse hâl neye müncer olur, deyü yetmiş gûne sevdâ-yı hâma düşüp şekk-i şübhe ârız olup gûnâ-gûn fikr-i fâside düşdüm. Ale's-sabâh ki oldu, on aded paşalı yoldaşlarım dahi gelüp "Bre Evliyâ Çelebi! İki gündür sen kandesin, paşa seni arar, durma binelim" deyü atdan inüp "Tiz hacı baba, şunlara kahvealtı gör ve oğlanlar atları eğerlen. Hacı baba bizimle yolcudur" dedim. Hemân fakîr herifin dibelik aklı başından gitdi. Ammâ benim on yoldaşım dahi gelmek ile aklım başıma gelüp havf [ü] hatardan emîn oldum. Ve hevâ dahi sehle'l-mu‘tedil oldu. Âhir tama‘-ı hâma düşüp yüz bin minnet ile mukaddemâ arz etdiği hedâyâları alup "Bak a cânım hacı baba! Biz sana i‘timâd edüp seni sana koduk. Meğer sende insâf yok imiş. El-insâfu nısfu'd-dîn demişler. Bize bu kadarca verdiğin şeyi bu kadar yiğidin kankısına vereyim. İşte on yiğit dahi geldi, gördün ve anlarda başka söz var. Ben bu verdiğin şeylerin birisin almam. İşte paşa buralarda, Hüseyin Gâzî Tekyesi'nde imiş. Ben seni anda kulağız alup götürürüm" dedikde hacının aklı başından gidüp "Varayum, haremimden dahi şey çıkarayım" dedikde "Dut, şu ak sakalı kızıl kanda boyanacağı" deyüp derhâl gulâmlarım cem‘ olup hacıyı dest ber-kafa bağladılar. "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme! Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" deyü sagu sağlayup örül örül ağlayup "Hizmetkârlarından gayrı kimse olmasın" dedi. Eyle olsun, deyü gayrı yoldaşlar taşra odalarda kalup hacı baba oğluna "Var oğul! Şu emânet koduğum alaca meşîn kîseyi getir ve sana tenbîh etdiğim şeyleri getir" dedikde yine bir şübheye düşüp gulâmımın birine kuş lisânı üzre "Cücümlece yocoldacaşlacarıcım sicilacahılacanacup acatlacansıncalarar" ya‘nî "cümle yoldaşlarım silâhlanup atlansınlar" deyince cümle refîklerimiz hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, hareminden hacının oğlu bir kîse altun ve dâmâdı üç küheylân at eğerleriyle ve altun kûf rikâblarıyla ve bir katar-ı katır ve yüz top sûf ve on iki kılıç kimi sîmli ve altısı kara kılıç ve üç gaddâre ve sekiz tîrkeş ve yedi raht ve altı celeb kalkanı ve bir gümüş pîş tahta devâtı sâfî altun kitâbe ile müzeyyen olmuş ve iki çalar sâ‘at ve yedi akreb sâ‘at ve on top Keşân katîfesi ve üç kîse guruş dahi verüp tuza ve ekmeğe ve kılıca ve Kelâm-ı İzzet'e yemîn verüp "Bu sır burda kala" deyü Fâtiha okuyup hakîr "sümmün bükmün" oldum ve keşf-i râz etmemek içün vâkıf-ı esrâr olan sikadan memlûklarıma dahi yemîn billah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra refîklerimizden cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. Asl [u] fer‘ini bilmezler. Mezkûr Çardaklıbel'de ve Direklibel'de ve Felâketbeli'nde {çekdikleri felâketi} ve Kebirbeli'nde ve Zağapa deresinde ve Kızılırmak deresinde çekdikleri 355b âlâm-ı şedâ’idi ve renc-ı anâyı ferâmûş edüp Arapça nassı ma‘lûmları oldu. Hakîr dahi sâhib-i hâneyi kayd-bendden halâs edüp kendüye bir tihtâb ve mutalsam tas ve iki Kaya Sultân yağlığı ve iki çâr-gök fincân ve bir münebbed kâse verdim ve dâmâdına ve oğluna birer Kaya Sultân makra[ma]ları verdim. Ve ehline iki yağlık ve bir hamâ’il gönderüp ehline dünyâ ve âhiret vâlide ve hacı babaya dünyâ ve âhiret baba ve dâmâdı ve oğullarına dünyâ ve âhiret karındaş deyüp Fâtiha-i şerîf tilâvet olunup yemîn etdiğimiz ekmeği ve tuzu ve kılıcı ve ol hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet'i bağışlayup ânî gördüm, içerden iki nâ-resîde altun pâre kerîmelerin ellerinde birer boğça ak kenarlı paşa gömlekleri ve serâvîl ve yağlıklar getirüp hakîr iki duhter-i pâkîze-ahterlerin başlarına birer şerbetî Kaya Sultân yağlıkları verüp bağrıma basup âhiret kızları etdim. Oğlunun biri içerden biri Hıtâyî emrûdu kâse-i fağfûrî getirdi kim bizim anlara verdiğimiz kâseler bunun müjdesi değildir. Meğer bu hacı babam, koltuğunda babalar vebâlar çıkarsın; Kara Haydar'ın kendi zamânından berü harâmîlerin yatağı imiş. Hakîkatü'l-hâl bu hakîre her ne ki verdi ise küflenüp paslanmış kılıçlar ve ıslanmış dikdik ve abâyîler ve pürjeng sâ‘at ve gaddâreler idi. Bunda olan mâl-ı firâvânın hesâbın Cenâb-ı Bârî bilirmiş, bir genc-i nihân imiş. Hemân hakîr silâhlanup Kara Haydaroğlu'nun bağışladığı tüfengi belime sokup mezkûr çâşnigîr ve sarıca ve gayrı yiğitleri başıma cem‘ edüp hacı babanın verdiği katarı yükledüp baba ile ve dâmâdı ve oğullarıyla vedâlaşup öpüşüp bir kulağız alup pür silâh âmâde olarak yine cânib-i şimâle kar üzre 5 sâ‘atde Çubukovası başında,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 353b–355b ·
metinde göster ·
ile hayme vü hargâhlarımız kurup paşanın cümle çergeleri ve sâ’ir haymelerin bi …
Menzil-i Hâsçayır: Bu mahalde cümle refîklerimiz ile hayme vü hargâhlarımız kurup paşanın cümle çergeleri ve sâ’ir haymelerin bir yere yıkup develeri ve katırları cümle bir yere cem‘ edüp cânib-i erba‘aya karavullar ta‘yîn edüp sabâha dek bîzâr ve bîdâr olduk. Zîrâ bu mahallin hırsızı Tercil ve Atak ve Mührani ve Kulp'dan berü sökün edüp geldikde Allahümme âfinâ "Sürmeden gözü, ağızdan sözü çalarlar" ve gâyet cengâver ve dilâver ve harâmîlikde hünerverlerdir, ammâ bu mahal Hazzo hâkidir. Andan (---) sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 220a ·
metinde göster ·
… r. Paşa efendimizin bu taraf ile Van'a revâne olduğun hakîr haber alup biz dahi
refîklerimiz
ile Taht-ı Van'dan kalkup cânib-i şimâle leb-i deryâ ile giderken Rahova sahrâs …
Evvelâ bu Van deryâsı etrâfın seyâhat edüp ayne'l-yakîn etdiğimiz mertebe Van bahrine mahlût olan nühûrları bildirir :Ammâ bu mahall-i Taht-ı Van'da yol iki fırkadır. Van bahrinin cânib-i cenûbîsindeki sağ tarafa giden sa‘b u sengistân Güzeldere ve Kepân ve kal‘a-i Vastân yoludur kim Hakkarî vilâyeti içre Van deryâsı kenârıyla 237a Van'a gider. Ammâ bu Taht-ı Van'dan yine leb-i deryâ ile cânib-i şimâle niçe kılâ‘ları ubûr edüp on günde Van'a gider. Paşa efendimizin bu taraf ile Van'a revâne olduğun hakîr haber alup biz dahi refîklerimiz ile Taht-ı Van'dan kalkup cânib-i şimâle leb-i deryâ ile giderken Rahova sahrâsının nihâyeti şarkîsi tarafı cümle deryâdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 236b–237a ·
metinde göster ·
… arazîden masûn u mahfûz eyleye. Bu temâşâları edüp yine cânib-i şimâle giderken
refîklerimiz
eydür: "Sultânım, eğer kadem dirîğ etmezseniz bu mahalle karîb bir temâşâgâh va …
Hele hakîr bunları görüp mebhût olup Cenâb-ı Bârî'nin gazabından yine kendüye sığındım. Hudâ-yı Bîçûn azametiyle cümle ümmet-i Muhammed'i âfât-ı semâvîden ve âfât-ı arazîden masûn u mahfûz eyleye. Bu temâşâları edüp yine cânib-i şimâle giderken refîklerimiz eydür: "Sultânım, eğer kadem dirîğ etmezseniz bu mahalle karîb bir temâşâgâh vardır. Ta ki acâ’ib göresiz." dediklerinde hakîr eyitdim: "Ey nûr-ı dîdem, bu seyâhatde ifnâ-yı vücûd etmeden murâd [u] merâmım sun‘-ı Hudâ'yı temâşâ etmekdir." dedim.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 238a ·
metinde göster ·
… tafâ Paşa ağası Alî Ağa kâmil yüz aded yiğit ile ol dahi Van'dan çıkdı. Ve yine
refîklerimiz
olan koyun şâkîleri Pinyanişî a‘yânlarından yüz nefer âdemler dahi Şirvân'dan ç …
Evvelâ Bismillah ile kal‘a-i Van'dan Sarı Alî Ağa iki yüz pür-silâh güzîde asker ile Şâh'a gitmeğe me’mûr olup çıkdı. Ve hakîr de yüz aded pâk [u] müsellah "Benem, diğer nîst!" diyen şehbâzlar ile bir katar-ı katırım çeküp azm-i diyâr-ı Acem etdim ve refîkimiz olan Mustafâ Paşa ağası Alî Ağa kâmil yüz aded yiğit ile ol dahi Van'dan çıkdı. Ve yine refîklerimiz olan koyun şâkîleri Pinyanişî a‘yânlarından yüz nefer âdemler dahi Şirvân'dan çıkup cümle beş yüz nefer âdem ile bir alây-ı azîm olup mütevekkilen alallah deyüp paşa efendimizin yine vedâ‘ında hayr du‘âsıyla kal‘adan taşra çıkup cânib-i şarka müteveccih olup şehr-i Van'ın Erdemit bâğları sağ cânibimizde kalup 3 sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 285b ·
metinde göster ·
… erken Alî Beğ şehîd olup şâhrâh üzre kabri zâhirdir. Bu kal‘adan kalkup münâsib
refîklerimiz
olmağile serserî kâh şimâle ve cenûba ve kıbleye ve şarka ve garba gezüp Cenâb- …
Bânîsi Hârûnu'r-Reşîd'in Kızıl Oğlan nâm bir nedîm-i benâmının binâsıdır. Lisân-ı Acem'de Sorhbîd kal‘ası derler, ya‘nî Kızıl Söğüdlük kal‘ası derler ammâ kabâ’il-i Türkman-ı Avşar, Kızıl Oğlan kal‘ası derler. Nihâvend hâkinde bir söğüdlü dağlar ve özler içre bir püşte-i âlî üzre çâr-kûşe bir kal‘a-i şîrîndir, ammâ küçükdür. Cânib-i şimâli Nihâvend'e meftûh bir kapusu var, içine dâhil olmadım. Aşağıda sultânının bâğında mihmân olup bir pîr-i fânî Zâl-ı İrânî sultânı var, yüz kırk yaşındadır, dediler. Bin askere mâlikdir. Kadı ve kelenteri ve Oniki İmâm aşkına on iki hâkimi vardır kim kânûn-ı şâhân-ı İrân-ı Turan töresi ve beresi budur. Aşağı rabâtı bâğsız ve bâğçeli ve âb-ı revânlı ve üç bin hâneli avâdân kal‘a-i bahâristân-ı sorhistândır. Hakkâ ki sorhseristânları firâvândır. Bu dahi Irâk-ı Acem'den add olunur, ammâ hâk-i Şehrezûl ile müşâdır. Bu şehrin her imâreti mevcûddur. Bu kal‘ayı dahi sene 995 târîhinde {Cığalzâde} feth edüp Sorhbîd nâmında sancak edüp Akralı Alî Beğ'e ihsân edüp ba‘dehû Acem bu kal‘aya istîlâ ederken Alî Beğ şehîd olup şâhrâh üzre kabri zâhirdir. Bu kal‘adan kalkup münâsib refîklerimiz olmağile serserî kâh şimâle ve cenûba ve kıbleye ve şarka ve garba gezüp Cenâb-ı Bârî'nin niçe kerre yüz bin gûne sun‘-ı azîmlerin temâşâ edüp hamd ü senâ ederdik. Ba‘dehû yine kıbleye,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 309a ·
metinde göster ·
… Cezâyir-i Harıdât'ı ve şehr-i Mühre'yi ve (---)(---) seyr ü temâşâ edüp cümle
refîklerimiz
ile yek-dil ü yek-cihet olup Basra hâkimi Efrâsiyâbzâde Hüseyin Paşa'nın mektûb …
Bu diyâr-ı Ummân'ı ve bilâd-ı Cezâyir-i Harıdât'ı ve şehr-i Mühre'yi ve (---)(---) seyr ü temâşâ edüp cümle refîklerimiz ile yek-dil ü yek-cihet olup Basra hâkimi Efrâsiyâbzâde Hüseyin Paşa'nın mektûb-ı muhabbet-uslûblarıyla Acem diyârına gitme arzûları derûna gelüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 364a ·
metinde göster ·
… â herkes bir gûne yol ile bir cânibe teveccüh eder. Ammâ bu abd-i hakîr münâsib
refîklerimiz
ile böylece seyâhat edüp kâh şarka ve kâh garba ve kâh şimâli cenûba kılâ‘ u bü …
Eğerçi bu eyâlet-i Şehrezûl büyük vilâyetdir ammâ herkes bir gûne yol ile bir cânibe teveccüh eder. Ammâ bu abd-i hakîr münâsib refîklerimiz ile böylece seyâhat edüp kâh şarka ve kâh garba ve kâh şimâli cenûba kılâ‘ u büldânları seyr ü temâşâ edüp hâk-i Şehrezûr'u bu gûne geşt ü güzâr edüp hâk-i 374b(hâk-i) Behdînân ve vilâyet-i Seyyid Hân ya‘nî diyâr-ı İmâdiyye-i sedd-i îmân olan hâk-i pâke kadem basdık. Evvelâ İmâdiyye hâkine kadem basdıkda cânib-i şimâle 5 sâ‘atde gidüp sarp çengelistân içre,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 374a–374b ·
metinde göster ·
… igirmi beş atımızla ve on bir gulâm-ı halka-begûşumuzla ve Murtazâ Paşa koşduğu
refîklerimiz
ile sâlimîn ü gânimîn, kal‘a-i Van-ı sedd-i îmân ve kaviyyü'l-bünyâna dahil olu …
Ertesi ale's-seher sene (---) târîhinde yigirmi beş atımızla ve on bir gulâm-ı halka-begûşumuzla ve Murtazâ Paşa koşduğu refîklerimiz ile sâlimîn ü gânimîn, kal‘a-i Van-ı sedd-i îmân ve kaviyyü'l-bünyâna dahil olup Melek Ahmed Paşa efendimizin mübârek cemâlin müşâhede edüp dest-i şerîfin bûs etdikde eydir:
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 5a ·
metinde göster ·
Cânib-i erba‘ayı dahi ararken serhadli refîklerimiz "Gidelim hay" deyü feryâ[d] vây çağrışmağa başladıklarında "Bire refîklerimiz gidiyor" deyü şikâr a[r]amadan fâriğ olup derhâl sarâyın âhûruna girüp yigirmi re’s at ve altı atlı bir münakkaş hınto araba çıkarup cümle üsârâları atlara ve cümle mâl-ı ganâ’imleri arabaya tahmîl edüp andan cümle şehri âteşe urup ıhrâk bi'n-nâr edüp şehirden taşra cümlemiz bir yere cem‘ olup mukaddemâ sekiz yüz yiğit iken ancak üç yiğit şehîd olup bu kadar üsârâlar ve bu kadar atlar ve bu kadar arabalar ile bir azîm asker olup yola revâne olduk.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 22b ·
metinde göster ·
Cânib-i erba‘ayı dahi ararken serhadli refîklerimiz "Gidelim hay" deyü feryâ[d] vây çağrışmağa başladıklarında "Bire refîklerimiz gidiyor" deyü şikâr a[r]amadan fâriğ olup derhâl sarâyın âhûruna girüp yigirmi re’s at ve altı atlı bir münakkaş hınto araba çıkarup cümle üsârâları atlara ve cümle mâl-ı ganâ’imleri arabaya tahmîl edüp andan cümle şehri âteşe urup ıhrâk bi'n-nâr edüp şehirden taşra cümlemiz bir yere cem‘ olup mukaddemâ sekiz yüz yiğit iken ancak üç yiğit şehîd olup bu kadar üsârâlar ve bu kadar atlar ve bu kadar arabalar ile bir azîm asker olup yola revâne olduk.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 22b ·
metinde göster ·
avdet edüp bu şehirden dahi yüz aded pür-silâh fetâlar alup cânib-i şarka Samak …
Bu şehri dahi seyr [ü] temâşâ edüp refîklerimiz avdet edüp bu şehirden dahi yüz aded pür-silâh fetâlar alup cânib-i şarka Samakov yaylağın mâh-ı Temmûz'da kar üzre yüz bin anâ ile aşup koca Rila yaylası dâmenleriyle ubûr ederek yokuş aşağı enerken hamd-i Hudâ kar kalmayup aşağı sevâhile enüp toz tozar. Bu koca Rila yaylasında eyyâm-ı bahârda yedi yüz aded egrek koyun yaylaya çıkar. Her egreği yüzer bin koyundur. Ve bu yayla Gekbiziyye kasabasında Mustafâ Paşa câmi‘i evkâfıdır kim yüz atlı ile yayla ağası koyun hakkı cem‘ edüp mütevellîye teslîm edüp ol dahi mürtezikalara vazîfe-i mu‘ayyenelerin verir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 40a ·
metinde göster ·
Menzil-i karye-i Komıştiçne: Bu mahalde cümle erbâb-ı zu‘amâ
refîklerimiz
konmayup cümlesiyle vedâ‘laşup ileri gitdiler. Biz hüddâmlarımızla bu karyede z …
Menzil-i karye-i Komıştiçne: Bu mahalde cümle erbâb-ı zu‘amâ refîklerimiz konmayup cümlesiyle vedâ‘laşup ileri gitdiler. Biz hüddâmlarımızla bu karyede ze‘âmet sâhibi Sofyavî Ya‘kûb Ağazâde Ahmed Ağa'da mihmân olup ol gece cân sohbetleri etdik. İki yüz evli Bulgar köyü olup içinden ayn-ı Jakva deresi akup Tuna'ya koşulur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 57a ·
metinde göster ·
… bî-cân olup aslâ hâb-ı râhat görmeyüp ale's-sabâh bizi getiren elli nefer yiğit
refîklerimiz
koyvermeyüp bu şehirden dahi kırk nefer yiğitleri refîk alup yine dağlar ve taş …
Ammâ ol gece bizler bî-cân olup aslâ hâb-ı râhat görmeyüp ale's-sabâh bizi getiren elli nefer yiğit refîklerimiz koyvermeyüp bu şehirden dahi kırk nefer yiğitleri refîk alup yine dağlar ve taşlar ve mahûf muhâtara yollar aşup cânib-i kıbleye anâ çekerek 7 sâ‘at gidüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 150a ·
metinde göster ·
… ası yalın kat handaklı taş kal‘a ve üç aded kapusu ve üç bin aded hâneler imiş,
refîklerimiz
nakl etdiler. Ve çârsû-yı bâzârı ol kadar müzeyyen olmayup cümle kefereleri hân …
Ammâ taşra varoşu ol kadar müzeyyen görünmez idi, ammâ yine bunun dahi cânib-i erba‘ası yalın kat handaklı taş kal‘a ve üç aded kapusu ve üç bin aded hâneler imiş, refîklerimiz nakl etdiler. Ve çârsû-yı bâzârı ol kadar müzeyyen olmayup cümle kefereleri hânelerinde dükkân gibi iş işlerlermiş. Ve bu kal‘a baş beğ olan kefere hükmündedir. Bir taş âhûru bir bî-hâsıl yerde olmak ile bu gece atlarımız otsuz ve yemsiz kalup açlıkdan öleyazdılar, zîrâ gâyet sengistân yerdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 153b ·
metinde göster ·
… âflı kılıç ve bir sırmalı tîrkeş ve bir tengetir musanna‘ çadır aldım. Ve ba‘zı
refîklerimiz
beleğan mâ-belağ eşyâlar alup giderken hemân,
Hemân hakîr dahi bir katîfe kavuk içinde on külçe sırma ve bir sîm kemer raht ve bir şeyhânî mutallâ ve müzehheb gılâflı kılıç ve bir sırmalı tîrkeş ve bir tengetir musanna‘ çadır aldım. Ve ba‘zı refîklerimiz beleğan mâ-belağ eşyâlar alup giderken hemân,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 177b ·
metinde göster ·
… ve şühedâlarımız anda defn edüp cümle mâl-ı ganâ’imle terkilerimiz bırakdığımız
refîklerimiz
yanına gelüp,
Biz dahi cümle küffârı kayd [u] bend edüp ve mürd olan keferelerin leşlerin soyup ve bellerinde cümle kemerleri ve silâhların alup ve şühedâlarımız anda defn edüp cümle mâl-ı ganâ’imle terkilerimiz bırakdığımız refîklerimiz yanına gelüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VII 8b ·
metinde göster ·
… i ince yoldan götürelim, selâmete çıkup Allâh'a hamd edelim" dediklerinde cümle
refîklerimiz
taraf taraf ma‘kûl deyüp Fâtiha tilâvet edüp gerü dönerken dört âdem dahi orman …
"Zîrâ bu kırdığımız Komar kâfirlerinin kaçkını elbette yâ bugün veyâ yarın azîm asker ile bu esîr olan büyük belli başlı kapudanları elinizden kurtarmak içün gelüp önümüz alırlar. Gelin hemân yüzünüz ağıyla Kanije'ye sizi bir gayri ince yoldan götürelim, selâmete çıkup Allâh'a hamd edelim" dediklerinde cümle refîklerimiz taraf taraf ma‘kûl deyüp Fâtiha tilâvet edüp gerü dönerken dört âdem dahi ormandan çıkagelüp bunun altısın dahi mahlûl atlara bindirüp Vezîr-i a‘zama götüreceğimiz kelleleri cümle soyup topraklar ile bir yere torbalara doldurup,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VII 8b ·
metinde göster ·
… yığmışdık. Anlar dahi ter ü tâze durur gibi dururlardı. Andan cümle şehîd olan
refîklerimiz
bir yere defn etmişdik, anları da ziyâret edüp rûh-ı şerîfleriyçün bir Yâsîn-i …
Andan Sadrıa‘zam Ciğerdelen kal‘ası imâretine Kayseriyyeli Dilâver Paşazâde'yi me’mûr edüp andan nefîr-i rıhletler çalınup ba‘dehu Ciğerdelen sahrâsından kalkılup sene-i sâbıkda kırdığımız küffâr lâşeleri içinden asâkir-i İslâm ubûr edüp azamet-i Hudâ cümle küffâr leşleri kuruyup kadîd olup ve cümle îmânsız olup derileri kemiklerine yapışup çakıl taşı gibi sahrâ-yı Ciğerdelen'de dizin dizin sürü sürü olup yatırlar, ammâ merhûm ve mağfûrun leh Kadızâde İbrâhîm Paşa ile kâfire sekiz hov edüp kâfirleri kırdığımız meydân-ı ma‘rekemize vardık. Anda dahi küffâr leşi cüste cüste ve püşte püşte olup yatırlardı, ammâ bir yıldan berü bunları ne kurd ve ne kuş ve ne mûr-ı mâr yemeyüp hemân bunlar dahi kadîd-i mahz kalmışlar. Ammâ şehîd olan atlarımızı bir yere yığmışdık. Anlar dahi ter ü tâze durur gibi dururlardı. Andan cümle şehîd olan refîklerimiz bir yere defn etmişdik, anları da ziyâret edüp rûh-ı şerîfleriyçün bir Yâsîn-i şerîfe tilâvet edüp savâbın rûh-ı pür-fütûhlarına hibe edüp 6 sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VII 29a ·
metinde göster ·
… e 1075 ıydının dördüncü günü dörd hüddâmımla yola teveccüh edüp sâ’ir hüddâm ve
refîklerimiz
ağırlıkımla elçi paşa yanında koyup altı re’s menzil bârgîrleriyle Belgrad'dan …
Evvelâ sene 1075 ıydının dördüncü günü dörd hüddâmımla yola teveccüh edüp sâ’ir hüddâm ve refîklerimiz ağırlıkımla elçi paşa yanında koyup altı re’s menzil bârgîrleriyle Belgrad'dan nehr-i Sava'yı geçüp "Tevekkülen alallâh" deyüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VII 30b ·
metinde göster ·
… akkâsı gibi oynayup omuzundaki gürzü kütür kütür harekete başladı. Âdemî Çerkes
refîklerimiz
,
"Bir dâne-i hardal iletleyüp(?) ve bir san‘at ile bir şey almayak" deyü yemîn edüp yetmiş bin taavvüz ile taşra kapudan içre cür’et edüp "Yâ Hafîz" ismiyle girüp mezkûr div-sıfat tuçdan âdemin önünden geçerken gözleri sâ‘at rakkâsı gibi oynayup omuzundaki gürzü kütür kütür harekete başladı. Âdemî Çerkes refîklerimiz,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VII 153b ·
metinde göster ·
… da birer kat esbâb ve birer cılkava ve kürkler ve ellişer mümessek altunlar ve
refîklerimiz
olan dervîşânlara dahi hem-çünân eyle ihsânlar edüp seyishânelerimizin yüklerin …
"Elbette siz bize Edirne'de ve İslâmbol'da lâzımsız" deyüp hakîre peşin bir kîse akçe ve üç yüz altun ve bir kat esbâb ve kışdır deyü bir semmûr sırt kürk ve iki at ve hüddâmlarıma da birer kat esbâb ve birer cılkava ve kürkler ve ellişer mümessek altunlar ve refîklerimiz olan dervîşânlara dahi hem-çünân eyle ihsânlar edüp seyishânelerimizin yüklerin arabalara tahmîl etmek içün üç araba ve iki araba me’kûlât [ü] meşrûbâtı ve hakîre binmek içün bir hınto araba verüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VII 174b ·
metinde göster ·
… â yol üzre bir mefret yılan çıkup bir meşeyistân ormana seğirdüp kaçarken hemân
refîklerimiz
Bardunya gâzîleri yılanı kovup hay şunda ve ha bunda derken çalıların ardında b …
Bu kal‘ayı dahi temâşâ edüp on aded bahâdır kulağızlar alup kıble tarafına (---) sâ‘at sehel taşlık mâ‘adâ âsân yollar ile vîrân ve muhâtara yerler ile giderken hikmet-i Hudâ yol üzre bir mefret yılan çıkup bir meşeyistân ormana seğirdüp kaçarken hemân refîklerimiz Bardunya gâzîleri yılanı kovup hay şunda ve ha bunda derken çalıların ardında bir kemîngâh yerde beş aded tüfengli Manya kâfirleri hâzır-bâş çıkınca hemân bizim gâzîler ile yaka yakaya ve boğaz boğaza olunca hemân gulâmlarımız dahi atlarından silâhlarıyla piyâde olup küffârları ortaya alup hamd-i Hudâ birin katl edüp dördün esîr-i bend-i zencîr edüp ganîmet şâdımân ile gidüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VIII 275b ·
metinde göster ·
Bu cisri geçüp el-ıyâzen billâh âsî Porgonat içidir. Bu menzilde giderken bir günde yolumuza iki kerre Porgonat harâmîleri enüp yarar refîklerimiz olmağile azîm savaşlar eyleyüp âhır refîkimiz Dervîş Râhî râh-ı Hakka şehd-i şehâdetle gidüp ve benim altımda Hamîs nâm bir atım ve bir gulâmım mecrûh olup anlardan iki mel‘ûn mürd olup silâhların alup hamd-i Hudâ Hudâ murğ-ı cânımız âzâd edüp Dervîş Râhî'yi şâhrâh üzre defn eyleyüp iki kelle ile mansûr u muzaffer Depedelen şehrine revâne olduk.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VIII 356a ·
metinde göster ·
… yâda kalup biz sol tarafda Çarpan boğazı nâm bî-amân yola müteveccih olup cümle
refîklerimiz
hâzırbâş olup hâmûşbâş revâne olmada idik.
Ve bu şehirden cümle yârân-ı bâ-safâlar ile vedâlaşup yigirmi nefer Urum kızanı ve serdâr Pîrî Beşe'den kırk nefer yeniçeri yoldaşı refîk alup cümle altmış nefer bahâdır Y 51a levendâtla Urla'dan çıkup bâğ u bâğçe ve zeytûn ormanları içre cânib-i garba leb-i deryâ ile bir sâ‘at geçüp Karaburun yolu leb-i deryâda kalup biz sol tarafda Çarpan boğazı nâm bî-amân yola müteveccih olup cümle refîklerimiz hâzırbâş olup hâmûşbâş revâne olmada idik.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y50b–Y51a ·
metinde göster ·
… huddâmlara bırağup bile ileri vardık. Meğer bizim mukaddemâ gerüden ileri giden
refîklerimiz
on yedi harâmîye râst gelüp kemîngâhda yatırlarmış.
Hemân hakîrin yanında kalan refîkler ceyrân gibi pertâb ederek ileri seğirtdiler. Hakîr dahi seyishâneleri huddâmlara bırağup bile ileri vardık. Meğer bizim mukaddemâ gerüden ileri giden refîklerimiz on yedi harâmîye râst gelüp kemîngâhda yatırlarmış.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y51a ·
metinde göster ·
… ng edüp on harâmîyi ceng mahallinde katl edüp yedisi firâr etdi. Cümlesin bizim
refîklerimiz
soyup âlât-ı silâhların alup azm-i râh edecek mahalde cüz’î ileri varup anı gör …
Hemân birbirlerine girüp ceng etmeğe âheng edüp sadâ-yı tekbîre âheng edenler anlar imiş, biz dahi imdâd yetişüp azîm ceng edüp on harâmîyi ceng mahallinde katl edüp yedisi firâr etdi. Cümlesin bizim refîklerimiz soyup âlât-ı silâhların alup azm-i râh edecek mahalde cüz’î ileri varup anı gördüm: Orman içinde bir âdemi kayd-bend edüp huzûruma getirdiler. Hakîr eyitdim:
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y51a ·
metinde göster ·
alup bulduğumuz âdem kolun ol kolsuz cüvân yiğidin yanına defn edüp nîm sâ‘at i …
Nice bu gûne efsâne türrehât kelâmlar etdi. Âhir ale'l-ittifâk herîfi muhkem kayd-bend edüp söyletdik. Meğer tahkîk dürüst harâmîlerden mecrûh olup iki başlar ile ormanda pinhân olup girîbânı ele verdi. Refîkımız olan Serdâr Perî Beşe'ye harâmîyi teslîm edüp dahi ileri gelüp mezkûr dörd aded şehîdleri defn edüp iki başsız harâmî leşlerin bırağup cümle esbâbların refîklerimiz alup bulduğumuz âdem kolun ol kolsuz cüvân yiğidin yanına defn edüp nîm sâ‘at ileri giderken Q 27aP 27a yol üzre beş dâne at dizginlerin sürüyüp serserî gezerler. Hemân hakîr beşin dahi zabt edüp huddâmlarıma verdim.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y51b ·
metinde göster ·
Bism-i İlâh ile Alman-ı bî-amân boğazından içeri cümle pür-silâh
refîklerimiz
ile girüp nîm sâ‘at gitdikde anı gördük: Bize karşu yigirmi atlı üzerimize at b …
Bism-i İlâh ile Alman-ı bî-amân boğazından içeri cümle pür-silâh refîklerimiz ile girüp nîm sâ‘at gitdikde anı gördük: Bize karşu yigirmi atlı üzerimize at bırağıyup gelirler. Biz dahi âmâde olduk. Ammâ bunların üzerleri kızıl kan u revân, kiminin eli kolu yaralı, atları durmuş kaçarak yanımıza gelüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y66a ·
metinde göster ·
atlarından nüzül edüp piyâdece tüfengleri ile reftâr ederek bî-bâk [ü] bî-pervâ …
Biz dahi bir yere cem‘ olup yeniçeri refîklerimiz atlarından nüzül edüp piyâdece tüfengleri ile reftâr ederek bî-bâk [ü] bî-pervâ yola revâne olup giderken hemân Alman Boğazı'ndan içeri kırk aded küheylân atlı kimi tüfengli ve kimi tîrkeş ve mızraklı kollar kızıl kan, ellerinde tîgleri uryân âdemler nümâyân olunca biz dahi anlara kurşum havâle edince alarka atbaşı berâber durup içlerinden bir âdem gelüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y66a ·
metinde göster ·
… arın dinç atları olanları ile bir yere gelüp yigirmi atlı tüfeng-endâz yeniçeri
refîklerimiz
ile gerüden at boynuna düşüp hamd-i Hudâ dinç atlarımız ile seğirdüp Alman Boğa …
Hele cür’et edüp bunlar ile mahlût olup bildik kim bunlar cümle tüccârlardır. Hemân bunların dinç atları olanları ile bir yere gelüp yigirmi atlı tüfeng-endâz yeniçeri refîklerimiz ile gerüden at boynuna düşüp hamd-i Hudâ dinç atlarımız ile seğirdüp Alman Boğazı'ndan taşra bir seyrek armudlu sahrâda bunlara çatdık. Meğer atları bî-mecâl kalmış. Hemân bizi görünce atlarından enüp cenge âheng edüp bunlara bir uğurdan göz açdırmayup at koyup anı anda anı bunda diyerek bir hayli ceng edüp ardların ve önlerin çevirüp bunlara kurşum urup hırhırî ceng ederken bir gulâmım mecrûh olup ve bir atım şehîd olup anlardan dördün katl edüp ve altısın diri kayd [u] bend edüp at ve yarakların cümle hakîr alup huddâmlarıma verdim. Mâ‘adâsı "Çamlı dağlar budur" deyü cân atdılar.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y66a ·
metinde göster ·
"Bu esrâr bu dere içinde kala" deyü ahd [ü] emân ve yemîn-i dîn [ü] îmân edüp her biri birer harâmî alup ve şühedâların akrabâları dahi birerin alup ve bizim refîklerimiz sekizin alup tüccârların şühedâları kanları üzre cümlesin çökerüp ân-ı vâhidede kellelerin tenlerinden cüdâ ve baş-ı nâ-tırâşları çevgân top misâl galtân edüp vücûd-ı şûmların sahîfe-i rûzgârdan seyf-i müczem ile hak edüp Alman Boğazı emn ü emân olup cümle âlet-i silâhların bahş-ı kalenderî edüp tüccârlar ancak dörd aded at alup gayri şeylerine vaz‘-ı yed etmeyüp cümle bizim refîklerimiz ile gulâmlarımız ve tüccâr huddâmları ale's-seviyye hissedâr oldular.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y67a ·
metinde göster ·