… ennâlarından on kerre yüz bin âdem cem‘ olup tâli‘-i imâreti seretân olsun deyü
tenbîh edüp
Edirnekapusu cânibinde bir rasad peydâ edüp bir mîl minâre üzre bir nâkûs ihdâs …
Bânî-i sâbi‘: Binâ-yı şehr-i Makdon hakkında cemî‘i müvverrihân-ı mütekaddimîn tahrîrleri üzre İslâmbol sûrunun ve Ayasofya binâsının keyfiyyet-i binâsı bu yüzden tafsîl [ü] beyân ederler kim yedinci 10b kerrede ta‘mîr [ü] termîm eden Ebü'l-beşer Hazret-i Âdem Safî aleyhi's-selâm vech-i arza hübût etdükden sonra beş bin elli iki sene mürûr etdükde Yanko ibn Mâdyân'ın nebîresinden Vezendon nâm bir pâdişâh-ı zîşân zuhûr edüp cihâna ferr ü şevket salup cemî‘i memâlik-i Rûm'a ve bilâd-ı Frengistân ve Kızılelma'ya ve diyâr-ı Alman'a ve Karaman ve Yûnâniyan'a ve Bahr-i Rûm içre ve Ummân [u] Okyûnûs'da olan cümle cezâyirâta ve sâhil-i bahreynde olan bi'l-cümle memâlik-i mahrûse kılâ‘lara hükmü câri olup bi't-tamâm mülûk-i âfâk fermânına râm oldukdan sonra şehr-i Makdon'a gelüp gördü kim dedesi Yanko'nun binâ etdüği o şehr-i kadîm harâb [ü] yebâb olmuş, hemân sâ‘at Makdon'da meks edüp cemî‘i hukemâ ve kehene ve âsafları ile meşveret edüp cümle memâlik zabtı içün İslâmbol'u tahtgâh edinmek içün binâsına şürû‘ etdükde rû-yı arzda fermân-beri olan pâdişâhlara haber gönderüp her diyârın ilm-i hendesede üstâd-ı kâmil mi‘mâr ve ummâl ve bennâlarından on kerre yüz bin âdem cem‘ olup tâli‘-i imâreti seretân olsun deyü tenbîh edüp Edirnekapusu cânibinde bir rasad peydâ edüp bir mîl minâre üzre bir nâkûs ihdâs edüp âmâde idi. Sa‘d sâ‘at oldukda ol çanı çalup cemî‘i bennâlar ellerinde olan taş ve kireçleri zemîne bırağup esâs etmeğe muntazır dururlardı. Hikmet-i Hudâ bir leylek bir yılanı şikâr edüp ber-hevâ âşiyânına getirirken ol yılan leylek murgunun minkârından rehâ bulup hikmet-i Rabbânî mezkûr rasad çanının üzerine yılan düşünce çan çalınup cemî‘i ummâllar ellerinde olan hacerâtları ve cibs-i Horasânîleri zemîne bırağup tarfetü'l-ayn içre esâs-ı sûr bir zirâ‘-ı melikî zemînden âlî oldu. Cemî‘i müneccimîn ve kehhânîn
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 10a–10b ·
metinde göster ·
… üp giderlerdi. Aceb te’sîrât-ı mutalsamâtdır. Ve bu zeytûnları cemî‘i ruhbânlar
tenâvül edüp
def-i cû‘ ederlerdi. Bu gûne niçe bin mutalsamât-ı acîbler olduğu mahallinde ta …
Biri dahi Bâb-ı Hümâyûn dâhilinde hâlâ cebehâne olan kubbe-i köhne bünyâddır kim ilâ yevminâ cebehâne-i Âl-i Osmân ile mâl-â-mâldır kim hisâb [u] kitâbdan hâric ve âric bir dahme-i Efrâsiyâb-misâl bir âlât-ı silâhhânedir. Bu gûne kubâb-ı azîmler ve dâr-ı şifâlar ve dâr-ı ulûmlar ve dâr-ı müsâfirîn ü mücâvirîn ve mihmânhâne ve tîmârhâneler ile Ayasofya etrâfın ârâste ve şehr-i Makdonya'yı pîrâste edüp mezkûr bin bir kubâbların tâ vasatında Tavukbâzârı nâm mahalde evc-i âsumâna ser çekmiş seng-i sumparadan bir serâmed amûd-ı müntehâ inşâ edüp tâ zirve-i a‘lâsına beyâz mermer-i hâm üzre bir tuyûr timsâlin ihdâs etdirüp her sene ol murg-ı bî-rîğ te’sîr-i vefk ile sayha urup perr [ü] bâlin küşâde edince azamet-i Hudâ ekâlîm-i seb‘ada ne kadar murg-ı zeyrek ve tuyûr-ı sığırcık-ı pür-reng var ise cemî‘i dünyâ hadîkalarına müstevlî olup minkârlarına birer zeytûn ve nâhuneynlerine ikişer zeytûn alup her tayr üçer dâne zeytûn hedâyâ ile İslâmbol'a gelüp mezkûr amûdun zeylinde olan kilar kubbesinin zirvesindeki delikden zeytûnları bırağup edâ-yı hidmet edüp giderlerdi. Aceb te’sîrât-ı mutalsamâtdır. Ve bu zeytûnları cemî‘i ruhbânlar tenâvül edüp def-i cû‘ ederlerdi. Bu gûne niçe bin mutalsamât-ı acîbler olduğu mahallinde tahrîr olunur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 12b ·
metinde göster ·
… huzûruna getirüp Timur ayağa kalkup ikisi bir seccâde üzre oturup bal ve yoğurd
tenâvül edüp
esnâ-yı kelâmda Timur, Yıldırım Hân'dan su’âl eder kim;
Âhir bi-emrillâh, altında iş görmemiş at kalup Yıldırım Hân atından tekerlenüp kıyâma gelmeden Tatar askeri Yıldırım Hân'ın başına üşüp Timur huzûruna getirüp Timur ayağa kalkup ikisi bir seccâde üzre oturup bal ve yoğurd tenâvül edüp esnâ-yı kelâmda Timur, Yıldırım Hân'dan su’âl eder kim;
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 24a ·
metinde göster ·
… r sık çengelistân içre girüp yedi gece dağlarda pinhân olup nebâtât [ü] giyâhât
tenâvül edüp
def‘-i cû‘ eylerdim.
Âhir-i kâr kal‘ayı derûn-ı dilden döğmeyüp cümle asker âlet-i mülâhaza taht-ı kal‘ada oturup kırkıncı gün semâdan bir matar nâzil olup cümle asâkir-i İslâm pâymâl-i rimâl tîn-i belâya müsteğrak olup bi'z-zarûrî cümle asker metrisden çıkup selâmete avdet edüp kal‘a-i Şibenik kurbünde Danilova nâm bir sahrâ-yı azîme meks edüp ale's-sabâh anı gördük, mezkûr sahrânın cânib-i erba‘asın niçe kerre yüz bin haç bayraklı küffâr, asker-i İslâmı ihâta edüp vakt-i zuhurda bir ceng-i azîm olup yigirmi iki bin ibâd-ı müslimîn şehîd ve on sekiz bin âdem esîr olup niçe bin hayme ve hargâh ile ve bu kadar mâl-ı ganâyim ile küffâr ganîme 78a olup hakîr ol menhûs cengde yeniçeri ocağıyla idim, hemân var kuvveti bâzûya getirüp at boynuna düşüp Gılamuc kal‘ası dağlarına firâr edüp atımı dahi bisâtıyla bırağup bir sık çengelistân içre girüp yedi gece dağlarda pinhân olup nebâtât [ü] giyâhât tenâvül edüp def‘-i cû‘ eylerdim.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 77b–78a ·
metinde göster ·
… ın şâhnişînlerinde meks edüp leben-i hâlis ve kışta-yı ebyaz ve asel-i mussaffâ
tenâvül edüp
safâ ederler. (---)(---)(---)(---). Ve,
Ve cümle bin seksen beş dükkândır. Gerçi bezzâzistânı yokdur, ammâ cemî‘i zî-kıymet eşyâ anda mevcûddur. Ammâ haffâf çârşûsu ve lebbân-ı hâlis çârşûsu ve ma‘sûmlara (---) çârşûsu mükellef ü müzeyyen çârsûlardır. Ammâ kaymağı ve yoğurdu gâyet lezîzdir. Ve berber dükkânları dahi gâyet müzeyyendir. Her yevm-i cum‘ada bu Ebâ Eyyûb ziyâretine niçe bin âdem gelüp çârsû-yı bâzârda âdem deryâsı olup kaymakcı dükkânlarının şâhnişînlerinde meks edüp leben-i hâlis ve kışta-yı ebyaz ve asel-i mussaffâ tenâvül edüp safâ ederler. (---)(---)(---)(---). Ve,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 120a ·
metinde göster ·
… rûh bir mahlûkdur. Meyhor kimesneler zeyt yağıyla pişirüp yâhûd limon ile çiğce
tenâvül edüp
bâde nûş ederler, ta‘âm-ı tarabdır. Ammâ bâde içmeden de bir âdem beş on gün ol …
Ol mahallin deryâsında bir gûne deryâ mahlûku çıkar, başka sayyâdları vardır, istiridye derler, incü sadefi hurdesi-misâl beyâz kabuk içre zî-rûh bir mahlûkdur. Meyhor kimesneler zeyt yağıyla pişirüp yâhûd limon ile çiğce tenâvül edüp bâde nûş ederler, ta‘âm-ı tarabdır. Ammâ bâde içmeden de bir âdem beş on gün ol istiridyeden tenâvül etse her gece ehliyle ve nâ-ehliyle beşer onar kerre cimâ‘ eder. Bu gûne bir mahlûkdur kim Tershâne bâğçesi önünde hâsıl olan gâyet memdûhdur. Bâğçe üstâdına sayyâdları senevî on bin akçe avâ’id verirler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 124b ·
metinde göster ·
… kim tuç deryâsı kâmil kal oldu. Ol ân dahi ziyâde âteş atmağa başlayup üstâdlar
tenbîh edüp
ol kârhâne içre bir katre su komazlar. Zîrâ tuç deryâsı akarken bir katre su râ …
"Sultânım dîn-i mübîn aşkına zekât [u] sadakanızdan altun ve guruş tuç deryâsına bırağın" dedikde sadrıa‘zam bir kaç kîse altun ve pâdişâh tarafından hazînedârbaşı bir kaç kîse altun ve sâ’ir vüzerâlar birer ikişer kîse altunu dökücübaşıya teslîm edüp alâ-mele’i'n-nâs tuç deryâsına "Bismillâh" ile atup ol ân uzun ince çam gemi serenlerin tuç deryâsına sokup kalay ve altun guruşları karışdırdıkça çam direkleri mahv olup yine gayrı direkler ile niçe sâ‘at karışdırup (---) sâ‘atde tuç deryâsının yüzü kaymaklanmağa başladıkda üstâdlar bilirler kim tuç deryâsı kâmil kal oldu. Ol ân dahi ziyâde âteş atmağa başlayup üstâdlar tenbîh edüp ol kârhâne içre bir katre su komazlar. Zîrâ tuç deryâsı akarken bir katre su râyihası duysa yolları pâre pâre olup Allâhümme âfinâ cümle huzzâr-ı meclis helâk olur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 131a ·
metinde göster ·
… Emîn ta‘lîmiyle Âdem Nebî buğdayı un edüp hamîr edüp ekmek edüp dahi ıssı iken
tenâvül edüp
def‘-i cî‘ân etdi. Anıniçün tâze ıssı ekmek tâze cân verir. Anıniçün ekmekciler …
Ba‘dehu Cibrîl-i Emîn ta‘lîmiyle Âdem Nebî buğdayı un edüp hamîr edüp ekmek edüp dahi ıssı iken tenâvül edüp def‘-i cî‘ân etdi. Anıniçün tâze ıssı ekmek tâze cân verir. Anıniçün ekmekcilerin pîri Hazret-i Âdem'dir. Ammâ Hazret-i Risâlet-penâh iştihârında ekmekcilerin pîri Ömer bin İmrân-ı Berberî'dir, Selmân-ı Pâk, Hazret-i Alî huzûrunda beline şed bağlayup icâzet verdi. Hâlâ ekmekcilerin pîridir. Seksen yedi yaşında nakl edüp kabri Medîne-i Münevvere Bakî‘inde medfûndur kim beş kerre ziyâreti müyesser oldu. Ve ehl-i hırefler mâbeyninde Selmân-ı Pâk'in kemer-beste etdüği üçüncü pîrdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 159b ·
metinde göster ·
Esnâf-ı çâşnigirân-ı vüzerâ ve âşbâzân: Her âşbâz dükkânında elbette bir çâşnigîr vardır. Her müşterînin huzûruna ta‘âm getirdikde bism-i İlâh ile evvel çâşnigîr bir iki lokma tenâvül edüp "buyurunuz" deyü teklîf ederler, kânûn-ı âşbâzân-ı İslâmbol'dur, gayrı diyâra mahsûs değildir, illâ İslâmbol'a mahsûsdur. Pîrleri eş-Şeyh Muhammed Summâtî'dır, Hazret-i Resûl'ün çâşnigîrbaşısı idi. 171b Hazret huzûrunda Hazret-i Hamza belin bağladı. Kabri Kilis şehrinin kıblesi tarafında bir kubbe-i münevver içinde medfûndur, türbedârı vardır, hâlâ ziyâretgâh-ı hâs [u] âmdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 171a–171b ·
metinde göster ·
… râyegân dört ayakları olup yine kar içinde tavattun edüp taşra çıkup ân-ı vakt
teneffüs edüp
yine kar içre gider derler "el-uhdetü ale'r-râvî" hakîr, görmedim.
Hâssa-i âb-ı zülâl : Bir âdem cimâ‘dan ve bir hâtûn evlâddan kalsa âb-ı zülâl yiseler bi-emrillah evlâd hâsıl edeler ve cimâ‘a kuvvet verir, gâyet mukavvîdir ve kuvvet-i basarı ziyâde eder. Hulâsa-i kelâm, cemî‘î emrâz-ı muhtelifeyi def‘ edüp ol âdem rahm-i mâderden müştak olmuş gibi olur, ammâ bu zülâl bulunmada kimyâb-misâldir, meğer mülûk pâdişâhları murâd edüp bulalar, ammâ cebel-i kûh-ı Elburzda kelb kadar olur, derler. Ve râyegân dört ayakları olup yine kar içinde tavattun edüp taşra çıkup ân-ı vakt teneffüs edüp yine kar içre gider derler "el-uhdetü ale'r-râvî" hakîr, görmedim.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 230b ·
metinde göster ·
… yoldaşlarımıza on koyun boğazlayup ziyâfet edüp sızbal ve şılharçı ve pastalar
tenâvül edüp
def‘-i cû‘ etdik. Andan yine garba iki konak,
Evsâf-ı aşîret-i Keçler : Bâğ-ı İrem-misâli bir mahsûlâtlı vilâyetdir. Yetmiş pâre kurâdır. İki bin tüfenk-endâza mâlikdir. Beğinin ismi (---) ve âb-ı hayât suları vardır. Ammâ Pisu nehri nâmında bir nehr-i azîm suyu var, gemiler girer. Kûh-ı Elburz'dan berü gelüp bu mahalde Karadeniz'e munsab olur. Mâh-ı temmûzda aslâ geçid vermez âb-ı hayâtdır. Kış günleri gemiler yatar emîn yerdir. Ve Keçler kavminden bu mahalle gelince bu nehrin iki cânibi bâğ-ı İremlerdir kim gûnâ-gûn meyve-i hüdâyîler hâsıl olur. Bu Keçlerin on bin askeri olur, çoğu atlılardır ve ulu kavmdir ve gâyet mâldâr hırsızlardır. Bu aşîretde Havka nâm bir karyede Zepraha nâm bir Abaza hânesinde mihmân olup cümle yeniçeri yoldaşlarımıza on koyun boğazlayup ziyâfet edüp sızbal ve şılharçı ve pastalar tenâvül edüp def‘-i cû‘ etdik. Andan yine garba iki konak,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 257a ·
metinde göster ·
ale's-sabâh, olmaya illâ hayr" deyüp bu gûne tenbîh ile cümle guzât-ı 262a mü …
deyüp bu meşveret üzre cümle Fâtiha tilâvet edüp cemî‘î guzât içre bir sürûr [u] şâdmânlar olup cebehâne-i âmireden yedi bin kılıç ve iki bin kalkan ve iki bin müsellah tüfenk ve beş bin yay ve kırk bin ok ve altı bin harbe ve beş bin şişe el kumbarası ve elvân u elvân âlât-ı silâha müte‘allık niçe bin mühimmâtları cemî‘î asâkir-i İslâma defter ile tevzî‘ olunup mâh-ı mezbûrun (---) günü sa‘d-sâ‘atde yedi koldan top ve tüfenklere âteşler olunup derûn-ı askerden sadâ-yı Allah kopup gülbâng-i Muhammedî ile Deşt-i Kıpçak pür oldu ve âlem sıyt u sadâyıla doldu. El-azametullah top u tüfengin dûd-ı siyâhından ve cünûd-ı müslimînin pây-ı gubârından âlem zulmânî olup gerd-i siyâh evc-i âsumâna peyveste oldu. Bu hâlde iken Cenâb-ı Bârî, yarı kılup bir rîh-ı tayyib zâhir olup gubâr-ı siyâhı ref‘ edüp dost u düşman birbirlerin görünce cümle guzât-ı müslimîn dal-satûrî-i Muhammedî olup derûn-ı kal‘aya varınca küffâr-ı bed-girdârın akîblerince kovarak, kırarak tâ iç kal‘ada karâr edüp alem-i Resulullah'ı burc [u] bârûları üzre diküp ezân-ı Muhammedîler tilâvet olundu. Ve top u tüfenk sadâsı munkatı‘ olup ancak ümmet-i Muhammed destinde şemşîr-i âteş-tâb kalup yedi buçuk sâ‘at-i nücûmî derûn-ı kal‘ada küffâr-ı hâksâra eyle satûr-ı Muhammedî urdular kim gûyâ aç kurd koyun kırar gibi kırdılar. Ve cümle guzât kassab-ı cömerd köçekleri gibi kızıl kana müstağrak oldular ve küffâr ile yaka yakaya gelüp bir mertebe ceng [ü] cidâl ve harb [u] kıtâl olmuşdur kim küffâr ile guzât-ı dîn kızıl kâna müstağrak olduklarından fark olunmadan kalmışlardı ve cû‘ [u] atşândan bî-tâb u bî-mecâl kalmışlardı. Netîce-i merâm, sekiz sâ‘at-i nücûm hücum, ceng [u] savaş-ı perhâş olmuşdur kim gûyâ ceng-i Çıldıran ve yâhûd ceng-i Kosova'dır. Devlet-i Âl-i Osmân'da böyle bir gazâ-yı alî olmamışdır, meğer Süleymân Hân'ın Budin kurbunda Mohaç gazâsı ola. Küffâr-ı dûzah-karâr bu hâli görüp bakıyyetü's-seyfi zîr-i zemînlerde olan domuz damlarına ve tırkarları ve kemîngâhlarına girüp pinhân oldular. Derûn-ı kal‘ada küffârdan nâm [u] nişân kalmadı, ammâ mel‘ûn küffâr niçe yerden lağımlar atup asker-i İslâm'ı tayr-ı ebâbîl-misâl hevâya perrân edüp muhîl [u] şeytanât ile tasnîf olunmuş çarh-ı felekler ve domuz ayakları ve paçarizler döküp cümle serdengeçdilerin pâylarına pâ-bend olup gâzîlerin bir cânibe hareket eylemeğe iktidârları kalmadı. Yine bu hâl ile mücâhidîn var kuvveti bâzûya getirüp küffârın mazgal delikleri önüne varanları küffâr kurşum ile helâk edüp sâ‘at-be-sâ‘at asker-i İslâm şehîd olmada, gerü tarafdan imdâd dahi gelmemede. Âhiru'l-emr, cemî‘î gâziyân gördüler kim vakt-i asr oldu ve cân u başdan olduklarından mâ‘adâ açlıkdan batîü'l-hareke olup susuz şiddet-i hârda harâretden helâk mertebesine vardılar. Vakt-i gurûb karîb olunca bir ceng-i sultânî olmuşdur kim felekde melekler engüşt ber-dehen edüp hayrân olmuşlardı. Ba‘dehû kol kol alay çavuşları "Dönün gerü gâzîler, dest [u] bâzûnuza kuvvet, vakt-i gurûbdur, geliniz ta‘âm tenâvül edüp ale's-sabâh, olmaya illâ hayr" deyüp bu gûne tenbîh ile cümle guzât-ı 262a müslimîn küffârın bu kadar mâl-ı ganâ’imiyle ve niçe bin tüfenk, âlât-ı silâhlarıyla üç bin kelle ve bin altmış esîr alınmış ve cümle guzât-ı müslimînden şehîd olanları üsârâlara tahmîl edüp bu kadar mâl-ı firâvân ile herkes kollu kollarına çıkup bir yaylım tüfenk ve bir yaylım top şâdmânîleri olup cemî‘î şühedâların bir yerden namâzların kılıp defn edüp mecrûhlara tekâ‘üd vazîfeleri ihsânlar olup cerrâhlar ta‘yîn olundu. Ve kelle getirenlere yüzer guruş in‘âm ve dil getirenlere esîrlerden ihsân edüp serlerine gümüş çelenkler ve terakkîler ve timar ve ze‘âmetler sadaka olunup yeniçeriden yedi yüz şühedâ camedânı beytü'l-mâle teslîm olundu. Ve sâ’ir yedi koldan bin iki yüz âdem şehd-i şehâdet câmından nûş edüp rûh-ı pür-fütûhları evc-i ıllıyyinde karâr etdiler. Ol gice küffâr-ı dûzah-karâr karârgâhında tâ sabâha dek Ferhâd-vâr çalışup kal‘anın münhedim olan der-i dîvârların eyle metîn ve müstahkem edüp zemînden su zâhir olunca handak-i azîmler kazup taburlar çatup köşebendlere saçma toplar koyup ve niçe poso mazgalları inşâ edüp kal‘anın esâsın gûyâ sedd-i İskender etmiş. Bu hâli guzât-ı müslimîn görüp cümle müte’ellim oldular. Ne çâre eylesünler "el-abdu yudebbiru vallahu yukaddiru" deyüp cemî‘î umûrların Cenâb-ı Bârî'ye tefvîz eyleyüp yine câ-be-câ cenge âheng ederlerdi. Ammâ evvelki gibi derûn-ı dilden ve cân [u] gönülden değil idi. Lâkin yine gayret [u] hamiyyeti elden komayup şeb [u] rûz germâ-germ cengden hâlî değiller idi. Ve rûz-ı Kâsım'a kırk gün kaldı. "Ayâ! Hâlimiz neye müncer olur" deyü cümle vüzerâ ve vükelâlar, cemî‘î iş erleri bir yire cem‘ olup Arapça " mâ-sadakı üzre müşâvere edüp Bahâdır Girây Hân'ı yetmiş bin askeriyle ve sekiz kerre yüz bin atlarıyla Moskov diyârın nehb ü gâret etmeğe fermân edüp on üçüncü günde Moskov kralının (---) nâm şehrini gâret ve alan ve talan ve küffârların esîr-i nâlân edüp Ulu Nogay ve Kiçi Nogay ve Şıydak Nogay ve Urümbet (?) Nogay ve Çobanili ve Deveyili ve Arslan Beğili ve Nevrûzili ve Kırım askerinden Mansûrlu ve Şîrînli ve Sincivitli ve Arkınlı ve Dayirli ve Çikişkeli ve Arbatlı ve Mankıtlı ve Badraklı ve Sultânzâde olanlar ve'l-hâsıl cümle Tatar-ı sâbâ-reftâr-ı adüv-şikârlar on dördüncü gün Azak kal‘ası altında ordu-yı İslâma kırk beş bin esîr ile ve iki kerre yüz bin at ganâ’imiyle ve bî-hadd ü bî-kıyâs zî-kıymet mâl-ı firâvân ve bakır ve kalay âvânî makûlesi ile ve hadden efzûn semmûr ve balık dişi ve sâ’ir akmişe-i fâhireler ile gelüp vâsıl olunca asker-i İslâmın mürde dilleri tâze cân bulup mâh-ı (---) günü cümle esîri pây-beste ve dil-haste haçlı bayrakları ser-nigûn ve tablların döğerek Kal‘a-i Azağ'ın top altında bir alay-ı Tatar güzer etmişdir kim Âl-i Cengîz Hân'dan berü böyle bir ganâ’im-i azîm olmamışdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 261b–262a ·
metinde göster ·
… ı ve bâr [u] bengâhıyla ta‘yîn olunduğu yerlerde meks edüp taraf taraf çavuşlar
tenbîh edüp
cümle guzât gusller eyleyüp herkes helâlleşüp Bismillah ile ibtidâ yeniçeri oca …
{Der-beyân-ı muhâsara-i kal‘a-i Hanya} : Ba‘dehû fermân-ı serdâr ile cümle hayme ve hargâhları Hanya kal‘asının cânib-i şarkîsi ve garbîsi ve cenûbî tarafına top menzili ba‘îd ordu-yı İslâm kat-ender-kat kurulup cânib-i erba‘a içine karavullar ta‘yîn olunup cümle mîr-i mîran ve asâkir-i a‘yân-ı cüyûş-ı müslimîn hayme ve hargâhı ve bâr [u] bengâhıyla ta‘yîn olunduğu yerlerde meks edüp taraf taraf çavuşlar tenbîh edüp cümle guzât gusller eyleyüp herkes helâlleşüp Bismillah ile ibtidâ yeniçeri ocağı rûz-ı rûşende meterise girdiler. Ertesi ale's-sabâh deryâ-misâl asker ile mevc mevc ve fevc fevc ve gürûh gürûh müzeyyen ve müsellâh cüyûş-ı muvahhidîn ile Serdâr-ı mu‘azzam Yûsuf Paşa kal‘a altından küffâr-ı hâre karşu alâ rağmi'l-a‘dâ'l-a‘dâ bir alay olmuşdur kim cümle küffâr-ı dûzah-karâr havf [u] haşyet-i Âl-i Osmân'dan mebhût [u] mütehayyir kaldılar. Andan serdâr-ı mu‘azzam, kânûn-ı kadîm üzre otağına nüzûl etdüğü sâ‘at cümle beldâr u çerâhora kırk bin mikdârı kazma ve kürek verüp yedi koldan sıçan yollarına mübâşeret olunup yedi koldan kal‘a-i Hanya'yı kuşadup muhâsara etdiler. Evvelâ kal‘anın cânib-i cenûbunda yeniçeri kethüdâsı koluna serdâr-ı mu‘azzam girdi. Ve Anadolu eyâleti ile (---) Paşa on oda ile zağarcıbaşı girdi. Ve Rûmeli eyâletiyle (---) Paşa on oda ile samsoncubaşı girdi. Kapu tarafı ki cenûb tarafıdır, Sivas eyâletiyle (---) Paşa beş oda ile yeniçeriyle haseki ağa meterise ve cânib-i şarkîsinde gümüş tabyasına cümle Cezâyirli meterise girdi. Ve kal‘anın cânib-i garbîsinde Altuntabya tarafına Haleb eyâletine mutasarrıf (---) Paşa üç oda ile zenberekçibaşı meterise girdi. Netîce-i kelâm yedi koldan on yedi kat-ender-kat cümle guzât meterise girüp her tarafdan göz açdırmayup günden güne meterisler yürümede, ammâ sedd-i İskender-vâr bir çâr-kûşe kal‘a-i üstüvâr olmağıla cânib-i şimâlîsi liman ve deryâ vâkı‘ olup ol tarafında meterise girilmek muhâl-ender-muhâl olup ancak karada şarkî ve garbî ve cenûb tarafından meterise girildi. La‘în-i bî-dîn küffâr, Âl-i Osmân ile Kıbrıs gazâsından berü ceng [ü] cidâl ve harb [u] kıtâl etmemeğile askeri dinç ve cebehânesi gülünç ve sâ’ir mühimmatları mütekâsir ve soltatları vâfîr, şeb [u] rûz ârâm etmeyüp yedi gün yedi gice kırk bin top ve niçe kerre yüz bin tüfenk-i pür-renk ve niçe bin kazan kumbara atup şeb-i zulmânîde kal‘ayı meş‘al-i mu‘allaklar ile çerâğân ederdi. Yedi günde yedi bin âdem şehâdet câmın nûş edüp camadanları beytü'l-mâle teslîm olundu. Ammâ hamd-i Hudâ guzât-ı müslimîn zerre ve şemme havf etmeyüp serdâr-ı bâ-vakârın ihsân [u] in‘âmı sebebiyle ihtimâm-ı 271b tam edüp gice ve gündüz meterisleri ileri yürüdüp üçüncü gün handak kenarına varıldı. Ve yedi koldan balyemez toplar kal‘anın yedi yerinden rahneler verdi. Ammâ kal‘anın zerre mikdârı rûhunun haberi olmadı. Gûyâ bir kûh-ı Demâvend idi. Bu hâl üzre yigirmi gün yigirmi gice ceng [u] cidâl ve harb [u] kıtâl olup mel‘ûn küffâr topa tutulmuş maymuna dönüp henüz hâbdan bîdâr olur gibi kudurmuş yılana dönüp eyle hıyel u şeytanat ve âteş-bâzlıklar edüp cümle guzât-ı müslimîni kebâb eyledi. Asker-i İslâm bu hıyel u mel‘ânetlerine bakmayup gün-be-gün ser-bâzlıkların ziyâde edüp Kumtabya cânibinden toprak sürmeğe eyâlet-i Şâm ve Mar‘ayş ve Karaman ve Tarabefzûn me’mûr olup toprak dağlar gibi gelirken küffâr-ı bed-girdâr [u] hilekâr kal‘a içinden el kumbarası ve kazan kumbarası ile erbâb-ı timarı yakup yandırdı. Âhir toprak sürmek mümkün olmayup taraf taraf lağımlara mübâşeret olunup kal‘anın garbî cânibi ki Nazarta tarafıdır, ol cânibden üç ağızlı bir lağm-ı sehm-gîn atılup kal‘anın yetmiş arşın mikdârı yeri hevâya perrân olup üzerinde olan küffârlar zâğ-ı gammâz-vâr hevâya pervâz urup dârü'l-bevâr-ı veylde karâr etdiler. Küffâr-ı dûzah-karâr bu lağım fennin görüp fi'l-hâl derûn-ı kal‘ada zîr-i handakdan güzer edüp bir lağım-ı sehm-gîn [ü] keyd-i mekîn atmışdır kim sürülen toprakla iki yüz mikdârı âdemleri evc-i hevâya münkalib edüp bir sâ‘at-i nücûmî gubar-ı türâb ile asker-i İslâm zulumât içre kaldılar. Niçe âdemler zîr-i türâbda bî-nâm u nişân olup bilâ-lahid ü bilâ tekfîn medfûn oldular. Guzât-ı müslimîn bu hâle dahi bakmayıp birbirlerin cenge tergîb edüp kal‘anın rahnedâr yerlerinden serdengeçdiler câbecâ kelleler ve diller getirmeğe başladılar. Hemân serdâr hazretleri kelle getirene elli altun, dil getirene yüz altun ve esîrin ihsân edüp niçesine timar u ze‘âmet bî-dirîğ ihsân oldukça guzât-ı müslimîn cân u gönülden cân ve baş verüp bir kaç kerre tâ derûn-ı kal‘adan kelle ve dil ve bir kerre ceneralin oğlun kayd-bend ile getirdiler. Ammâ ol gün mel‘ûn küffâr kudurdular ve hayli ceng edüp bî-nihâye yiğitleri şehîd etdiler. Ve bundan mâ‘adâ şeb [u] rûz görülmemiş âteş-feşânlık ederdi. Mâh-ı mezbûrun (---) günü derûn-ı kal‘adan bir küffâr resen-bâzlık ederek nüzûl edüp serdâr-ı âlî-tebârın huzûruna gelüp eydür "Sultânım! Eğer kal‘a içinde benim evimi ve ehl [u] iyâlimi bana ihsân edersen sana müjdem vardır" dedi. Serdâr "Hânenden ma‘a ziyâde murâd [u] maksudun her ne ise dîn-i Muhammedî hakk-içün sana ihsân edüp cümle re‘âyâya seni zâbit nasb edüp cümle tekâlîf-i örfiyyeden seni ve evlâdların mu‘âf ve müsellem edem" deyü yemîn billah ve kasem tallah edüp mezkûr keferenin gerdenine bir emân destmâlı bend edüp keferenin cümle ricâsın kabûl etdikde kefere eyitdi. "Sultânım: Küffâr içerde iki fırka olup Rûmlar kal‘ada kırılmakdan kal‘ayı Osmânlıya verüp harâc-güzâr re‘âyâ olalım derler. Venedikli, yok elbette imdâdımız gelince ceng edüp kırılırız, kal‘ayı virmeziz derler ve imdâdlarının gelmek ihtimâlleri vardır. Ve kendüler dahi top u tüfenk ve lağımdan helâk olup cümle küffâr liman tarafı emîn olmağıla anda cem‘ olmuşlardır. Şimdi tedârik oldur kim liman tarafına havâle taşrada bir tabya binâ edüp on pâre balyemez top ile liman tarafın döğesiz ve içeri Rûm mahallesinde bir kaç ok ile Rûmlara istimâlet kâğızları atasız, inşâallah böyle etseniz kal‘anın fethi müyesser olur" deyü kefere niçe gûne mütehassin tedârikler gösterdi ve vâfir sûret-i hak yüzünden telkîn edüp bir kaç ok ile Rûm mahallesine Rûmî lisânı üzre kâğızlar atup ol gice içerden on aded Rûm kefereleri çıkup İslâm ile müşerref olup isimlerine Burmalı fülân, Burmalı Sinân nâmında isimler kodular. Serdâr-ı zafer-şi‘âr bunların bu kelâm-ı dürûğlarına aslâ i‘timâd etmeyüp yevmen fe-yevmen göz açdırmayup kal‘ayı döğerdi. Ve kal‘anın cânib-i şarkîsinde Cezâyirli kolunda limana havâle bir tabya-i âlî binâ etmeği vech-i ma‘kûl görüp bir gicede evce ser çekmiş bir tabya-i âlî ihdâs edüp on pâre balyemez top-ı küp ile derûn-ı kal‘ada olan sarây-ı âlîlere ve emîndir deyü liman kenarında sâkin olan küffâra eyle top gülleleri uruldı kim derûn-ı kal‘adan 272a bir feza‘ u çeza‘ kopdu kim feryâd u figânları evce peyveste oldu. Ve ol gün cümle donanma-yı hümâyûn gemilerinde ve cümle deryâ beğlerine ve Cezâyirliye emirler gidüp rûy-ı deryâda gâfil olmayup hıfz [u] hırâsetler üzre olup on iki pâre mavunalar ile kal‘anın leb-i deryâdan olan yerlerin ve liman tarafların döğmeğe me’mûr etdiler. Anlar dahi kal‘a limanın döğmeğe mübâşeret edince derûn-ı kal‘adan bir vâveylâ kopdu. Ammâ deryâdan atılan top-ı kûplerin gülleleri niçe kerre bizim asker-i İslâma isâbet etdüğünden donanma topçubaşısına gayrı fermânlar gitdi. Ammâ yine bu mâbeynde küffâr-ı anîd-i pelîd inâdına musırr olup niçe bin gûne muhîl [u] şeytanat ve âteşbâzlık edüp ve niçe kayd [u] hâ’inlik ile âteş-feşânlık edüp günden güne yüz ve iki yüz âdem derece-i şehâdete kadem basdılar, bu kemîngâhda ömr-i gümânların yasdılar, ve sâ’ir guzât-ı muvahhidîn kılıçların arşa asdılar. Hulâsa-i kelâm şeb [u] rûz olan vekâyi‘âtları tahrîr eylesek tatvîl-i kelâm olup bir mücelled kitâb olur. Ancak merâm [u] maksûd-ı kelâm oldur kim küffâr-ı hîlekâr bu hücûm-ı mehcûmu görüp mâh-ı mezbûrun (---) günü bendler üzre çıkup gördü kim kırk bin eli kılıçlı ve çeğini kalkanlı serdengeçdi gâzîleri yürüyüş etmeğe âmâde olmuşlar. Ol gün küffâr bu hâli görüp bedenler üzre beyâz vereh bayrakları diküp "Aman, aman ey güzîde-i Âl-i Osmân" deyü feryâd u figân etdiler. Aslâ feryâd u vâveylâlarına nazar etmeyüp ma‘a'z-ziyâde kal‘a[yı] kûp toplar ile döğüp kumbara ve kurşumlar ve lağımlar atılup kal‘anın ba‘zı münhedim olan yerlerinden rehin nâmıyla bir kaç kapudan küffâr çıkup on gün mehil istediler. Serdâr eyitdi "Ale's-sabâh çıkarsınız, yohsa cümlenizi dendân-ı tîğdan bî-dirîğ geçiririz" deyü ta‘ahhüd etdiler. Hemân küffâr-ı dûzah-karârın birkaçı serdâr serâperdesinde kalup birkaçı derûn-ı kal‘aya gidüp "Kâbil ü imkân değildir. Cümle Türk yürüyüş edüp kırsalar gerekdir. Hemân cân u başımız ve ehl [u] iyâl ü yoldaşımız sağ iken sabâh çıkalım" deyü cümle ricâ edüp ma‘a-ziyâde bedenler üzre vere bayrakları zeyn edüp niçe mu‘temed küffârlar taşra rehne çıkup ol sâ‘at emân ile cümle yeniçeri ve sipâh ve cebeci ve topçu ocakları pür-silâh bedenler üzre zeyn olup cümle topları ve cebehâneleri kabza-i tasarrufa aldılar. (---) Ol gice cümle küffâr gemilerine dolup cezîre cezîre dârü'l-karâr-ı bevârlarına git(me)diler. Hamd-i Hudâ mâh-ı mezbûrun (---) günü burc u bârûlar üzre ezân-ı Muhammedîler kırâ’at olunup cümle guzât-ı müslimîn meterislerden çıkup kal‘anın der-i dîvârı üzre kat-ender-kat zeyn olup bir kerre gülbâng-ı Muhammedî ve bir yaylım top u tüfenk şâdmânın edüp üç gün üç gice donanma-yı hümâyûn olup şeb [u] rûz şâdmânîler olup sıyt u sadâ-yı top u tüfenk evkât-ı hamsede üç yaylım atıldığında zemîn ü âsumân ve deryâ-yı bî-pâyân cûş [u] hurûşa geldi. Küffâr gemileriyle Hanya'nın cânib-i şarkîsinde Suda kal‘asına ve Retime ve Apokorona ve Kandiye'ye giderlerken Hanya cenerali la‘în bu şâdmânîleri görüp ve ezân-ı Muhammedîleri istimâ‘ edüp ve nâkûshâneleri üzre haç alemleri ser-nigûn olup yerine yeşil alem-i Resulullah zeyn olduğun görünce ceneral-i mel‘ûn "Bu hâli görmemek yeğdir" deyü parmağıyla kendi gözün çıkarup la‘în oldu. Hemân ale'l-acele cümle donanma-yı hümâyûn limana girüp ıskarça olup sâ’ir şayka ve karamürsel ve cebehâne gemilerine destûr verilüp Âsitâne tarafına müjdeciler gitdi. Ve gayrı deryâ beğleri cümle yetmiş yedi pâre başdardalarıyla elli pâre Cezâyir ve Tunus ve Tarabulus gemileri lenger-endâz olup yatdılar. Andan cümle gemilerde olan mühimmâtları ve forsa pâyzenleri gemilerden çıkarup leb-i deryâya azîm surâhî ve serâmed ve musanna‘ toplar koyup ve niçe tabya-i azîmler edüp kirpi-misâl toplar ile müzeyyen edüp kal‘anın ibtîda handaklerin ve sürülen dağlar gibi toprakların deryâ-misâl asâkir-i İslâm ve beldâr ve çerâhôr ve teberdârân ve azebân ve forsa ve pâyzenânlar ile üç gün üç gicede handakleri mülevvesâtdan ve meteris sıçan yollarından pâk edüp kal‘anın rahne-dâr yerlerin metânet üzre mebnî edüp cümle asâkir-i İslâmı yerlü yerine nasb 272b edüp kal‘a evvelkiden bin kat ziyâde metânet ve istihkâm bulup cemî‘î kenîseleri ma‘bed-i müslimîn olup tâ‘at-ı Sübhânî olmağa başlandı. İbtidâ cum‘a Sultân İbrâhîm câmi‘inde kılınup cümle guzât fethinde bulunduklarına hamd-i Hudâ etdiler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 271a–272b ·
metinde göster ·
herkes hayme ve hargâhlarına revâne oldular. Bir çemenzâr-ı hamûndur kim nebâtâ …
Evvelâ nehr-i Araz'ın cenûbi karşısında dağlar içre Şuşik kal‘ası beği isyân u tuğyân edüp sulha muğâyir Acem'in kal‘a-i Revân'ı nevâhîlerinden niçe yerleri nehb u gâret etdüğü Revân Hânı Kelb Alî Hân oğlu Genc 290a Alî Hân tarafından nâmeler ile elçiler ve azîm hedâyâlar gelüp Şuşik beğinden tazallumnâmeleri kırâ’at olundukda cümle erbâb-ı dîvân ile müşâvere olunup sefere mübâşeret olunup cümle eyâlet-i Erzurûm'un sancaklarında olan mîr-i livâları ve erbâb-ı zu‘amâ ve erbâb-ı timarları ve her kal‘anın nısf kulları sefere gelmek içün emr-i şerîfler ile sancak sancak kapucubaşılar gidüp asker-i deryâ-misâl günden güne cem‘ olup Gümüşlü Künbet sahrâsında hayme ve hargâhlarıyla meks edüp paşa-yı âlî-vekâr dahi yetmiş bayrak sekbân ve sarıcası ve dörd bin askeriyle Gümüşlü Künbet fezâsına çetr-i mülemma‘ın kurup paşanın cânib-i erba‘asına sâ’ir mîr-i mîrân ve sâ’ir ümerâ-yı livâ meks etdiler. Evvelâ Ketenci Ömer Paşa oğlu Mehemmed ve karındaşı Irakdan ma‘zûl Bâkî Paşa ve Ketağaç Paşa ve Gürcî Deli Dilâver Paşa ve pâye ile Erzurûm Defterdârı Osman Paşa ve İspir [ve] Tortum Paşası Gâzî Seydî Ahmed Paşa, henüz Çaşnigîr Paşalık ile harem-i hâsdan çıkmış bir şecî‘ mîr-i livâdır. Bu mezkûr mîr-i mîrân [ü] ümerâlar ale'l-tertîb kânûn-ı şehriyârî üzre yerlü yerlerince meks edüp cümle yetmiş altı bin asker olup Acem elçisi bu deryâ-misâl askeri görüp Şuşik beğinden şikâyet etdiklerine peşîmân oldular. Zîrâ bu deryâ-misâl asker ile ihtimâldir Revân'ı muhâsara ederler mülâhazası havfine düşdüler. Ba‘dehû mâh-ı mezbûrun gurresinde Alacaatlı Hasan Ağa nâm kapucubaşı bin atlı müsellah asker ile konakcı olup tûğu ve otağı götürdü. Ve Seydî Ahmed Paşa çarkacı ve Bâkî Paşa dündâr ta‘yîn olundu. Ertesi gün paşa-yı kâmkâr menzil-i Gümüşlü Künbet kurâsından cüyûş-ı muvahhidîn ile alâ-rağmi'l-a‘dâ bir alay-ı azîm etmişdir kim cânib-i selâsede olan kızılbaş-ı bed-ma‘âşların çaşıtları hayretde kalup cümle asker gürûh gürûh, fevc ü fevc alaylarıyla 4 sâ‘atde menzil-i Deveboynu nâm mahalde Paşa-yı âlî-kadr otağında meks edüp cümle ümerâ ve mîr-i mîrânlar ziyâfet-i azîminden tenâvül edüp herkes hayme ve hargâhlarına revâne oldular. Bir çemenzâr-ı hamûndur kim nebâtât [u] kiyâhât-ı tırfil yoncasında atlarımız tâze cân buldular. Bu cây-ı ma‘hûd Pasin sahrâsının ibtidâsıdır. Ammâ kış eyyâmında bu Deveboynu nâm mahalde minâre boyu kar olup çığ ve şepe (?) içinde niçe kârbân halkı kalup helâk olmuşlardır. Hatta Tabanıyassı Mehemmed Paşa bu Deveboynu karın aşamayup Revân imdâdına yetişemediğinden Revân kal‘asın kızılbaş yedi ayda Âl-i Osmân elinden almışdır. Böyle bir bî-emân Deveboynu'dur. Andan yine cânib-i şarka 3 sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 289b–290a ·
metinde göster ·
… dir. Lâkin balı ve nânı delicelidir. Hattâ hakîr dizdâr hânesinde tahte'l-fütûr
tenâvül edüp
cüz‘î asel yemiş olduk. Meğer bok yemişiz. Nîm sâ‘atden sonra cihân başıma dâr …
Ve cümle tokuz mahalle ve tokuz mihrâbdır. Cümleden mükellef Süleymân Hân Câmi‘i; bir minâreli ve toprak örtülü tarz-ı kadîm alçak câmi‘dir. Esvâk-ı muhtasarı vardır, ammâ bezzâzistânı ve imâret ve medresesi yokdur. Altı mekteb-i sıbyânı ve bir hânı ve bir hammâmı vardır, ammâ ekseriyya hammâmı mesdûd durur. Cümle halkı şecî‘ ve nâmdâr ve yarar ve server-i hünerver, fukarâ şekilli, garîb-dost âdemleri var. Âb [u] hevâsının letâfetinden zekiyyü't-tab‘ kimesneleri vardır. Husûsen sultânu'ş-şu‘arâ Nef‘î Efendi, bu hâk-i anber-i pâkde tevellüd edüp Nef‘î'den halk-ı âlem niçe nef‘ görüp tekmîl-i fünûn etmişlerdir. Ve bu kal‘ada ve etrâfında aslâ bâğ u bâğçe olmaz. Gâyetü'l-gâye şiddet-i şitâ yeridir, ammâ hubûbât [u] mahsûlâtı firâvan 291a ve ganîmet yerdir. Lâkin balı ve nânı delicelidir. Hattâ hakîr dizdâr hânesinde tahte'l-fütûr tenâvül edüp cüz‘î asel yemiş olduk. Meğer bok yemişiz. Nîm sâ‘atden sonra cihân başıma dâr olup serâsîme oldum. Az kaldı kim kal‘adan aşağı pertâ edeyazdım.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 290b–291a ·
metinde göster ·
… gâyet serî‘u'l-hazm olduğundan şehr-i Erdebîl'in ahâlîsi ma‘dî kerb kadar ta‘am
tenâvül edüp
âb [u] hevâsının letâfetinden gâyet tenperver ve tendürüst mahbûb u mahbûbeleri …
Cânib-i Irâk'a vâki‘ olmuşdur. Azerbaycân hâkinde ibtidâ Acem şâhlarının taht-ı kadîmi, mekân-ı Şeyh Safî'dir. Sene (---) târîhinde Süleymân asrında feth olup mîr-i mîrânlık olmuşdur. Ba‘dehû havâriciyân istîlâ edüp niçe kerre harâb u yebâb, hâneleri türâb ve halkı esîr-i kebâb olmuşdur. Ba‘dehû sene 1039 târîhinde Murâd Hân-ı Râbi‘in serdâr-ı mu‘azzamı Husrev-i şîr, dilîrâne ve sîyrâne hareket edüp ne Hemedân ve ne Dergüzîn ve Erdebîl'in koyup nehb ü gâret idelden berü gâyetü'l-gâye imâr olup hâlâ İrân-zemîn hükmünde hânlıkdır. Üç bin askere mâlikdir. Darûgası ve kelenteri ve münşîsi ve korucubaşı ve kadısı ve şeyhülislâmı ve nakîbü'l-eşrâfı vardır. Şehri cebel-i Sehlân'a bir günlük yoldur. Ve cânib-i erba‘ası birer günlük yol kûh-ı bâlâlardır. Şehri bir vâsi‘ sahrâ-yı çemenzâr [u] mahsûldârın tâ vasatına vâki‘ olup (---) cânibe bir âb-ı hayât buhayre vâki‘ olmuşdur. İbtidâ bânîsi Ermen meliklerinden Erdebîl veled-i Erdemînî, Yunaniyân'dandır. Hazret-i Ömer Basra'yı feth edüp Nihâvend'e Şeyh Sâriyetü'l-Cebel'i serdâr etdüğü sene hilâfet-i Hazret-i Ömer'de Hazret-i Ömer havfından binâ olunmuşdur. Zîrâ Hazret-i Ömer ahdinde cemî‘î müddet-i hilâfeti diyâr-ı Acem'de havâricî tâ’ifesiyle geçdiğinde anınçün diyâr-ı Acem'de Hazret-i Ömer'i sevmezler, ammâ Ebâbekir ve Osmân'a ol kadar dınmazlar. Ve bu Erdebîl, zamân-ı kadîmde eyle sevâd-ı mu‘azzam imiş kim bir tarafı tâ cebel-i Seylân'a varırmış. Hâlâ bu şehr ile kûh-ı Seylân'ın mâbeyni iki fersahdır. Her fersahı on ikişer bin girme adımdır. Bu hesâb üzre yigirmi dörd bin adım 306a olur. Bir kûh-ı bülend-i Seylân'dır kim tâ zirve-i a‘lâsında ilâ kıyâmı'd-deverân zemîn-i İrân {ber-devâm olalı} ol kûh-ı bülend üzre berf zâ’il olmamışdır. Hâlâ şitâ ve Temmûz'da selc rahmeti kûh-ı bülend üzre sîm-i hâlis gibi nümâyândır. Anınçün bu Erdebîl'in cemî‘î âb-ı rahmetleri kûh-ı Seylân'dan gelüp cemî‘î mezâri‘ât yerleri reyy eder bir lezîz âb-ı hayât [u] cân, zülâl-ı hayevân, ayn-ı Seylân'dır. Ve gâyet serî‘u'l-hazm olduğundan şehr-i Erdebîl'in ahâlîsi ma‘dî kerb kadar ta‘am tenâvül edüp âb [u] hevâsının letâfetinden gâyet tenperver ve tendürüst mahbûb u mahbûbeleri olur. Ve cümle ünâsı Şâfi‘iyyü'l-mezheb geçinürler ammâ dürûğ güftâr ederler. Şâh İsmâ‘îl anları mezheb-i nâ-hakk-ı Ca‘ferîyyeye da‘vet edüp teşennu‘ı teşeyyu‘a tebdîl idelden berü cümlesi nohûdî mezheblerdir. (---) Ve Erdebîl şehriyle şehr-i Tebrîz-i dilâvîz mâbeyni yigirmi beş fersahdır. Sebük-bâr atı ile iki merhale zemîndir. Ve hevâ-yı dilârâsı gûyâ Erzurûm'a müşâbihdir, şiddet-i şitâsı şedîd olur. Lâkin galle-i mahsûlât-ı hubûbâtı vefret üzre olup gendüm mahsûlâtının kesretinden hâsılı sene-i âtiyyeye kalır. Bir kilesinden seksen kile hubûbât hâsıl olur. Lâkin zemistânından bâğ u bâğçesi ve müsmirrâtı yokdur. Ammâ müşebbek bostânları ve gül-i gülistânları çokdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 305b–306a ·
metinde göster ·
… geldüğü âbâdân yollar ile götüresin ve kârbânların hoş kondurup göçüresin" deyü
tenbîh edüp
yine atına süvâr olup nîm sâ‘at bile gidüp andan birbirimizle vedâlaşup öpüşüp …
Mesîregâh-ı Ayn-ı Alî nâm mahalle varup ol hıyâbân [u] kûyâhda bir ziyâfet-i it‘âm etmişdir kim diller ile ta‘bîr olunmaz. Bu cây-ı teferrücgâhda dahi beş tümen Abbâsî hakîre harc-ı râh verdi ve tevâbi‘ ve levâhıkımız içün 307a yigirmi tümen akçe verdi ve her bir refîklerime birer Keşân katîfesi ve üç Gücerât atlâs ve üç aded destâr-ı Muhammedî ihsân edüp üç yüz aded yekke-süvâr âdemler ile bir yasavul ağasın hakîre vesîle verip eydür kim "Ey yasavul akası! Menim birâderim Evliyâ Akamı Kayser-zemîn şâhı Murâd Hân-ı Râbi‘ Revân'dan Tebrîz'e geldüğü âbâdân yollar ile götüresin ve kârbânların hoş kondurup göçüresin" deyü tenbîh edüp yine atına süvâr olup nîm sâ‘at bile gidüp andan birbirimizle vedâlaşup öpüşüp görüşüp anlar cânib-i Tebrîz'e, biz cümle ta‘allukâtımızla iki aydan sonra
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 306b–307a ·
metinde göster ·
… hsûr olan guzât-ı müslimîn kaht [u] galâdan atların yiyüp andan cümle kelblerin
tenâvül edüp
ba‘dehû şehîdlerin yimeğe başlayup yedi ayda yedi kerre küffâr taraf taraf hücû …
Feth-i kal‘a-i Tiflis sene 986, be-dest-i Kara Lala Mustafâ Paşa be-asr-ı Sultân Murâd Hân-ı Sâlis: Ba‘dehû bu kal‘ayı serdâr-ı bâ-vekâr ol kadar sa‘b u üstüvâr eder kim Gürcîstân ve Azerbaycân kılâ‘larında hâlâ eyle bir kal‘a-i hısn-ı hasîn ve sedd-i metîn kal‘a yokdur. Meğer kal‘a-i Bakü ve kal‘a-i Mekü ola. Ba‘dehû serdâr-ı zafer-şi‘âr vilâyetin tahrîr edüp bir eyâlet-i azîm olur. Hükûmetin mîr-i mirânlık ile eyâlet-i Kastamonu sancağına mutasarrıf Solak Ferhâd Paşazâde Mehemmed Paşa'ya verüp sâ’ir mühimmât [u] levâzımâtın tekmîl edüp yigirmi oda yeniçeri ve beş oda cebeci ve beş oda topcu ve yüz yetmiş pâre top dahi sâ’ir münhedim olan kal‘alardan koyup ve Tire ve Menteşe ve Teke ve Hamîd sancakların ve Sivas eyâletin umûmen muhâfazacı koyup Gürcîstân'dan kırk aded sağîr ve kebîrleri feth edüp kimin harâb u yebâb, kimin ta‘mîr-i bâb edüp cümle yetmiş pâre kal‘a miftâhlarıyla Tiflis ve Çıldır ve Şûrân ve Hartîn ve Azgur ve Tümek kal‘alarının miftâhların der-i devlet-masîr'e gönderdi ve kendileri cânib-i der-i devlete revâne olunca beri tarafda cümle kızılbaş-ı bed-ma‘âş ile Gürcîstân küffârı nâ-tırâş yedi ay kal‘a-i Tiflis'i 319b muhâsara edüp mahsûr olan guzât-ı müslimîn kaht [u] galâdan atların yiyüp andan cümle kelblerin tenâvül edüp ba‘dehû şehîdlerin yimeğe başlayup yedi ayda yedi kerre küffâr taraf taraf hücûmlar edüp kızılbaş serdârı olan İmâm Kulu Hân ahd-i emân ile ve niçe dürûğ-ı kelâm-ı hezeyân ile kal‘ayı istediler. Guzât-ı müslimîn çoğdan helâk olacakların bilüp kal‘a vermediler. Hattâ Alî Subaşı'nın kelbi yedi bin akçeye satılup yediler. Hikmet-i Hudâ Erzurûm Valisi Mustafâ Paşa deryâ-misâl asker ile ılgar edüp gelirken kal‘ayı muhâsara eden İmâm Kulu Hân firâr edüp bu kadar mâl-ı ganâ’imleri ve zehâ’irleri meydân-ı ma‘rekede olan kal‘ada mahsûr kalan guzât ni‘met-i firâvân ile muğtenim olup ertesi gün zîr-i kal‘aya Mustafâ Paşa gelüp derûn-ı hisârda mahsûr olan cüyûş-ı muvahhidîn tâze cân bulurlar.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 319a–319b ·
metinde göster ·
… Ağa, paşayı bunda on gün ziyâfet etmeğe ricâ edüp on gün tekâ‘üd içün çavuşlar
tenbîh edüp
cümle paşa askerine kurâlarda konaklar ta‘yîn olunup bu hakîr paşadan me’zûn ol …
Menzil-i Tayan Ahmed Ağa Çiftliği: Ahmed Ağa, paşayı bunda on gün ziyâfet etmeğe ricâ edüp on gün tekâ‘üd içün çavuşlar tenbîh edüp cümle paşa askerine kurâlarda konaklar ta‘yîn olunup bu hakîr paşadan me’zûn olup, Ahmed Ağa âdemleriyle,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 342b ·
metinde göster ·
… up on gün on gice paşa efendimizle bu hakîr zülbiyyât ve katır-ı nebât-ı hamavî
tenâvül edüp
bir gün acz sûreti göstermedi. Ve cümle ağavâtlara şehr içre yâfteler ile konak …
Sene (---) târîhinde Âl-i Dânişmendiyye binâsıdır. Ba‘dehû Yıldırım Hân fethidir. Hâlâ Sivas eyâletinde Amasiyye sancağı hâkinde {celâlî ve cemâlîden emîn olmak içün şekl-i murabba‘ kerpiç binâ bir kal‘a-i ra‘nâdır. İçinde aslâ evleri yokdur. Ba‘zı mühimmât ve levâzımâtlar içün pâsbânları var.} Şehri, Pîr Dede Sultân evkâfıdır. Hâlâ Kızlar Ağası hükm eder. Üç yüz akçe şerîf kazâdır. Ve cümle (---) nâhiyedir. Bu nevâhîlerden kadısına senevî altı kîse hâsıl olur. Kal‘ası türâb olup iç il olmağıla dizdârı ve neferâtı yokdur. Ammâ şeyhülislâmı ve nakîbü'l-eşrâfı ve sipâh kethüdâyeri ve yeniçeri serdârı ve muhtesibi ve şehir nâ’ibi vardır. Üç yüz kadar menâsıb-ı âlî zabt etmiş kudât efendileri ve sulehâ-yı ümmetden meşâyihleri ve a‘yân [u] eşrâf ağavâtları ve paşalığa liyâkatli kethüdâyerleri vardır. Husûsan Mehemmed Paşa efendimizin hâne sâhibi Tabanıyassı Mehemmed Paşa'nın silâhdârı 346b Dilâver Ağa, hakkâ ki ismi müsemmâsına mutâbık hânedân sâhibi, ni‘meti mebzûl er-dilâver [u] server âdemdir. Hattâ vakt-i şitâ olmağıla paşa efendimiz hânesinde on gün dörd yüz iç ağalariyle mihmân olup on günde ne çul, ne tobra ve ne kahve ibriği ve ne paşa içün matbah kaynatdırmayup on gün on gice paşa efendimizle bu hakîr zülbiyyât ve katır-ı nebât-ı hamavî tenâvül edüp bir gün acz sûreti göstermedi. Ve cümle ağavâtlara şehr içre yâfteler ile konaklar verilüp cümle ağavâtlar a‘yân-ı vilâyet ile babalı ve oğullu geçinüp dörd bin kadar askere, kurâlara mahkeme yâftesiyle gönderüp konaklar verildi. Gerçi Etrâk vilâyetidir ammâ halkı gâyet halîm u selîm kimesnelerdir. Bunlar avân tâ’ifesidir demeyüp "Hayru't-ta‘ami mâ hazar" deyüp varların dirîğ etmeyüp bezl-i ni‘met etdiler. Zîrâ bir vâsi‘atü'l-aktâr ve rahîsatü'l-eş‘âr ucuzluk ve ganîmet şehr-i ma‘mûrdur. Kûh-ı Deşan eteğinde vâkı‘ olmuş dörd bin aded kiremitli ve türâb-ı amber-i pâk ile mestûr bâğlı ve bâğçeli ma‘mûr ve âbâdân hâne-i zîbâlardır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 346a–346b ·
metinde göster ·
… urmada berk-i hazân gibi dir dir ditrer. Ne hâl ise cümle askere alay çavuşları
tenbîh edüp
ibtida paşanın otak develeri ve matbah ve dış kilâr ve ahûr ocağı ağırlığı yigi …
Menzil-i karye-i Karakeçili: Bu dahi Çorum sancağı hâkinde iki yüz hâneli Etrâk köyüdür. Kızılırmağ'a bir sâ‘at karîbdir. Bu köyde ol gice yine azîm karlar ve dipi ve boranlar olup sekbân ve sarıca haşerâtları cümle ehl [ü] ıyâlleri hânelerinden çıkarup beşikleri ma‘sûmlarıyla kar üzre bırağup kuyuların kazup ve kapu eşiklerin kırup atları seyishânelerin re‘âyâ tennûrlarının başına çeküp Merzifon'dan berü Gümüş'de ve Dankazâ'da olan fezâhat [u] zulümleri Yûsuf-ı Haccâc etmemişdir. Her ne hâl ise ale's-sabâh bu Karakeçili köyünden kalkup Kızılırmağ'ın Çâşnigîr köprüsüne gitmeyüp Karakeçili geçidine gelüp sû’-i tedbîr edüp karşu tarafa geçmek murâd edinüp bir kaç menzil Çâşnigîr cisrine gitmediler. Meğer bî-emân geçid imiş. Gerçi kar teskîn oldu ammâ şiddet-i şitâ ol mertebede kim âdem at üzre, atlar zemîn üzre durmada berk-i hazân gibi dir dir ditrer. Ne hâl ise cümle askere alay çavuşları tenbîh edüp ibtida paşanın otak develeri ve matbah ve dış kilâr ve ahûr ocağı ağırlığı yigirmi aded yarar ehl-i beled kulağuzlar ile vakt-i seherde ba‘zı atlılar dahi ubûr etdiler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 351a ·
metinde göster ·
… ve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye
tenbîh edüp
gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. …
derken bir kelb-i sarîh çomar ve alabaş ve karaman ve tortaman savtı gibi "heft heft" ve "çend çend" hırıldısı dahi istimâ‘ olunup "Bre meded cânım, kelb-i mu‘allemler! Benim kelb nefsimin birâderleri! Çend çendine, heft heştine nüh dedüğe kurbân olayım", deyü "Müjde yârânlar! İmâristân vardır. Cenâb-ı Bârî yârî kılup bize selâmet verdi. Hemân şu seglerin sedâsı gelen cânibe gidelim" deyü ileri at bırağup cânım sığır tezeği tütünü âşikâre olup sehl dahi ileri vardıkda bir karye-i azîm nümâyân olup sığır tezeği râyihası dahi ol mahalde müşk-i amber-i hâm râyihası gibi dimâğı mu‘attar edüp cânımıza cân katdı. Hakîr bir çit havlı kapusu önüne yigirmi beş refîkimizle gelüp "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım, ammâ zulm etmen. Ben bu eve konayım, ammâ birbirimizden haberdâr olalım" deyüp gulâmımın biri atından inüp çit havlı kapusun açup havlıya dâhil olunca levendâne alay çavuşu gibi tabl-bâza tarralar urup "salât-ı Muhammed" deyü na‘ralara rehâ buldurup "ev sâhibi" deyü bir na‘ra dahi haykırdım. Âdem-i âdemâtdan bir merd yok. Ammâ havlı içinde on iki esb-i sabâ-sür‘at kar üzre kantar sırıklar zemîne zerk olup atlar mızrâklarda deverân etmede, bir na‘ra dahi edince hemân içerden bir fetâ yiğit orta kuşak, yalın ayak ve mest ile dal-satır olup iki tüfenkli ve ikisi dahi dal kılıçlı zâhir olup kar içinde seğirderek atlarına yalın ayak bilâ-rikâb süvâr olduklarında biri üzerime at sürünce "Selâmün aleyküm ev sâhibleri! Müsâfir alır mısınız?" dedim. Biri eyitdi "Bre Akyakalıoğlu gelsin" dedikde bir kırmızı serbendli boğazı poşulu yiğit çıkup "Bre hây alındığa" deyince derûn-ı hâneden yedi âdem dahi dal kılıç çıkup üçü hâne içine gerü döndü. Hemân bir pîr-i fânî piyâdece bana doğru "Safâ geldin oğul!" deyince atdan inüp "Baba nedir hâlin?" dedim ve aslâ aldırmayup "Bre şehbâzlarım, kardaşlarım! Ne atlanırsız. Müsâfir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded refîklerime "Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal kılıç atlarına süvâr olan yiğitlerin ellerine ve ayaklarına düşüp "Oğullar! Evimi barkımı harâb edersiz. İşte o ağa atından indi. Dipi ve borandan buymuşlar. İşte evime düşmüşler. Siz dahi atlarınızdan inin" dedikce "Bre hey hacı baba! Bize olanı sen bilmezsin. Biz bize etdik. Bre getir çizmemiz, bre getir zırhımız, bre getir kürklerimiz, bre getir tüfenk [ü] tîrkeşlerimiz" deyü at sırtında kılıçların ve tirkeşlerin kuşanmağa başladılar. Hâne sâhibi ricâ etdikçe, anlar gideriz derler. Bildim ki bizi istiskâl etdiler. Hemân levendnâmdan "Bre hey kardaşlar! Nûr-i îmân ehline yâd olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun, biz taşra bir hayâtda bir gice bu kışda, kıyâmetde mihmân olalım. Hey ömrlerimin vârı" dedikde biraz tesellî-i hâtır bulup kılıçların gılâflarına koyup kapudan içeri biri girüp biri dahi yanımda atdan inüp anınla öpüşüp hâl hâtır soruşduk. Ammâ hakîr akıl dâ’iresinden çıkup "Âyâ, bunun aslı ne ola" deyü bunlara im‘ân-ı nazar ile nazar etdim. Cümlesi hakîre kec nazar ederler. 354a Hemen şaka tarafına zâhib olup "Salât-ı Muhammed! Hak sizi hatâdan saklasın şehbâzlarım" dedikde hâne sâhibi "Birbire oğullar! İnin akşâmdır, ta‘âmlar yiyin" dedikde "Vallahi hacı baba! Ben ve oğlanlarım alabaş köpek gibi açız. Hemân sofrayı şu kar üstüne getir, burada yeyelim" deyü kar üstüne kasden oturdum "Bre hacı! Allah aşkına olsun. Tiz baba pîr, baba çorbasın evvel getir, sonra su pasdırmasın getir, sonra buzlu hoşaf turşusun getir. Harâretden yürek yandı" dediğimde biri eydür: "Bre beğim! Bu yiğit pek yârândandır. Bundan zarar gelir âdem değildir" dedikde cümlesi sappıradak atlarından inüp ke'l-evvel atların kar üzre sırıklarına kayd edüp odalara girüp hakîri da‘vet eyleyüp "Sen kimsin, dediler ve kimin tevâbi‘isin. Bu yollarda kuş uçmaz bu kışda, kıyâmetde sen nişlersin" deyü mahşer su‘âli etdiler, ammâ gözleri yine kapuda ve silâhlarında. Hakîr eyitdim: "Bize Evliyâ Çelebi derler. Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin yemişiz. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" deyüp latîfe-âmîz niçe kelimâtlar edüp mâ-hazarı ta‘âm [u] tenâvül ederken nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve iri kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Beğim şöyle ve beğim böyle" deyü ana ta‘zîm edüp hitâb ederler. Esnâ-yı kelâmda ol dahi anların birine "Behey Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu sâ‘at allak bullak etdi. Çizmesiz, pabuçsuz ve silâh kuşandırmadan bizi ata bindirdi" deyü hakîri gösterdi. "Şundan ibret alsanız ne, cümlemize bu iş nasîhatdir. Gâfil baş terkidedir. Avret gibi boğazımız tokluğuna âteş başı deyü kapanmışız. Ya bu yiğit tavlımbâz çalup na‘ra haykırmadan taşra[da]ki yigirmi otuz yiğidiyle bizi çevirse, cümlemizin hâli neye müncer olurdu. Hele düşünün. Ne dersin Oynağanlıoğlu, ne dersin Yeğen Hüseyin, ne dersin Akyakalıoğlu ne dersin ve Kara Memi ne dersin" deyü cümleye hitâb edüp anlarda "Belî, işimiz müşkil olurdu" dediler. Yeğen Hüseyin "Ne olsa gerek, biz hemân ev içinden damı delüp taşra çıkup dam üstünden kurşumlayup gelen baskıncıları alarka ederdim. Siz atlanırdınız. Evin avlısı boldur. At üstine geldikden sonra ceng ide ide ya kurtulurduk, ya kırılırdık" dedi. Hemân Oynağanlıoğlu, bir lâtîfe-gûy şakrak yiğitdir, hakîri gösterüp eydür "Bre şu a....nı s..diğimin gidisi, bizi basmak ne boynuna. Hemân kışdan, kıyâmetden cân kurtarmak içün tandır masdısı gibi bizcileyin âteş başı arayarak bu eve geldi. Yohsa cânını seven bugünkü gün kapudan taşra çıkar mı?" deyüp vâfir güft [u] gû etdiler. Ol beğ dedikleri yiğit ocak başında kurulu beş tabancalı tüfengi var, birini hakîre bağışlayup "Yiğit, şunu aşkımıza kullan" deyüp "Siz dahi birer şey bağışlan. Ev sâhibi hacı baba, rızâm vardır. Sen de bu yiğide vâfir şey bağışla" dedi. Hemân Katırcıoğlu Mehemmed dediğin yiğit yanında bir gümüş tel sarılı uyluk hıştı vardı, anı ve bir telâtîn kîseli kaşıklık ihsân etdi. Ve Akyakalıoğlu bir sığın paçası derisinden bir tuzluk kîsesi ve bir gümüşli Tarabzon baltası bağışladı. Yeğen Hüseyin eydür "Yiğit, bizimle bir kaç gün bunda otur. Kışın şiddeti geçsin. Senden hazz etdik. Bir musâhib yiğit imişsin" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi, biz paşalıyız. Paşadan ayrılamazız. Lâkin bu tûfânda târumâr olduk. İnşâallah sabâha dek bu kar teskîn olup paşaya gideriz" dedim. Hemân mezkûr beğim dedikleri eder "Bre ne asıl paşa" idi. Hakîr eyitdim "Erzurûm'dan ma‘zûl Defterdâroğlu Mehemmed Paşa" dedim. "Bre ya o kandedir. Yiğit istermiş, biz anı isteriz" dediler. Birisi nihânîce göz kıpdı "Bre ya o paşa şimdi kandedir?" "İşte bu Sarıalan belin aşarken dipi ve borandan târumâr olduk ve Kızılırmak geçidinde niçe yüz yiğit ve niçe yüz at ve deve gark oldu" deyü hikâye eyledim. Hemân beğ yerinden kalkup elim öpüp "Ey imdi yiğit! Sen kışdan bu eve düşüp cân kurtardın. Ammâ hakkâ ki sen de bizden eyi cân kurtardın. Eğer bu evin avlısına girdiğin gibi selâm verüp atdan inmesen bin cânın olsa bizden kurtulmazdın. Sen de bizi oda içinde âteş başında dururken tâ’ifenile bassan biz de cân kurtaramazdık. Allah senden râzî ola. Sen bize, biz sana cân bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimden gerü bize bu evde kapanmak harâmdır. Kalkın, tayfa silâhlanın" dedikde cümlesi pür-silâh olurken hemân beğ belinden bir güderi kemer çıkarup "Şu kemerde beş yüz altundur, al bunu kabûl eyle. Lâkin senden ricâm oldur kim bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin. Deveyi gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile görmedim". Hemân elin elime verüp kulağıma sarıcalar sırrın söyleyüp "küm" dedi. Hakîr dahi pîr sırrın işâret edüp cümle on iki yiğit 354b ile öpüşüp görüşüp beğe koynumdan bir Kaya Sultân yağlığı verüp cümlesi ale'l-fevr tarfetü'l-ayn içre atlarına süvâr olup "Hacı baba ve Evliyâ Çelebi! Seni Allah'ıma ısmarladık. Allah sizden râzî ola" deyüp tabl-bâzların urarak gitdiler. Gerçi bunlar ile bir gice cân sohbetleri etdim ammâ aslâ safâ-yı hâtırım yok idi. Bunlar gidince konak ve âteşbaşı bana mahsûs olup âsûde-hâl dururken ânî gördüm, hâne sâhibi hacı baba hareminden iki boğça don gömlek hedâyâ ile bir ekmek ve biraz tuz ve bir gümüşlü ağır kılıç ve bir hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet ile gelüp dest bûs-edüp vâfir ağlayup "Kişi basdığını boğazlamaz. Beni sütreyle ve ak sakalıma merhamet eyle" deyü elime eteğime düşüp tazarru‘ [u] nâlişler eyledi. Ammâ hakîr asl [u] fer‘in bilmeyüp ârifâne ve zarîfâne ığmâz-ı ayn eyledim. Yine sâhib-i hâne tesellî-i hâtır bulmayup eydür: "Oğul! Hak senden râzî ola. Eğer evime geldiğin gibi atdan inmeyüp mudârâ etmesen, eyle basdığına göre ceng eyleseniz sizden ve anlardan çok yiğit şehîd olup evim ve barkım harâb u yebâb olup ehl [u] ıyâlim esîr [u] kebâb olurdu" dedi. Hemân hakîr eyitdim "Bre hey hacı baba! Ben senin bir kerre ni‘metin yedim, ve eyi adına geldim. Bir ocak sâhibi müsâfir katlanır âdemsin. Sana acıyup el kaldırmayup gayrı yiğitleri karşu komşularınıza kondurdum. Tiz anları çağırınız, gelsinler ve kahve içsinler. Ve konak sâhiblerine tenbîh eyle, bizim yoldaşlarımızı bir hoş gözetsinler" diye mezkûr paşa çâşnigîr ve kilârcı ve sarıca ve sarrâc yiğitleri konaklarından bizim konaklara cümlesi gelüp tahte'l-kahve yiyüp kahve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye tenbîh edüp gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. "Elbette bunun bir aslı vardır" deyü memlûklerime ve gayrı yanaşma yoldaşıma ve hâldaşıma "Hâne sâhibin göz hapsine alun. Belki firâr eder, sakının gâfil olman" deyü tenbîh ve te’kîd etdim. Ammâ ne aslın ve ne fer‘in bilirim. Ancak sâhib-i hâne meyyit-i müteharrik gibi gezindiğinden nakş etmiş idim. Böyle iken bizim sikadan olan memlûkümüz Kâzım nâm gulâmım gelüp "Ağa! Hâne sâhibi selâm etdi. Ağanın hâtırı ne kadar mâl hedâyâ ile hoş olur, anı buyursunlar. Yine senden oğul cevâb isteriz ve sana da bir şey cabalarım, dedi. Ne buyurursunuz" deyü gulâmım bu kelâmı söyleyince hakîr eyitdim: "Sakın kâfirler! Ev sâhibi sizi ferdâya salup firâr eder, ammâ sonra derinizi yüzerim. Hemân netîce herîfe söylen. Vallahi ağa senin iyiliğin işidüp geldi ve hâtırından geçemeyüp el kaldırmayup senin ak sakalına merhamet etdi. Her ne verirse versin. Biz anın ni‘metin yedik. Biz anı kendi rızâsına koduk, deyin" deyü tenbîh etdim. Zîrâ mâddenin aslı, fer‘ini bilmem, Allah âlim [u] dânâdır. Böyle olmuşdur. Kâzım gulâm herîfe takrîrimiz üzre söyleyicek mukaddemâ getirdiği nân ve nemeki ve kılıç ve Kelâm-ı İzzeti ve iki donanmış zırh ve beş sîm ü güher-i Mısr rahtı ve beş tîrkeş-i sîm mebrûm (?) ve sîm kakma pullu tirkeşler katîfe üzre işlenmiş ve üç gaddâre ve üç kılıç ve bir kîse guruş ve elli top Engürü sûfunun envâ‘-ı gûnâ-gûnu ve bir külçe köse destâr getirüp ağlıyarak "Hâlime merhamet edüp benim hâlimi kimseye eyitme" diyerek gelüp ayağıma sarıldı ve "Bu sır burada kalsın" deyü ricâ etdi. Hakîr eyitdim "Behey hacı baba! Sır saklamak kolaydır, ammâ bu kadarca şeyi sen bana neden ötürü verirsin. Beğ sana demedi mi, benim rızâm vardır, Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver, demedi mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeyceğiz mi değer, hele bil" dedim. Hâne sâhibi eyitdi: "Lütfeyle! Bu kışda bu kadar yiğit ile gelüp çok derd çekdin. Ammâ beni gel etme. Var mâlım elimden alup kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim Allah belâ versin. Kütahiyye Paşası havfinden bunlar kaçup bu kışda yedi gicedir bunda yatup beni harâmîler yatağı etdiler. Söylemeğe dermânım yokdur. Allah senden râzî olsun, hele kâfirleri kaçırup beni halâs eyledin. Eğer bir kaçın kanadup ceng ideydin evim barkım harâb olurdu" deyince bu sözlerden nakş-ı bukalemûn ibret-nümûn hisseler alup dibelik yüküm yukaru koyup hâkimâne hareket etdim. Amân fakîr herîfin haberi yok kim biz şiddet-i şitâdan el ayak dutmaz cân atup geldik. Bir şeyden rûhumuzun haberi yok. Anlar içerde âteş başından kalkmış eli ayağı dutar dal satûr fetâlar, bizden cân halâs etmezlerdi. Ammâ yine hakîr eyitdim: "Hey hacı baba! Ben anları hûb bilirim, ammâ bir kaçını bilemedim. Allah'ı seversen anları bana bildir" dedim. Hacı eyitdi: "Oğul! Şimden gerü oldu olacak. Senden gizli kapaklı nemiz olacak. İşte ocak başında oturup 355a sana bir çakmaklı tüfenk bağışlayup beğ dedikleri Kara Haydaroğlu dedikleri kan ağırı afacân ve kağan-arslan odur" dedi. "Bre onu bilirim ve Katırcıoğlu Mehemmed'i bilirim ve Akyakalıoğlun bilirim ve Oynağanlıoğlun ve Yeğen Hüseyin'i bilirim ve Kara Memi'yi ve Dayıyı ve Dadaylıoğlun bilir ammâ öbürlerin bilmem" dedim. Ammâ Hudâ âlimdir birin dahi ne gördüm ve ne bilirdim. Ancak ol gice sohbet ederken musâhabet arasında görüşdük ve bilişdik idi. Hacı eyitdi: "Meydâna sofra yayan yiğit Bayındırlı derler, zehir kâtildir. Kapu bekleyen Kara Velî'dir. Biri Efendilioğlu'dur, biri Barak Alî derler Yezîd oğlu bî-emân veleddir. İşte anlar bizim âfâtımız olmuşdur" dedikde cümlesinin haberlerin aldım. Ammâ henüzde benim belim boşandı ve elim ayağım dutmaz olup bu kerre telâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar urdukda anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr [u] fakîre tîğ havâle eyleseler bu şiddet-i şitâda bî-tâb ve bî-mecâl idim. Anlar germâ-germ-i nerm kimesneler idi. Husûsan cengâver kimesneler ile mukâbele olup mukâbele eylemek muhâl, hâl-i diger-gûn neye müncer olurdu, deyü havfe henüz düşdüm. Ol mahal kim eve girdim, ne mene kimesneler idi, bilmezdim. Hemân her menzilden menzile yedi sekiz sâ‘atde at üzre gelince Hazret-i Kur’ân-ı Azîmi ve Furkân-ı Mecîdi hıfzen tilâvet ederdim. Anın te’sîr-i berekâtıyla Cenâb-ı Bârî yarı kılup ol harâmîlerin şûr [u] şerlerinden bu abd-i kemteri masûn u mahfûz eyleyüp anlar ru‘b u haşyete düşdüler. Ammâ hakîrin derûnunda bir havf dahi cilveger idi. Bu hâne sâhibi anların yatağıdır, vakt-i zemistânda dâ’ima bunda sâkin olurlar. Şimdi bu kadar eşyâyı hakk-ı sükût içün tama‘-ı hâma düşüp alırsam belki bu ahşâm yine geleler. Hacı anlara "Sizin mâlınızdan şu kadar mal verüp halâs oldum" derse hâl neye müncer olur, deyü yetmiş gûne sevdâ-yı hâma düşüp şekk-i şübhe ârız olup gûnâ-gûn fikr-i fâside düşdüm. Ale's-sabâh ki oldu, on aded paşalı yoldaşlarım dahi gelüp "Bre Evliyâ Çelebi! İki gündür sen kandesin, paşa seni arar, durma binelim" deyü atdan inüp "Tiz hacı baba, şunlara kahvealtı gör ve oğlanlar atları eğerlen. Hacı baba bizimle yolcudur" dedim. Hemân fakîr herifin dibelik aklı başından gitdi. Ammâ benim on yoldaşım dahi gelmek ile aklım başıma gelüp havf [ü] hatardan emîn oldum. Ve hevâ dahi sehle'l-mu‘tedil oldu. Âhir tama‘-ı hâma düşüp yüz bin minnet ile mukaddemâ arz etdiği hedâyâları alup "Bak a cânım hacı baba! Biz sana i‘timâd edüp seni sana koduk. Meğer sende insâf yok imiş. El-insâfu nısfu'd-dîn demişler. Bize bu kadarca verdiğin şeyi bu kadar yiğidin kankısına vereyim. İşte on yiğit dahi geldi, gördün ve anlarda başka söz var. Ben bu verdiğin şeylerin birisin almam. İşte paşa buralarda, Hüseyin Gâzî Tekyesi'nde imiş. Ben seni anda kulağız alup götürürüm" dedikde hacının aklı başından gidüp "Varayum, haremimden dahi şey çıkarayım" dedikde "Dut, şu ak sakalı kızıl kanda boyanacağı" deyüp derhâl gulâmlarım cem‘ olup hacıyı dest ber-kafa bağladılar. "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme! Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" deyü sagu sağlayup örül örül ağlayup "Hizmetkârlarından gayrı kimse olmasın" dedi. Eyle olsun, deyü gayrı yoldaşlar taşra odalarda kalup hacı baba oğluna "Var oğul! Şu emânet koduğum alaca meşîn kîseyi getir ve sana tenbîh etdiğim şeyleri getir" dedikde yine bir şübheye düşüp gulâmımın birine kuş lisânı üzre "Cücümlece yocoldacaşlacarıcım sicilacahılacanacup acatlacansıncalarar" ya‘nî "cümle yoldaşlarım silâhlanup atlansınlar" deyince cümle refîklerimiz hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, hareminden hacının oğlu bir kîse altun ve dâmâdı üç küheylân at eğerleriyle ve altun kûf rikâblarıyla ve bir katar-ı katır ve yüz top sûf ve on iki kılıç kimi sîmli ve altısı kara kılıç ve üç gaddâre ve sekiz tîrkeş ve yedi raht ve altı celeb kalkanı ve bir gümüş pîş tahta devâtı sâfî altun kitâbe ile müzeyyen olmuş ve iki çalar sâ‘at ve yedi akreb sâ‘at ve on top Keşân katîfesi ve üç kîse guruş dahi verüp tuza ve ekmeğe ve kılıca ve Kelâm-ı İzzet'e yemîn verüp "Bu sır burda kala" deyü Fâtiha okuyup hakîr "sümmün bükmün" oldum ve keşf-i râz etmemek içün vâkıf-ı esrâr olan sikadan memlûklarıma dahi yemîn billah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra refîklerimizden cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. Asl [u] fer‘ini bilmezler. Mezkûr Çardaklıbel'de ve Direklibel'de ve Felâketbeli'nde {çekdikleri felâketi} ve Kebirbeli'nde ve Zağapa deresinde ve Kızılırmak deresinde çekdikleri 355b âlâm-ı şedâ’idi ve renc-ı anâyı ferâmûş edüp Arapça nassı ma‘lûmları oldu. Hakîr dahi sâhib-i hâneyi kayd-bendden halâs edüp kendüye bir tihtâb ve mutalsam tas ve iki Kaya Sultân yağlığı ve iki çâr-gök fincân ve bir münebbed kâse verdim ve dâmâdına ve oğluna birer Kaya Sultân makra[ma]ları verdim. Ve ehline iki yağlık ve bir hamâ’il gönderüp ehline dünyâ ve âhiret vâlide ve hacı babaya dünyâ ve âhiret baba ve dâmâdı ve oğullarına dünyâ ve âhiret karındaş deyüp Fâtiha-i şerîf tilâvet olunup yemîn etdiğimiz ekmeği ve tuzu ve kılıcı ve ol hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet'i bağışlayup ânî gördüm, içerden iki nâ-resîde altun pâre kerîmelerin ellerinde birer boğça ak kenarlı paşa gömlekleri ve serâvîl ve yağlıklar getirüp hakîr iki duhter-i pâkîze-ahterlerin başlarına birer şerbetî Kaya Sultân yağlıkları verüp bağrıma basup âhiret kızları etdim. Oğlunun biri içerden biri Hıtâyî emrûdu kâse-i fağfûrî getirdi kim bizim anlara verdiğimiz kâseler bunun müjdesi değildir. Meğer bu hacı babam, koltuğunda babalar vebâlar çıkarsın; Kara Haydar'ın kendi zamânından berü harâmîlerin yatağı imiş. Hakîkatü'l-hâl bu hakîre her ne ki verdi ise küflenüp paslanmış kılıçlar ve ıslanmış dikdik ve abâyîler ve pürjeng sâ‘at ve gaddâreler idi. Bunda olan mâl-ı firâvânın hesâbın Cenâb-ı Bârî bilirmiş, bir genc-i nihân imiş. Hemân hakîr silâhlanup Kara Haydaroğlu'nun bağışladığı tüfengi belime sokup mezkûr çâşnigîr ve sarıca ve gayrı yiğitleri başıma cem‘ edüp hacı babanın verdiği katarı yükledüp baba ile ve dâmâdı ve oğullarıyla vedâlaşup öpüşüp bir kulağız alup pür silâh âmâde olarak yine cânib-i şimâle kar üzre 5 sâ‘atde Çubukovası başında,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 353b–355b ·
metinde göster ·
… somât-ı Mehemmedî çekmişdir kim vakt-i çâştdan vakt-i asra varınca cümle asker
tenâvül edüp
şikemleri masadı kürbe batnına dönüp yine cümle suhûnlar ni‘met-i nefîse ile mâ …
Tekyegâh-ı medfen-i Mehemmed Dede'dir. Bunda tekye-nişîn Mustafâ Dede, azizin ırk-ı tâhirinden bir zât-ı hoş-hısâl, ehl-i ilm ü ehl-i hâl ve musâhib-i pür-me’âl, kelâma mâlik, sebük-rûh ve hüsn-i hulk sâhib-i bir zât-ı mükerremdir. Varvar Alî Paşa'ya bir ziyâfet-i âlî edüp bir somât-ı Mehemmedî çekmişdir kim vakt-i çâştdan vakt-i asra varınca cümle asker tenâvül edüp şikemleri masadı kürbe batnına dönüp yine cümle suhûnlar ni‘met-i nefîse ile mâl-â-mâl idi. 362b Hakkâ ki, bu berekât-ı ta‘âm azîzin rûhâniyyeti te’sîridir. Ve her sene bu âsitânede şeyhin kendi atlarından bir at kurbân edüp tekye hâyilinde olan kayalardaki miskî kartallar ol bir atın lâşesin yiyüp sene âhirine dek bir şey tenâvül etdiklerin bir ferd-i âferîde görmemişdir. Meğer yine tekye kurbânı olup yiyeler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 362a–362b ·
metinde göster ·
tâ‘at [u] ibâdât edüp sun‘-ı Hudâ-yı Perverdigârı temâşâ ederek 4 sâ‘at dahi gi …
Evsâf-ı kal‘a-i Çoban: Evc-i âsumâna kad çekmiş serâmed yalçın kaya üzre bir küçük kal‘acıkdır. Hâlâ içinde benî Âdemden yokdur. Hârâb u yebâb durur. Zamân-ı kadîmde Gegve kralenin çobanları bu kal‘ada sâkin olup âyende vü revendeden bâc alırlarmış. Aşağısı deryâ-misâl Sakarya nehri ensesi yalçın dağ üzre kal‘a-i Poli ise pür dert sakar yolu olmağıla bi'z-zarûrî cümle kârbân halkı bunda bâc [u] harâc verirlermiş. Anı ubûr edüp yine cânib-i garba nehr-i Sakarya kenarınca aslâ güneş te’sîr etmez çemenzâr [u] lâle‘ızâ[r] sular kenarında tahta'l-kahve, fatûr-ı fatîrler tenâvül edüp tâ‘at [u] ibâdât edüp sun‘-ı Hudâ-yı Perverdigârı temâşâ ederek 4 sâ‘at dahi gidüp, 369b
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 369a–369b ·
metinde göster ·
… ir lokmalı bol kadı haftânı el-hâsıl başdan başa bir kat esvâb ihsân edüp ta‘âm
tenâvül edüp
destûr deyüp giderken aşağı inüp gördüm, binek taşında bizim at yerine bir fil- …
"Evliyâ Çelebi! Medrese köşesinde sizinle ilme meşgûl olduğumuz sebebiyle Cenâb-ı İzzet ilm [u] berekâtıyla bu sarây ve Üsküdar'da ve vilâyetimizde ve niçe yerde çiftlikler ve niçe gûne ihsân [u] in‘âmlar etdi" deyü bî-had hamd [u] senâ etdi. Hakîr eyitdim "İnşâallah sultânım! İlm tilâvet etmede şerîk idim. İnşâallah devletinizde dahi dünyâlığile şerîk oluruz" dedikde "Vallahi bî-tekellüf olduğundan hazz etdim. Bre hazînedâr gel" deyü hazînedârın kulağına bir güft [ü] gû edüp bir ândan sonra bir kîse guruş ve bir yeşil çukaya kaplu kunduz siyâhı bir semmûr kürk ve bir lokmalı bol kadı haftânı el-hâsıl başdan başa bir kat esvâb ihsân edüp ta‘âm tenâvül edüp destûr deyüp giderken aşağı inüp gördüm, binek taşında bizim at yerine bir fil-i Mahmudîye 370b benzer bir küheylân at, Şâm didiği ve sîm eğerli ve vüzera rahtlı bir küheylan at, "Efendi size ihsân etdi" deyince yine efendi huzûruna çıkup "Sultânım! Bizi hâkden ref‘ eyleyüp piyâde iken atlandırdınız. Hudâ sizden râzî ola" deyüp temennâ edüp yine ata binüp hâneme gelüp sehl istirâhat etdikde ba‘de'l-asr ânî gördüm, bir hây hû ile elli aded hammâl yükü kahve şeker ve şem‘-i asel ve revgan ve asel ve'l-hâsıl gûnâ-gûn me’kûlât [ü] meşrûbât ile hâne-i tehim mâl-â-mâl ni‘met-i Rabb-i Rahîm olup cihân cihân hazz edüp gelen âdemine bir şerbetî yağlık verüp gitdi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 370a–370b ·
metinde göster ·
… tezâ Paşa ve Alî Paşa'nın cümle altı bin askerleri ve bu kadar re‘âyâ vü berâyâ
tenâvül edüp
yine bu kadar bin suhûn-ı lengerîler ta‘âm-ı nefîs ile mâl-â-mâl kalup paşaya ü …
Menzil-i kasaba-i Zanbakıyye : Hakkâ ki bir mahsûldâr vâdî içre bâğ u bâğçeli ve zanbak şükûfeli üç yüz hâneli ma‘mûr büleydedir. Antakıyye nâhiyesinde (---) hükûmetdir. İncir şecerleri cihânı dutmuşdur. Bu büleyde içre 24b Cânpolâdzâde Alî Paşa Murtezâ Paşa'ya bir ziyâfet-i azîm etmişdir kim bir pâdişâh bir mülûke etmemişdir. Murtezâ Paşa ve Alî Paşa'nın cümle altı bin askerleri ve bu kadar re‘âyâ vü berâyâ tenâvül edüp yine bu kadar bin suhûn-ı lengerîler ta‘âm-ı nefîs ile mâl-â-mâl kalup paşaya üç küheyl kısrak pîş-keş edüp andan Murtezâ Paşa Alî Paşa'ya bir semmûr kürk ve bir mücevher hançer hediyye eyledi. Andan yine taraf-ı kıbleye (---) sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 24a–24b ·
metinde göster ·
… âm edüp bir at ve yigirmi altun ihsân edüp Üsküdar cengin nakl edüp ta‘âmı bile
tenâvül edüp
andan yine cânib-i kıbleye Çomar Bölükbaşı'yla (---) sâ‘atde, 34a
Menzil-i Seyyid Gâzî: Anda atlarına sallama ağır yemler asup andan Bolvadin'i geçüp bir sahrâda bin mikdârı askere râst gelüp hayme ü hargâhlar ile meks etmişler. Hemân içlerinden beş on atlı haşerât-ı mukleciyân hakîre gelüp "Ulak mısız?" "Belî, Âsitâne'den geliriz" dedim. "Ya bu yanınızdaki Üsküdar yorgunu sarıca kâfirleri nedir?" dediler. Hakîr eyitdim: "Murtezâ Paşa efendimizin bölükbaşılarındandır. Amasiyye'den gelirken râst gelüp şimdi Şâm'a gideriz" dedim. "Hele buyurun. Teftişçi Paşa sizi ister" deyü paşanın otağına vardık. Meğer velîni‘metim Ketenci Ömer Paşa oğlu Bâkî Paşa imiş. "Safâ geldin Evliyâ Çelebi" deyü ikrâm edüp bir at ve yigirmi altun ihsân edüp Üsküdar cengin nakl edüp ta‘âmı bile tenâvül edüp andan yine cânib-i kıbleye Çomar Bölükbaşı'yla (---) sâ‘atde, 34a
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 33b–34a ·
metinde göster ·
âyet-i delîl [ü] bürhândır kim cCebel-i Cûdî'de ba‘de't-tûfân sefîne-i Nûh Necî karâr edüp şehr-i Cûde'yi seksen nefer kimesne imâr edüp tavattun edüp evlâd-ı evlâdları münteşir olup cümle târîhde anınçün Hazret-i Nûh'a "Âdem-i Sânî" ve "Eb-i Sânî" dediler. Ba‘dehû ol şehr-i Cûde bir bender şehr-i azîm olup andan cümle evlâd-ı Nûh ve ümmet-i Nûh bu şehirden murâd edindikleri arz-ı hâliyelere istilâ edüp mahsûldâr yerleri imâr etmeğe 35a başlayup ibtidâ Arz-ı Hâsân'da şehr-i Arîş binâ oldu. Andan şehr-i Balîs, andan Mısr-ı Atîk mukâbelesinde Hazret-i İdrîs'in ta‘lîmiyle Cize hâkinde Sureyd Hakîm'in binâ etdüğü Ehrâm dağların bulup anda Heremin nâm bir şehri Kalimon-ı Kehene binâ etdi. Andan sonra hâlâ Mısr-ı Atîk kim ana ol asrda şehr-i Fustât derlerdi, ol imâr oldu. Bi-kavli müverrihîn Hazret-i Nûh Tûfân'dan halâs olduğu gün yevm-i Aşura idi. Herkesde bulunan ta‘âmları bir kazgana koyup tabh edüp tenâvül edüp nâmına "Aşura" dediler, Hazret-i Nûh sünnetidir. Ve ba‘de't-Tûfân Hazret-i Nûhı'n-Necî üç yüz sene mu‘ammer olup üç oğlu dahi oldu. Bir oğlu Hâm'dır, kara Zengiler ve Fir‘avnîler ve Cebbârîn kavmleri bu Hâm'ın zürriyyetinden vücûda gelmişlerdir. Ve bir oğlu Sâm'dır. Arab ve Acem ve cümle peygamberler anın sülâle-i ırk-ı tâhirinden vücûda gelmişlerdir. Ve bir oğlu Yâfes'dir. Türk ü Tatar ve Sakâlib Ye’cüc ü Me’cüc bunun neslinden vücûda gelmişlerdir. Bir oğlu Ken‘ân idi. Babası Nûh Nebî ile gemiye girmeyüp peygamber belinden gelüp mürtedd olan ibtidâ bu Ken‘ân'dır. Cümle Mısır Kıptîleri ve Malta kâfiri Arabı ve Cezîre-i Girid'de İsfakiye Arabı Kıptîdendir, zuhûrları Mısır İskenderiyyesi'ndendir kim asılları Kıbtî ve Ken‘ân b. Nûh'a müntehîlerdir. Ken‘ân babasıyla zevrak-ı rahmete girmeyüp bir tuç kumkuma içre me’kûlât meşrûbâtıyla kumkuma içre girüp yeye, içe, sıça devr-i dâ’im gene yeye yeye necâsetinde gark olup Tûfân'da kumkumasıyla bir kenara çıkup hâlâ Mısır'ın sa‘îd-i âlîsi elvâhât evvel-i Nakraveş kurbunda kumkuması bârçeleriyle bir gâr içre yatar. Kabâbıta kavminin ziyâretgâhlarıdır. Hakîr üç kerre uğrayup temâşâ etdik. Deyr-i kadîm-misâl bir gâr-ı yetîmân dâr-ı bî-îmândır kim ol Ken‘ân hakkında sûre-i (---) âyet (---)Arapça nassı bu Ken‘ân hakkında kıbel-i Hak'dan alâ tarîkı'l-kısas Habîb-i Hudâ'ya nâzil olmuşdur. Niçe müverrihler Hâm ve Sâm ve Yâfes Tûfân'da gemi içre bile idi, derler. Ba‘zılar, Tûfân'dan sonra vücûda geldiler, derler. Sahîhi bu ola. Netîce-i merâm Tûfân'dan sonra gemi içre olan seksen nefer kimesneden bu dünyâ benî Âdem ile mâlamâl olduğundan Hazret-i Nûh'a Âdem-i sânî derler. Bir rivâyetde Ferîdûn Hazret-i Nûh ile gemide bile idi. Tatar andan tenâsül buldu, derler. Ferîdûn'un kabri Heyhât sahrâsında medfûn olduğu inşâallah mahalliyle tahrîr olunur. Ammâ bu Hazret-i Nûh'un ziyâretgâhı olan Kerk-i Nûh karyesi semtinde cebel-i Deyr derler bir kûh-ı bülend vardır. Bir tarafı cânib-i garba, Berût cânibinde Akdeniz'e nâzırdır. O cebel-i müntehâ içre yetmiş iki mezâhib fırak-ı dâlleden Dürüzî Timânî ve Yezîdî ve Mervânî kavmi sâkinlerdir. Ve bu cebelde zikri sebkat eden Ken‘ân b. Nûh aleyhi's-selâmın bir mağarası vardır. Ehl-i Sâm, Ken‘ân babasıyla gemiye girmeyüp kumkuma içre bu mahalde gark olduğuna sûre-i Nûh (---) âyet-i şerîfi delîl ederler. Arapça bu mahal içündür deyü müfessirîn tefsîr etmişlerdir. Ve ale'l-ittifâk Tûfân-ı Nûh ibtidâ bu Bukâ‘ sahrâsındaki nehr-i Tennûr'dan zuhûr edüp cihânı cümle gark etdi. Mezheb-i hukemâda olanlar "Tûfân hemân Arz-ı Mukaddese'de oldu" derler. Eyle ise âyet Arapça nassına göre Hazret-i Nûh'un gemisi cebel-i Cûdî üzre ka[râr] etdikde Cûde ve Musul ve Irâk-ı Acem ve Kurna ve Basra cümle arz-ı mukaddes olmuş olur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 34b–35a ·
metinde göster ·
… niçe büleydeler ve niçe dağlarda kayalar pâre pâre olup seyl-i matar deryâ gibi
tenevvüc edüp
bu Hazret-i Şîs'in kabr-i şerîfinin bir cânibin seyl-i âb münhedim edüp cesed-i …
Diğer menâkıb-ı Hazret-i Şîs: Sene (---) târîhinde Sultân Süleymân asrında Dervîş Paşa vâlî-i Şâm iken sahrâ-yı Bukâ‘'da bir bârân-ı rahmet nâzil olur kim yedi gün yedi gice niçe büleydeler ve niçe dağlarda kayalar pâre pâre olup seyl-i matar deryâ gibi tenevvüc edüp bu Hazret-i Şîs'in kabr-i şerîfinin bir cânibin seyl-i âb münhedim edüp cesed-i Hazret-i Şîs'in sağ cânibinde mübârek dest-i şerîfleri ve uylukları keşf olup ter ü tâze altı bin yedi yüz elli seneden berü zâhir olunca Şâm Vâlîsi Dervîş Paşa'ya ılgâr ile haber edüp bir günde anlar dahi gelüp niçe yüz bin âdem na‘ş-ı Resûl Şîs'i görüp İslâm îmân [u] i’tikâdları dahi ziyâde olup niçe bin münkirîn tecdîd-i îmân ederler. Ba‘dehû Dervîş Paşa cümle 37b a‘yân [u] kibârı cem‘ edüp Hazret-i Şîs'in sağ cânibi vücûd-ı şerîfin tevhîd [ü] tezkîr ile gülâb ve müşk-i anber-i hâm râyihalarıyla gasl edüp bu mahalle defn ederler. Ba‘dehû ol seyl harâb etdüğü mahalle bir rasîf-i kavî inşâ edüp âsitânesin imâr eder. Bu ahvâl karîbü'l-ahd olmağıla mahkeme-i Bukâ‘'da ve Zeydâniyye ve Ba‘albek sicillâtlarında mastûrdur. Ba‘dehû sene (---) târîhinde Cüvânapucubaşı Şâm vâlîsiyken Sultân İbrâhîm Hân'ın sadrıa‘zamı olup bu âsitâne-i Şîs Nebî'yi imâr edüp kabr-i tavîli üzre beşyüz zirâ‘ yeşil çuka setr etmişdi. Hakîr ziyâret etdikde ol mestûr çuka hâzır idi. Hakîr bu kabr-i münevver üzre cümle gubârı süyürüp hizmet-i Resûl'de bulunup hasbeten lillah bir hatm-i şerîfe şürû‘ edüp ba‘dehû ziyâret-i vedâ‘ ile yine atlarımıza süvâr olup vakt-i gurûbda Kerk-i Nûh kal‘ası dibinde ordu-yı İslâm'a gelüp vâsıl olduk. Ertesi gün kûs-ı rıhletler çalınup deryâ-misâl asker ile cânib-i garba Bukâ‘ sahrâsı içre (---) sâ‘atde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 37a–37b ·
metinde göster ·
… galyonunun önün alınca iki kâfir gemi yelkenlerin ısdınkaya urup cenge âheng-i
teng edüp
üç İslâm gemisi mâbeyninde iki kefere gemisi birbirlerine sarılup şehr-i Akka ö …
Mukaddem gelen küffâr kalyonunun akîbince bir küçücük potaç kalyoncuk bu kâfir gemisinin ardı sıra kovarak ol dahi orsa bayrakların ve yeşil alemin küşâde kılınca cümle kırmızı fesli guzât-ı müslimîn kalyonun kıçı ve başı ve palavrası üzre sîneçâk {gâzîler} sadâ-yı Allah Allah'a rehâ buldurup fi'l-hâl dağ pâresi-misâl küffâr gemisine bir kat alabanda top-ı evvel urup küffâr dahi ana urup bir yaylım tüfenk başdan [ve] kıçdan serpüp kâfir gemisine sarılup la‘în küffâr mürg-i semender-vâr âteş-i Nemrûd içinde kalup niçe bin hıyel ü şeytanatlar edüp Cezâyirli'den alarka olup derûn-ı keştîden savt-ı hazîn ile bir gûne turompete frenk boruları çalınca şehr içre olan balyoz kâfirleri Murtezâ Paşa'ya ve kadıya ve Sıfet hâkimine mâl bezl etmeğe başladılar. Murtezâ Paşa, "Görelim neye müncer olur" deyü ığmâz-ı ayn edince hemân Cezâyirli derûn-ı dilden yine kâfire sarılmağa hücûm edince küffâr yine bâdbânların küşâde edüp "kal‘a altı budur" deyüp cân havliyle gemilerin karaya düşürüp yatup cümle kâfirleri taşra dökilüp kal‘a altına geldiler. Cezâyirli bu kerre hâ’ib [ü] hâsir tıramola edüp liman içre gelirken anı gördük, liman ağzından iki pâre dağ gibi kalyonlar yelkenlerin döküp haçlı bayrakların açup limana girince ardı sıra yeşil alemli iki galyon al ve ala fesli asker ile kat-ender-kat Cezâyirliler bu iki gemiyi kovarak liman-ı azîme dâhil olunca hemân evvel giren Cezâyirlinin küçük gemisi iki kâfir galyonunun önün alınca iki kâfir gemi yelkenlerin ısdınkaya urup cenge âheng-i teng edüp üç İslâm gemisi mâbeyninde iki kefere gemisi birbirlerine sarılup şehr-i Akka önüne gelüp kâmil üç buçuk sâ‘at-ı nücûmî ceng-i azîm edüp Akka şehri içre cümle halk top güllesinden firâr edüp yetmiş seksen mikdârı âdem şehr içre şehîd ve bilâ-hisâb mecrûh olup minârede mü’ezzin salâ verirken minâre gülle darbından münhedim olup mü’ezzin firâr etdi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 41b ·
metinde göster ·
… î hurmasıdır" deyü ibtidâ hakîre bir cingilde hurma verüp üç dânesin teberrüken
tenâvül edüp
mâ-bâkîsin hâlâ hıfz edüp masrû‘ u meflûc olanlara birer dâne hurmasından verir …
Ba‘dehû akkâmbaşı, Şeyh Bekkâr'ın verdiği hurma salkımın paşaya 50b verüp paşa dahi "Sübhânallah! Henüz kopmuş, Bağdâd'ın hıstâvî hurmasıdır" deyü ibtidâ hakîre bir cingilde hurma verüp üç dânesin teberrüken tenâvül edüp mâ-bâkîsin hâlâ hıfz edüp masrû‘ u meflûc olanlara birer dâne hurmasından veririz. Hudâ âlimdir Şeyh Bekkâr menâkıbı böyle olmuşdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 50a–50b ·
metinde göster ·
… yasından kuyruğu çıkan ejder-i heft-ser ol asırda rehâ bulup cemî‘i Nemrûdîleri
tenâvül edüp
bi-emr-i Hayy-ı Kadîr yine mezkûr ejder Sübhân dağındaki gârına girüp mahbûs ol …
Van eyâleti hükmünde Van deryâsı sâhilinde Taht-ı Van subaşılığına iki menzildir. Bitlis'e bir menzil-i dırâz-ı azîmdir. Tevârîh-i Şerefnâme kavli üzre bu medîne-i Muş Âzerbâycân-ı Ermen şehirlerinden bir şehr-i azîm idi. Âd ibn Şeddâd Van deryâsı zemîninde evc-i âsumâna beraber bir sedd-i âlî binâ edüp, hâşâ sümme hâşâ Cenâb-ı Rabbü'l-İzzet ile ceng etmeğe kasden ol seddi Şeddâd itmâm etdikde Cibrîl-i emîn emr-i İlâh ile ol seddin zîrinden kanât urup evc-i asmâna ol kadar çıkardı kim cümle bennâların feza‘ [u] ceza‘ların cemî‘i kerrûbiyân istimâ‘ edüp Allah'ın azabından isti‘âze ederlerdi. Ol binâyı Cibrîl-i emîn dörd pâre edüp rûy-ı zemîne eyle urdu kim bir pâresinden Karadeniz zâhir oldu, bir pâresi zarbından bahr-i Hazer zâhir oldu ve bir pâresinden Tebrîz deryâsı âşikâre oldu ve bir pâresi zarbından bu Van deryâsı zâhir olup gayri ammâllerin kamusu itleri ve ester ü üştürleriyle taş taşırlarken cümle taş olmuşlardır. Hâlâ cümle mahlûk-ı Hudâ Van deryâsı garbî sâhilinde Râhova nâm mahalde taş olan mahlûklar kimi berpâ durur kimi çöküp yüklenmiş durur, kimi münhedim olmuş durur temâşâ-yı ibret-nümâdır. Ba‘dehû Van deryâsının şimâlinde Adilcevâz kal‘ası kurbundaki Sübhân dağında hâlâ mahbûs durup kırk elli senede bir sadâsı istimâ‘ olunup yetmiş seksen senede bir kerre beş on gün Sübhân kayasından kuyruğu çıkan ejder-i heft-ser ol asırda rehâ bulup cemî‘i Nemrûdîleri tenâvül edüp bi-emr-i Hayy-ı Kadîr yine mezkûr ejder Sübhân dağındaki gârına girüp mahbûs olur. İnşâ’allah bu ejder dahi Van-ı sedd-i îmân seyâhatinde manzûrumuz olduğu minvâl üzre tahrîr olunur. Ba‘dehû yine Nemrûd-i la‘în kavmine Cenâb-ı Hayy-i Kadîr Muş sahrâsından bir fâre-i azîm hâsıl edüp cümle Nemrûdîleri tenâvül edüp şehr-i Muş ahâlîsin helâk etdüğüyçün şehr-i Mûş derler. Zirâ bu şehir kurbunda mûşun tulû‘ etdüğü gâr-ı azîm nümâyândır. Bu gâr içinde olan gûnâ-gûn fâre ve sıçan ve pündika ve mûş bir diyârda yokdur. Ammâ bi-emri Hudâ İskender Filikos'u tılsımı sebebiyle Muş sahrâsına aslâ sıçan olmaz. Ammâ kadîm zamânda mûş-ı kebîr sebebiyle mûş şehri derler. Sene (---) târîhinde Âl-i Osmân üzre Timur-ı bî-nûr hurûc etdikde bu şehr-i Muş'u ve kal‘asın harâb [u] yebâb ve halkın kebâb ü hânelerin turâb edüp hâlâ âsâr-ı azîmleri zâhir ü bâhirdir. Ancak bir kasaba-misâl bir ma‘mûr büleydedir kim Muş sahrâsında ağzında bir cebelin zeylindedir. Bu şehr-i harâbın seyr [u] temâşâ edüp ertesi cânib-i şimâle yine sahrâ-yı Muş içre (---) sâ‘atde gidüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 87a ·
metinde göster ·
şehr-i Muş ahâlîsin helâk etdüğüyçün şehr-i Mûş derler. Zirâ bu şehir kurbunda …
Van eyâleti hükmünde Van deryâsı sâhilinde Taht-ı Van subaşılığına iki menzildir. Bitlis'e bir menzil-i dırâz-ı azîmdir. Tevârîh-i Şerefnâme kavli üzre bu medîne-i Muş Âzerbâycân-ı Ermen şehirlerinden bir şehr-i azîm idi. Âd ibn Şeddâd Van deryâsı zemîninde evc-i âsumâna beraber bir sedd-i âlî binâ edüp, hâşâ sümme hâşâ Cenâb-ı Rabbü'l-İzzet ile ceng etmeğe kasden ol seddi Şeddâd itmâm etdikde Cibrîl-i emîn emr-i İlâh ile ol seddin zîrinden kanât urup evc-i asmâna ol kadar çıkardı kim cümle bennâların feza‘ [u] ceza‘ların cemî‘i kerrûbiyân istimâ‘ edüp Allah'ın azabından isti‘âze ederlerdi. Ol binâyı Cibrîl-i emîn dörd pâre edüp rûy-ı zemîne eyle urdu kim bir pâresinden Karadeniz zâhir oldu, bir pâresi zarbından bahr-i Hazer zâhir oldu ve bir pâresinden Tebrîz deryâsı âşikâre oldu ve bir pâresi zarbından bu Van deryâsı zâhir olup gayri ammâllerin kamusu itleri ve ester ü üştürleriyle taş taşırlarken cümle taş olmuşlardır. Hâlâ cümle mahlûk-ı Hudâ Van deryâsı garbî sâhilinde Râhova nâm mahalde taş olan mahlûklar kimi berpâ durur kimi çöküp yüklenmiş durur, kimi münhedim olmuş durur temâşâ-yı ibret-nümâdır. Ba‘dehû Van deryâsının şimâlinde Adilcevâz kal‘ası kurbundaki Sübhân dağında hâlâ mahbûs durup kırk elli senede bir sadâsı istimâ‘ olunup yetmiş seksen senede bir kerre beş on gün Sübhân kayasından kuyruğu çıkan ejder-i heft-ser ol asırda rehâ bulup cemî‘i Nemrûdîleri tenâvül edüp bi-emr-i Hayy-ı Kadîr yine mezkûr ejder Sübhân dağındaki gârına girüp mahbûs olur. İnşâ’allah bu ejder dahi Van-ı sedd-i îmân seyâhatinde manzûrumuz olduğu minvâl üzre tahrîr olunur. Ba‘dehû yine Nemrûd-i la‘în kavmine Cenâb-ı Hayy-i Kadîr Muş sahrâsından bir fâre-i azîm hâsıl edüp cümle Nemrûdîleri tenâvül edüp şehr-i Muş ahâlîsin helâk etdüğüyçün şehr-i Mûş derler. Zirâ bu şehir kurbunda mûşun tulû‘ etdüğü gâr-ı azîm nümâyândır. Bu gâr içinde olan gûnâ-gûn fâre ve sıçan ve pündika ve mûş bir diyârda yokdur. Ammâ bi-emri Hudâ İskender Filikos'u tılsımı sebebiyle Muş sahrâsına aslâ sıçan olmaz. Ammâ kadîm zamânda mûş-ı kebîr sebebiyle mûş şehri derler. Sene (---) târîhinde Âl-i Osmân üzre Timur-ı bî-nûr hurûc etdikde bu şehr-i Muş'u ve kal‘asın harâb [u] yebâb ve halkın kebâb ü hânelerin turâb edüp hâlâ âsâr-ı azîmleri zâhir ü bâhirdir. Ancak bir kasaba-misâl bir ma‘mûr büleydedir kim Muş sahrâsında ağzında bir cebelin zeylindedir. Bu şehr-i harâbın seyr [u] temâşâ edüp ertesi cânib-i şimâle yine sahrâ-yı Muş içre (---) sâ‘atde gidüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 87a ·
metinde göster ·
birbirimize karîb olmada iken anı gördük, sağ tarafımızdan dörd atlı dahi pür s …
Sergüşezt-i hakîr Evliyâ-yı pür taksîr: Vakt-i çâşt mahallinde at üzre evrâd [u] ezkârım tilâvet edüp giderken Sührâb nâm gulâmım eydür: "Ağa! Önümüzden dörd salt atlı gelir" dedikde nazar etdim, dörd küheylân atlı ve dev heybetli gelmede ve silâhlarına mukayyed olmada. Hakîr baş aşağı gitmede, anlar yokuş yukaru gelmededirler. Hakîr gulâmlarıma silâhlarınıza mukayyed olun deyü tenbih edüp birbirimize karîb olmada iken anı gördük, sağ tarafımızdan dörd atlı dahi pür silâh fitilleri ellerinde üzerimizde gelmede, ammâ mukaddem görünen dörd atlı hemân dal-mızrâk dördü bir hamleden hücûm edüp biri hakîri mızrâk altına alup tîrkeşe hakîr el edince biri üzerime at yıkup bir hışt niçe zerk etdiyse hamd-i Hudâ isâbet etmeyüp öbürleri seyishânelere sarılınca hakîr 92b yine huddâmlara "Allah!" deyüp hücûm etdükde seyishâneleri bırağup ale'l-ittifâk hakîrin üstine hücûm edüp bir kaç kurşum atdılar aslâ isâbet etmedi. Ammâ gördüm ki huddâmlarımdan bana imdâd eder yok. Hemân "Firâren an tevâli'l-kesürât" deyü nahviyyûn kâ‘idesi üzre kesretden firâr edüp âyet-i sûre (---)Arapça nassı üzre kendimi tehlikeye ilkâ etmeyüp huddâmlarımla firâr ederken akîbimce bir hışt-ı İpşîri atup zemîne üç karış güzer edüp altımdaki esb-i sabâ-sür‘at-i hussâna ikdâm-ı tâmm ile ökçe edüp firâr ederken sağ tarafımızda bir bâğ içre dörd atlı dahi zâhir olup ellerindeki peştemâller ile üzümleri bırağup dalkılıç üzerime gelüp elimiz kaldırmağa iktidârımız olmayup atdan aşağı ser-nigûn edüp sekiz huddâm-ı memlûkümüzün dördü firâr edüp dörd ile bu hakîri dest-ber-kafa kayd-bend edüp altımda kısrağa bir süvâr olup hakîri bir âhir ata bindirüp gulâmlarımla derbeste. "Aşın beğe götürelim! Yok öldürelim! Yok uryân edüp âzâd edelim!" deyü niçe gûne güft [u] gû etdiler. Hakîr eytdim: "Gâzîler bu kadar mâlım ve gulâmlarım aldınız. Allah aşkına olsun cânıma kıyman!" dedim. Biri eyitdi: "Bre mâlın kim aldı? Biz bâğda üzüm yemeğe geldik" dedikde "İşte mâlım götürüyorlar" dedükde hemân biri eydür: "Bre bakalım bu şikârı alanlar bizden midir. Bre Habîb sen bunları bir hoşca beğe götür! İsterse boyunların urup atların alsın, isterse âzâd etsin" deyü üçü bizim münhezim olduğumuz mahalle at bırağup gitdiler. Anların bir âdemi bizim beşimizi eşimizle kayd-bend edüp bâğlar içre at üzre götürmede. Bin adım mikdârı gitmeden anı gördüm bir çimenzâr öz içre on beş aded hurde tengtir çadırlar kurulmuş. Hakîr eyitdim: "Şehbâzım bu çadırlar nedir kim?" dedim. Ol yiğit eyitdi: "Bizim Çomar Beğ'dir" dedi. Hemân cânım başıma gelüp yüz bin hamd ü senâ edüp "İlâhi! Sen fettâhu'l-kulûbsun" deyüp hamd ü şükr-i bî-add ü senâ-yı bî-hadd etdim, zîrâ bu hakîri Şâm-ı şerîfden Murtezâ Paşa ulaklığile Âsitâne-i sa‘âdete gönderdikde Sadrıa‘zam Murâd Paşa ile Gürcî Nebî ve Katırcıoğlu ve Çomar Bölükbaşı ceng edüp münhezimen Gürcî Nebî ve Katırcızâde ve Çomar Bölükbaşı'ya râst gelüp Şâm-ı şerîfe götürüp Murtezâ Paşa efendimize Bölükbaşı yazdırup vilâyet-i Dürüzistân'da Sıfet seferinde bile idik ve Sivas mansıbında bile olup Niksâr subaşısı idi. Bu kadar hukûkumuz var. Ba‘dehû,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 92a–92b ·
metinde göster ·
… den yetmiş bin guruş çıkarup cümle ehl-i hırefe ve meşâyihleri ve kethüdâlarına
tenbîh edüp
Kudde Kethüdâ ve Defterdâr Emir Paşa ve Gümrük Emîni Hasan Çelebi ve Moralı Mus …
Andan azline mâdde-i sânî: Sene (---) târîhinde Karadeniz nihâyetinde kal‘a-i Azak'ı Kazak-ı Ak, Moskov u Potnak, Yunak, [u] Boynak muhâsara edüp Mehemmed Girây Hân imdâdıyla kal‘a-i Azak küffârın muhâsarasından halâs olup kal‘a-i Azak'dan cümle iş erlerinden feryâdcılar gelüp "Zahîre ve cebehâne ve cerâye ve alîkımız kalmayup bir senedir mevâcib yüzü görmedik. Elbette vazîfe-i mu‘ayyenemiz gelmezse kal‘a-i Azak-ı adâyı hâli üzre bırağup târmâr oluruz" deyü kırk yedi bölük ağalarından feryâdcılar gelince Melek Ahmed Paşa cemî‘i erbâb-ı dîvânın ihtiyârlarıyla meşveret-i azîm edüp netîce-i kelâmları oldur kim "Eğer zahîre ve cebehâne ve ulûfelerin Karadeniz'den göndersek, deryânın fırtına hâli dâ’imâ tehlikedir ve Karadeniz'de Azak Kazağı ve Özü Kazağı hâli istîlâ edüp iki yüz pâre kayıklar ile gezmededirler. Azağ'a imdâd etmek müşkildir. Hemân cümle zâhire ve cebehâneyi Kefe eyâletine mutasarrıf İbrâhîm Paşa'ya fermân edüp Kefe'den âsân vech ile Azağ'a vâsıl olur. Mevâciblerin bunda hazîne-i pâdişâhîden yetmiş bin guruş çıkarup cemî‘i ehl-i hırefe akçe tevzî‘ edüp râyic-i sûk-ı sultânî üzre şerîfî altun cem‘ edüp kırk elli aded ulakları bu mahaldan Kırkkilise beğine vâsıl ederiz. Anlar da Özü vezîrine, anlar da Özü beğine, anlar da Kırım hânına, hân dahi Tatar-ı sâbâ-reftâr-ı adüv-şikâr ile Azağ'a vâsıl olduğu haberi arz-ı muhzırlarla yiğirmi beş günde gidüp geldikleri haberi gelir. Bu re’y-i tedbîr ahsendir" deyü Fâtiha tilâvet olunup hazîne-i pâdişâ 102a hîden yetmiş bin guruş çıkarup cümle ehl-i hırefe ve meşâyihleri ve kethüdâlarına tenbîh edüp Kudde Kethüdâ ve Defterdâr Emir Paşa ve Gümrük Emîni Hasan Çelebi ve Moralı Mustafâ Çelebi ve gayri ser-i kârda olan efendi hâ’inleri yetmiş bin aded hazîne guruşların tebdîl edüp maksûs kuş gözü kalp Moralı akçesi esnâfa verüp Kudde Kethüdâ Diyârbekir Çermik'inden olması sebebiyle yetmiş deve yükü kırmızı Diyârbekir bezi ve kuyumcu şâbı ve Kayseriyye'nin sarı sahtiyânın cemî‘i esnâfa döküp üçer kat bahâların taleb edüp kuş gözü akçe ile ehl-i sûkdan altın yüz seksen akçeye iken hurde akçe ile yüz yiğirmi akçeye istediler. Cemî‘i ehl-i hırefin ihtiyârları Melek Ahmed Paşa efendimizin kendi dîvânına gelüp hâk-i pâyine yüz sürüp "Sultânım, bize zulmdür. Diyârbekir bezin üç kat bahâsına üzerimize dökdüler. Ve şâb ve sahtiyân döküp kuş gözü akçeyle yüz yiğirmiye Azak mevâcibi deyü altun isterler. Azîz başın içün bu fukarâ-yı sûka zulm-i Haccâc-ı Yûsuf'dur. Men‘ [u] def‘ eyle" deyü ricâ eylediklerinde paşa eydür "Âdemler! Biz size Diyârbekir bezi ve şâb ve sahtiyân vermedik. Yetmiş bin Sivilya riyâl guruş verüp esvâk-ı sultânîde râyic olduğu gibi altun isteriz" deyüp Defterdâr'a ve Kudde'ye Paşa eydür: "Bu ibâdullaha niçe kırmızı bez ve şâb ve sahtiyân vermişsiz" dedikde Defterdâr ve Kudde eyitdiler "Sultânım! Hoca Hânı'nda bir bâzergân âhirete intikâl edüp bu kadar mâlı mîrîye kabz olunup bu aralıkda bezleri ve şâb ve sahtiyânın bu esnâfa seyrü'n-nâs verdik. Ne var, Azak askerine imdâd etseler, ne olur" dediklerinde paşa dahi anların sözlerine tebe‘iyyet edüp eydür: "Yürün ümmet-i Muhammed ile olsun, guzât-ı müslimîne imdâd edin. Azağ'a ulûfe gönderdim" dedikde hemân cümle ehl-i hıref "Vâveylâ ve vâveledâ! Nedir bu zulm, ümmet-i Muhammed, yok mu" deyü cemî‘i ak sakal, mün‘im ü muhteşem ihtiyârlar ve niçe yüz sâdât-ı kirâmdan kimesneler ileri gelüp "Etme vezîr! Bu zulmü def‘ u ref‘ eyle!" dediklerinde hemân paşa tehevvüre gelüp çavuşbaşı elinden hezârân deyeneği kapup bir alay ibâdullahı Dîvânhâne'de önüne katup anı anda urarak kimi kendüyi nerdübândan aşağı atarak, kiminin eli ayağı kırılarak firâr edüp cümle sâdât-ı kirâm "İhtiyâr müzevir herîfler, şâhid olun, bre Yahûdî deyüp üzerimize gelüp asâ ile urup mecrûh edüp zulmümüzü def‘ etmedi. Bunun vezâret [ü] hükûmeti câ’iz değildir. Emr şer‘-i Resûl-i mübînin!" deyü doğru nakîbü'l-eşrâfa ve Şeyhülislâm Azîz Efendi'ye varup murâd [u] merâmları üzre fetvâlar aldılar kim paşanın üzerine küfr isbât etdiler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 101b–102a ·
metinde göster ·
… r deliklere niçe kerre yüz bin azîm mâhîler gelüp başların buzdan taşra çıkarup
teneffüs edüp
insân su içdiği gibi cümle mâhîlerin rüzgâr içdiklerin gördüm, aceb hikmetdir. …
Ve niçe bin sayyâd-ı mâhîler buzu delüp beş yüz altı yüz vakıyye gelir morina balığı ve mersin balığı çıkarup kâr ederler. Sâ’ir elvân mâhîlerin hisâbın Hudâ bilür. Ve cümle Silisre ahâlîsi bu yahpâreden hıfz edüp mâh-ı temmuzda billur ve necef ve moran-misâl vişne hoşâbı içine koyup hayât-ı câvidân bulurlar. Ammâ hikmet-i Hudâ Cenâb-ı Bârî semekelerine su içre hayât vermek içün Tuna nehrinin ba‘zı yerinde niçe bin delikler halk eder kim ol mahallerde asla Tuna buzu olmaz. Mezkûr deliklere niçe kerre yüz bin azîm mâhîler gelüp başların buzdan taşra çıkarup teneffüs edüp insân su içdiği gibi cümle mâhîlerin rüzgâr içdiklerin gördüm, aceb hikmetdir. Mısrâ‘:
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 118b ·
metinde göster ·
… fi beyâz darı bozası gûyâ cüllâbdır. Ekseriyyâ fukarâları bozaya ekmek doğrayup
tenâvül edüp
def‘-i cû ederler. Ve âbdâr şarulu lezîz üzümü olur. Ve la‘lgûn vişnesi, kirazı …
Ve meşrûbâtından lezîz keyfiyyeti var bal suyu olur ammâ gâyet sekr verir. Ve Mu‘âviye te’lîfi beyâz darı bozası gûyâ cüllâbdır. Ekseriyyâ fukarâları bozaya ekmek doğrayup tenâvül edüp def‘-i cû ederler. Ve âbdâr şarulu lezîz üzümü olur. Ve la‘lgûn vişnesi, kirazı memdûhdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 120a ·
metinde göster ·
… herkesde ne ni‘met bulundu ise bir yire cem‘ edüp bir kazgan içre tabh eyleyüp
tenâvül edüp
Hakka şükür etdiler. Ol ta‘âmın ismine aşur aşı nâm kodular. Zîrâ Tûfân'dan hal …
Bu belde-i kadîmin hakkında cemî‘i millet-i Mesîhiyye müverrihleri müttefekun aleyh olup sıhhati üzre eyle tahrîr etmişlerdir kim 137a Âdem-i Eb-i sânî Hazret-i Nûh Necî Tûfân'dan necât buldukdan sonra Musıl kurbunda cebel-i Cûde'de keştî-i Nûh karâr edüp anda yetmiş nefer kimesne ile şükrân-ı selâmet herkesde ne ni‘met bulundu ise bir yire cem‘ edüp bir kazgan içre tabh eyleyüp tenâvül edüp Hakka şükür etdiler. Ol ta‘âmın ismine aşur aşı nâm kodular. Zîrâ Tûfân'dan halâs oldukları gün mâh-ı muharremin onuncu gün olmağıyla yevm-i âşir deyüp aşur aşı dediler. Andan Hazret-i Nûh aleyhi's-selâm zevrakında olan yetmiş aded âdemlere nübüvvet ile fermân edüp her birini birer diyâra Kalimon keheneyi Arz-ı Hâsân'a gönderdi kim hâlâ diyâr-ı Mısır'da Bilbes şehrine Arz-ı Hâsân derler. Anınçün Mısır arz-ı mukaddesden değildir. Ba‘dehû Kalimon hakîm Mısır'a varup Hazret-i İdrîs ta‘lîmiyle binâ olunan Mısır Cizesindeki Hırem dağları ki hâlâ anlara Fir‘avn dağları derler, ammâ hilâfdır Sürid hakîm izn-i İdrîs ile binâ etmişdir. Tûfân'dan sehel harâb olmak ile Kalimon hakîm yine imâr edüp anda sâkin oldu. Merhûm olup Ehrâm dağında defn etdiler. Oğlu Mısrâyim hakîm-i kebîr olup şehr-i Fustât'ı binâ etdiğiyçün şehr-i Mısır dediler. Bu Mısrâyim dahi merhûm olup yetmiş aded evlâdı kalup Musul'da Hazret-i Nûh'a gelüp birer cây-ı vatan istediklerinde her birin bir diyâra gönderüp Sırfâyil nâm bir oğlunu Rûm'a gönderüp ibtidâ Rûm'da vatan tutanın bu Sırfâyil'dir. Arz-ı Rûm'da deverân u seyerân ederek bu Sofya arzının âb [u] hevâsından ve Vitoş nâm kûh-ı bülendinden hazz edüp arz-ı Sofya'da sâkin olup her biri yüzer seneye bâliğ iken her birin birer arza gönderüp vatan dutundular. Bir oğlu Latine'dir, Dobra Venedik'e gidüp nevpeydâ Venedik körfezi sâhilinde kurâ ve kasabâtlar binâ edüp anda tenâsül bulup kavm-i Latin oldu. Bir oğlu Hersek idi. Hersek diyârı anın ismiyle müsemmâdır. Bir oğlu Vornik idi. İzvornik'de sâkin olup Voynuk kabilesi Vornik neslindendir. Bir oğlu Bulkarya'dır. Bulgar andan münteşir oldu. Bir oğlu Franka idi. Frenk andandır. Biri Hırabda idi, Hırvad andandır. Bir oğlu Boşnak idi, kavmi andandır. Bir oğlu Doşka idi, Alaman ile Venedik mâbeyninde Dodoşka kavmi andandır. Ammâ Macar Acem'den gelme Menuçehr evlâdlarından Mençır'dan galat Macar kavmidir. Sırfâyil'in bir oğlu da Romaa idi. Kızılelma Roması'nda kalup {on bir evlâdı olup her birin birer diyârı reyy ü imâr etmeğe gönderdi kim İşpaniye vilâyetinin ismidir.}
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 136b–137a ·
metinde göster ·
… ve yazma misilli ta‘âmlar ki bu yaylalarda yürükâna mahsûs et‘ıme-i hafîfeleri
tenâvül edüp
semîn kuzu büryânları ile ten-perver olup mücessem olduk.
Ammâ bunların mahbûblarından ziyâde yürük tâ’ifesinin ve Çıtak halkının ve yobaz kavminin ve haylaz tâ’ifesinin dövledâr ve mücessem mahbûbe-i zamâne ve fitne-engiz-i cihâne duhter-i pâkîze-ahterleri olur kim her birinin reng-i rûyları humret üzre olup gil-i gül ruhları ruhsâre-i mahbûb-ı frenkdir. Kâmil beş gün bunların obalarında 142b süd ve kaymak ve yoğurd ve kölemez ve hoşmerim ve tereyağıyla pişmiş bazlama ve damzırma ve sızırma ve katık ve teleme peyniri ve ağız ve ekir ve uyku ve ayran ve yayık ve pişi ve katmerce ve poğaça ve ezme ve yazma misilli ta‘âmlar ki bu yaylalarda yürükâna mahsûs et‘ıme-i hafîfeleri tenâvül edüp semîn kuzu büryânları ile ten-perver olup mücessem olduk.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 142a–142b ·
metinde göster ·
… . Bana bir kifâf-ı rûh" deyüp bir nân-pâre ile piliç çobrası ve bir kâse şerbet
tenâvül edüp
bi-emri Hayy [u] Kadîr paşa ol ân hayâtda olup ol ân hazînesinden yedi bin altı …
Ba‘dehû paşa yine hâbdan bîdâr olup Hazînedâr Sakallı İmâm Mehemmed Efendi'ye eyitdi: "Yetmiş gündür ben açım ve bir nân-pâreye muhtâcım. Bana bir kifâf-ı rûh" deyüp bir nân-pâre ile piliç çobrası ve bir kâse şerbet tenâvül edüp bi-emri Hayy [u] Kadîr paşa ol ân hayâtda olup ol ân hazînesinden yedi bin altın çıkarıp bin altun iç ağalarına ve bin altun taşra kapucubaşılara ve bin altun vâcibü'r-ri‘âyâlara ve bin altun müteferrikagânına ve bin altun deli ve gönüllülere ve bin altun aşçılara ve çâşnigîrler ve kilârcılar ve akkâm ve sayis meş‘alcilere ve bin altun şehr-i Sofya'nın garîb u gurebâsına verüp hakîre mahsûs üç yüz altun ve bir semmûr kendünün âbdest kürkün ihsân eyleyüp günden güne bi-emri Hudâ ifâkat bulurken Kaya Sultân tarafından bir baltacı ve kapu kethüdâsı Hazînedâr Ahmed Ağa bir Frenk hekîm ile gelüp Kaya Sultân'ın gönderdiği esbâbları paşa giyüp gayrı hücreye ve gayri câme-i hâba nakl etdirüp hekîm paşaya mu‘âleceye şurû‘ etmeğe başladı. Ammâ paşa dahi serâsîme idi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 145a ·
metinde göster ·
… . Hakkâ ki çok kerâmetdir. Hâlâ tekyesinde niçe yüz fukarâsı ile ni‘met-i lezîz
tenâvül edüp
168a ibâdet ederler, bir acâ’ib ziyâretgâh-ı hâs [u] âmdır.
Ve ol ni‘met-i nefîse matbah-ı Keykâvûs'dan berü eyle ni‘met-i lezîz pişmemiş. Meğer kıbel-i Hâk'dan sahrâ-yı Tîh'de Mâ’ide-i Hazret-i Mûsâ olmuş ola. Bu dahi karîbü'l-ahd olmağıla, dedelerimiz hikâye ederlerdi, deyü müsinn âdemler hikâye etdiler. Anınçün buna Tütünsüz Sultân derler. Hakkâ ki çok kerâmetdir. Hâlâ tekyesinde niçe yüz fukarâsı ile ni‘met-i lezîz tenâvül edüp 168a ibâdet ederler, bir acâ’ib ziyâretgâh-ı hâs [u] âmdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 167b–168a ·
metinde göster ·
177b "Evliyâ senin müsâfirindir, bir hoş gözedüp bir semmûr kürk ve bir kat e …
deyüp seğirderek dest-i şerîfin bûs etdim. Hemân buyurdular kim "Evliyâ hoş geldin, biz seninle Varvar Alî Paşa senesinden berü görüşmedik. İslâmbol'dan çıkalı kaç gündür?" "Sultânım, beş gündür, ammâ gâyet kış çekdim" dedim. "Devlet tarafında ne var ne yok" dedikde, hakîr eyitdim "Bây u gedâ ve pîr u cüvân ve hâs u âmm sultânımın şeref-i kudûmiyle müşerref olmağa muntazırlardır. Husûsen Melek Ahmed Paşa karındâşınız, âh Sultânım Murâd efendimin çerâğ-ı efrûhtesi ve nazarkerdesi karındaşım gelse, deyü sultânımın intizârında olup sultânıma bu mektûbları gönderdi" deyü yetmiş aded atlas kîseli mekâtibleri verüp zemîn-bûs edüp gerüye çekildim. Hemân hazînedârına tenbîh edüp 177b "Evliyâ senin müsâfirindir, bir hoş gözedüp bir semmûr kürk ve bir kat esbâb ve bir kîse guruş hammâm akçesi ver" deyü tenbîh etdikde hazîne çadırına varup def‘-i cû‘ edüp bî-mecâl olduğumdan hâb-ı râhata vardım. Netîce-i merâm sahrâ-yı Konya'da İpşir Paşa ile yedi gün sohbet edüp "el-kelâmu yecürrü'l-kelâm" üzre yedi günde müşâvere ve mükâlemeleri birer birer takrîr etsem bir tomar-ı dırâz olur. Me’âl-i kelâm: Bir gün İpşir Paşa eydür: "Evliyâm, doğru söyle Murâd Paşa ve yeniçeri ocağı beni isterler mi?" yemin edüp "Belî cümle pâdişâh kulları ve vüzerâ vü vükelâları sultânıma muntazırlardır. Âh der-i devlete gelse de devlet-i Âl-i Osmân nizâm bulsa, derler. Ve cemî‘i ulemâ ü sulehâ ve a‘yân [u] kibâr, Sultân Murâd çerâğıdır, Husrev Paşa revişindedir. Âh gelse de cemî‘i umûr-ı mu‘azzamayı görüp Venedik küffârından intikâm alup Mısır'ın deryâ yolları küffârdan emîn olsa, derler" dedim. "Yâ Evliyâ, doğru söyle, Moralı Defterdâr mühr içün iki bin kîse verdiği sahih midir?" "Belî, merhûm Bıyıklı Dervîş Mehemmed Paşa meflûc iken mühri taleb etdi. Ammâ sa‘âdetlü pâdişâh rızâ vermeyüp mührü karındaşın Melek Ahmed Paşa'ya sadaka olunmasın re’y-i ahsen gördüler. Paşa karındaşınız 'Ben bir kerre mühr sâhibi olup lezzetin aldım. Pâdişâhım benim hüsn-i rızâm ile mühri elbette İpşir Paşa lalana ihsân eylen. Asker sâhibi vü müdebbir ü âkıl ü cerîdir. Mühr anın bin kez hakkıdır ve eski vezîrindir,' deyü bir sâ‘at ta‘rîf ve tavsîfinizde olup Şeyhülislâm Ebû Sa’îd ve kızlarağası ve (---)(---)(---)(---) cümlesi, "Pâdişâhım İpşir Paşa lalana mühr istihâldir" deyü Fâtiha tilâvet olunup mühr-i şerîfi sultânıma gönderdiler. Kâ’immakâmlığı Melek Paşa karındaşınıza ihsân etdiler. Ve yedinci günde anlar dahi var kuvveti bâzûya getirüp cümle ocağa ulûfe çıkardılar" deyü niçe bin kelimâtlar oldu kim tahrîri mümkün değildir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 177a–177b ·
metinde göster ·
… le bir nân-pâre verdim. Al imdi bu dahi eyle bir nân-pâredir, safâ-yı hâtır ile
tenâvül edüp
mansûr u muzaffer olup ye" deyü elime ol hubuz pâresin verüp dest-i şerîfin bûs …
Ve min'l-bedâyi‘-i rü’yâ-yı sâliha: Bu gice menâmımda merhûm ve mağfûrun leh tâbe serâh ve ce‘ale'l-cenneti misvâh efendim Sultân Murâd merhûmu gördüm ki elinde bir hâs ve beyâz Tophâne somunu var. "Ahmed bu somunu gördün mü, hayli lezîz nân-pâredir. Bunu Kürdistânlı bir âdem pişirir. Bu ekmeği bir kerre İpşir ol Kürd'den istedi, ol âdem İpşir'e bu ekmeği vermedi. Ammâ gâyet lezîz ekmekdir. Bir kerre sana Van'ın iç kal‘asında böyle bir nân-pâre verdim. Al imdi bu dahi eyle bir nân-pâredir, safâ-yı hâtır ile tenâvül edüp mansûr u muzaffer olup ye" deyü elime ol hubuz pâresin verüp dest-i şerîfin bûs edüp "Pâdişâhım bu ekmeğe kan bulaşmış, niçe tenâvül olunur?" dedim. "Ol kanlı pâreden kızım İsmihân Kaya'm hâtûnuna gönder, yıkayup tenâvül etsin ve bir parçasın Bitlis Hânı'na ver, mâ‘adâsın sen ye" dediler. Ve aceb vâkı‘adır, hayr ola, dediler. Hakîr dahi ta‘accüb edüp "Seyecîü inşâallah hayrun"dur, dedim.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 182a ·
metinde göster ·
hakîri sermahfil edüp halîfe kîsesinden hakîre beş yüz altun ihsân edüp eydür " …
Ve mine'l-acâ’îb hikmet-i garîbe: Kaya Sultân ile paşa hareme gidüp haremde bir vâveylâ ve vâveledâ kopup paşa derhâl arak-âlûd olup taşra çıkup dört yüz on aded iç ağalarına on bin altun Kaya Sultân'ın mâlından ağalara taksim u bezl edüp Kaya Sultân'ın vaz‘-ı hamli âsân olmağiçün her gulâm-ı hâssaya biner aded ihlâs-ı şerîfi halâs niyyetine {kırâ’at etmeğe} tenbîh edüp hakîri sermahfil edüp halîfe kîsesinden hakîre beş yüz altun ihsân edüp eydür "Bak a Evliyâm! Siz benim oğlum ve akrabâmdansın, ammâ bu sırr-ı hafî sende kala. Üç gice mukaddem ben Sultân Murâd'ı vâkı‘amda görüp, ‘Al bu ekmeği ye Ahmed’ dedi idi. Ben de pâdişâhım 'bu nân-pârede kan vardır yenir mi', dedim. 'Ol kanlı tarafı Kaya kızıma ver, yıkayup yesin', dedüğü Allahu a‘lem hâlâ Sultân doğurmayup helâk mertebesindedir," deyüp paşa serserî olup paşa yine hareme gitdi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 183b ·
metinde göster ·
… şehirde yeniçeri serdârı Abaza Ahmed hânesinde sehel istirâhat edüp sehel ta‘âm
tenâvül edüp
ve bir atın yedeğe alup vakt-i Şâfi‘îde yine cânib-i şarka gidüp kasaba-i Saban …
Bu şehirde yeniçeri serdârı Abaza Ahmed hânesinde sehel istirâhat edüp sehel ta‘âm tenâvül edüp ve bir atın yedeğe alup vakt-i Şâfi‘îde yine cânib-i şarka gidüp kasaba-i Sabanca'yı geçüp ağaç deryâsı içre çamur deryâsı içre gezerken altı atlıya râst gelüp bizim üzerimize hemân hamle etdiklerinde bunlara tarfetü'l-ayn içre bir yaylım ok serpüp der-ceng-i evvel birin atı tepesi üzre yıkılup asla anlara bakmayup nehr-i Sakarya kenârınca gidüp yine nehr-i Sakarya üzre Sultân Bâyezîd-i Velî'nin on dörd göz ibret-nümâ cisr-i azîmin geçüp yine Sakarya nehri kenârında kasaba-i Geyve'yi ubûr edüp andan yine şarka gidüp dağlar içinde kal‘a-i Taraklı kasabası ve kal‘a-i Türbeli Gönlük, galat-ı meşhûru Torbalı Göynük'dür.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 191b ·
metinde göster ·
… . Hakkâ ki edîm-i arzda lâ-nazîr bir âb-ı hayvândır. Bir âdem bir hayvân kuzuyu
tenâvül edüp
bu âb-ı nâbdan nûş etse yine cığan olurlar. Hatta bu nehr-i cân-perverin mahrec …
Hesâb-ı evvelde ve kelâm-ı İskender'de ibtidâ Şattu'l-Arab'ın başı budur. Buna ahâlî-i Palı Şatt-ı Bâğın derler. Zîrâ Bağın köyünde Bağın kayasından çıkar. Hakkâ ki edîm-i arzda lâ-nazîr bir âb-ı hayvândır. Bir âdem bir hayvân kuzuyu tenâvül edüp bu âb-ı nâbdan nûş etse yine cığan olurlar. Hatta bu nehr-i cân-perverin mahreci cenbinde İskender-i Zülkarneyn'in bir kârgîr binâ-yı metîn sedd-i nişîmeni var.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 204b ·
metinde göster ·