Ba‘dehu Kostantîn bu amûd-ı âlî üzre bir sığırcık kuşu timsâli tılısm edüp yılda bir kerre ol murg kanat kakup sayha urdukda cemî‘i tuyûr minkâr [u] nâhunları ile üçer dâne zeytûn getirdikleri bâlâda münâsebetiyle tahrîr olunmuşdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 16b ·
metinde göster ·
her bir hücreden bir gûne güneş ziyâ verüp çeşm-i benî âdem bakmağa tâkat getir …
Temâşâgâh-ı hücerât-ı pür-envâr: Yine tabaka-i âlînin cânib-i şarkîsinde beş altı kıt‘a rakîk gûnâ-gûn tahta biçilmiş taşlar vardır. Âfitâb-ı âlem-tâb kulle-i felekden tulû‘ etdükde pertevi bu hücerât-ı gûnâ-gûnlara pertev urdukda her bir hücreden bir gûne güneş ziyâ verüp çeşm-i benî âdem bakmağa tâkat getiremez. 39b
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 39a–39b ·
metinde göster ·
… f insân âcizdir. Kaçan kim vakt-i zuhurda bu câmlar âfitâb-ı âlem-tâbın şu‘lesi
urdukda
derûn-ı câmi‘ münevver olup cemî‘i cemâ‘atin merdüm-i dîdeleri hîrelenir. Her k …
Ve mihrâb ü minber üzre olan câm-ı gûnâ-gûn Sarhoş İbrâhîm'in kârıdır kim bunun dahi medhinde za‘îf insân âcizdir. Kaçan kim vakt-i zuhurda bu câmlar âfitâb-ı âlem-tâbın şu‘lesi urdukda derûn-ı câmi‘ münevver olup cemî‘i cemâ‘atin merdüm-i dîdeleri hîrelenir. Her kıt‘a-yı câmda niçe kerre yüz bin pâre gûnâ-gûn hurde câmlar ile şükûfeler ve Esmâ’ü'l-hüsnâ hatları ile müzeyyen câmlardır kim seyyâhân-ı berr [ü] bihâr içre memdûh-ı âlemdir kim felekde misli görülmemişdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 43b ·
metinde göster ·
… verir bir hişt-i ipşîrî ile ol kepşe yetişüp hâh-nâ-hâh kepş-i ma‘hûdu hişt ile
urdukda
hayyât sûzeni harîrden güzer eder gibi perrân geçüp şâhin-vâr şikârın alup kurb …
Hattâ Bağdâd-ı behişt-âbâd'a giderken Kayseriyye'den kalkup Develi Karahisâr dağları'nda giderken bir kepş-i vahşîyi görüp üzerine berk-i hâtif gibi at sürüp dest-i şerîflerinde olan nîze-i Kirmânîden nişân verir bir hişt-i ipşîrî ile ol kepşe yetişüp hâh-nâ-hâh kepş-i ma‘hûdu hişt ile urdukda hayyât sûzeni harîrden güzer eder gibi perrân geçüp şâhin-vâr şikârın alup kurbân etdi. Ve cümle vüzerâya ol kurbândan hisse verdi. Cümle asker ol yalçın dağlara at bırağup urûc etdiğin görüp engüşt ber-dehen edüp vâlih [ü] hayrân kaldılar. Hakkâ ki pehlivânlıkdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 71b ·
metinde göster ·
Hudâ âlimdir, başı Adana kabağı gibi küt küt öter. Ve bir sâhib-i minkârdır kim …
Hikmet-i Hudâ vakt-i seherde pederi merhûm olup ol zamândan berü bu Dîvâne Çelebi'ye "Sabâh sabâh" dediklerinde başını taşdan taşa urdukda Hudâ âlimdir, başı Adana kabağı gibi küt küt öter. Ve bir sâhib-i minkârdır kim gûyâ Minkârîzâde kendiler kaçan bir âdeme gazab etse burnundan "pof" deyüp bir konralı(?) lakoz balgam çıkarup atdıkda fakîr-i herîf-i zarîfin üstü sandalozlu balgam olur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 115a ·
metinde göster ·
… bân'da rasâs-ı nîl-gûn ile zeyn olmuş şems-i âteş-tâbın şu‘lesi bu şehre pertev
urdukda
hân ve hammâm ve mesâcid ve câmi‘-i selâtînlerin ve gayrı hayrat [u] hasenâtlar …
Eğer bu hânedânların cümlesin tarz-ı tarhıla ilmimiz lâhık olduğu mertebe tahrîr etsek başka bir sa‘âdetnâme olur. Ammâ bu şehr cümle yüz yetmiş altı mahalle-i müslimîndir ve yedi mahalle Ermeni'dir ve tokuz mahalle Rûm keferesidir ve altı cemâ‘at Yahûdîlerdir ve bir mahalle Kıptîlerdir ve bir mahalle miskînler başka semtdir, Murâdiyye râhı üzredir. Bu aşağı şehr bir düz yerde vâkı‘ olup kal‘a-i bâlâ dâmenine vâkı‘ olan hâneler ve imâretler ve Ulu Câmi‘ semtleri mürtefi‘ yere vâkı‘ olmağıla bir sâ‘at ba‘îd şimâl tarafında Filedâr sahrâsından bu şehre nazar olunsa dâmen-i Cebel-i Ruhbân'da rasâs-ı nîl-gûn ile zeyn olmuş şems-i âteş-tâbın şu‘lesi bu şehre pertev urdukda hân ve hammâm ve mesâcid ve câmi‘-i selâtînlerin ve gayrı hayrat [u] hasenâtların ve yine kurşum örtülü sûk-ı sultânîlerin kat-ender-kat zeyn olduğun âdem görünce hayrân kalır. Zirâ bu şehr, Filedâr sahrâsından acâ’ib mehâbet üzre nümâyândır kim temâşâ etdiğimiz belde-i azîmlerin birine müşâbeheti yokdur ve üzerinde nûr şa‘şa‘a verir bir rûhâniyyetli şehr-i kadîmdir. Zirâ bunda olan kibâr-ı evliyâullah, müfessirîn ve muhaddisîn ve musannifîn gayrı diyâ[r]larda yokdur, illâ meğer Bağdâd-ı behişt-âbâd ola. Ve bu şehrin cânib-i cenûbunda cebel-i Ruhbân[da] kân-ı ma‘den-i âb-ı hayvân vâkı‘ olmağıla ol cebel-i âlîden bin altmış aded ism [u] resmiyle ma‘lûm âb-ı hayât, uyûn-ı câriyeler cereyân ederek bâlâda tahrîr olunan sarây-ı âlîlere kehrîz ve kana (?) ve kanavâtlar ile hâneden hâneye cereyân edüp cemî‘î imâretleri saky edüp uyûn-ı enhârları cârî ve revân bir şehrdir. Vilâyet-i vâsi‘i ma‘mûre ve hadâyık [u] bostânı meşhûre nümûne-i behişt-i câvidânîdir. Ve eşcâr-ı müsmirrâtı ve gayrı müsmirresi ve ezhâr-ı bî-pâyânı, bâ-husus dıraht-ı şükûfe-i erguvânı firâvân olur kim senede bir kerre Emîr Sultân hazretlerinin "Erguvan Cem‘iyyeti" faslı olup cemî‘î diyârdan deryâ-misâl âdem cem‘ olup bir cem‘iyyet-i kübrâ olur kim meşhûr-ı âfâkdır, ta‘rîf ve tavsîfi mümkün değildir. Ancak ol cem‘iyyet-i azîm, rûhâniyyet-i Emîr Sultan ile olur. Böyle bir vâsi‘atü'l-aktâr ve rahîsatü'l-eş‘âr, buk‘aları hûb ve halkı mahbûb u merğûb mezra‘aları vâfir ve berekâtları mütekâsir ve ni‘metleri firâvân ve mâ-i nâbları revân olmuş, hâneden hâneye suları cereyân etmiş şehr-i müzeyyendir kim Anadolu arzında bilâd-ı seb‘anın biri dahi bu Bursa şehridir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 223b ·
metinde göster ·
… z küşâde hevâ oldukda şems-i âteş-tâbın ziyası İslâmbol kal‘ası üzre pertev fer
urdukda
Yedi kulleleri ve Sultan Ahmed Câmi‘inin 231a altı aded minâreleri ve Ayasofy …
Ve yine Keşiş Dağı'nda Süleymân Hân Bınarı'ndan yine yokuş yukarı karsız ve ağaçsız çemenzâr yerlerdir, ammâ şükûfeleri yokdur, çıplak dağlardır. Kâmil beş sâ‘atde kulle-i cihân Keşîş Dağı'nın tâ zirve-i a‘lâsıdır kim eflâke ser çekmişdir. Aşağıda bulutlar şehr üzre geçdiği görünür, tâ bu mertebe âlîdir. Aşağı Bursa'dan iki günde bu kulleye çıkılır, ammâ müşkildir. Gâyet cebel-i âlî olduğundan kar ve dıraht ve sâ’ir eşcâr durmak ihtimâli yokdur. Çıplak kayalı zirve-i a‘lâdır kim kıble cânibinde Kütâhiyye dağı görünür. Cânib-i şarkda Söğüt dağları görünür, canib-i garbda deryâ aşrı Rûmeli tarafında Gelibolu dağları görünür. Bulutsuz küşâde hevâ oldukda şems-i âteş-tâbın ziyası İslâmbol kal‘ası üzre pertev fer urdukda Yedi kulleleri ve Sultan Ahmed Câmi‘inin 231a altı aded minâreleri ve Ayasofya Câmi‘i râygân nümâyândır. Tâ bu mertebe kûh-ı bâlâdır kim âdem bir kaya daldasına pinhân olmasa rûzgâr âdemi doğancı pefteresi gibi hevâya atar, gâyet şedîd rîh-ı akîmi olur. Bu cebelin tâ zirve-i a‘lâsında bir mezâr-ı tavîl vardır. Cânib-i erba‘asına iri taşlar ile hudûd etmişler, andan ma‘lûmdur ki mezârdır. Lenduhâ oğlu Sağdâ'nın mezârıdır derler. Hazret-i Hamza havfinden bu cebelde sâkin olup bunda yatır deyü efvâh-ı nâsda şâyi‘dir. Ve bu kabr kurbunda bir zîr-i zemîn mağara vardır, yokuş aşağı hayli gider, muzlim bir gâr-ı azîmdir. İçinde yetmiş seksen hûrde gârlar dahi vardır. Kefere zamânında İslâmbol'da Ayasofya kubbesi üstünden ruhbânlar uçup bu gârlarda sâkin olurlarmış. Ba‘zı kayalarda lisân-ı Latîn üzre iki bin yıllık târîhli hatt-ı Yunanîler vardır. Ve teferrüce çıkan erbâb-ı ma‘âriflerin hüsn-i hatları vardır. Bir temâşâgâh-ı cebel-i müntehâdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 230b–231a ·
metinde göster ·
… isâl kayalar yokdur. Lodos rûzgârı ve kıble ve gün doğusu fırtınası bu kayalara
urdukda
ra‘d-vâr gürleyüp Silistre kurbunda Afalatar ve Alhanlar bir konak yerdir, gürü …
Bu tekyenin yemîn u yesârında kayalar üzre niçe yüz kuyu delikleri vardır. Bu cümle kayalar evc-i âsumâna çıkmak ile kûh-ı bî-sütûn-misâl altları serâpâ boşdur. Deryâ döğer limânlardır. Yüzer arşın alabur direğiyle gemiler kayaların altına girüp demir bırağup yatarlar. Bu gemi re’isleri kayalar üzre olan kuyu ağızlarında re‘âyâlardan arabalar ile arpa ve buğdayı alup kuyulara döküp aşağıda gemi anbârlarına dökülüp buğday ile mâl-â-mâl olur. Bu kuyuları zamân-ı kadîmde Ferhâd-vâr kefereler kazup gemiler yanaşır garîb ve acîb temâşâgâhdır kim bir diyâra mahsûs değildir. Zîrâ bu gemilere çuvallar ile arpa ve buğday ve gayrı metâ‘ indirmek mümkün değildir. Her tarafdan üçer dörder sâ‘at ba‘îd yolları vardır. Anlardan dahi piyâde âdem keçi gibi tırmaşup sarmaşup çıkmağa muhtâcdır. Karadeniz sahilinde dâiren-mâdâr böyle evc-i semâya ser çekmiş kûh-i bî-sütûn-misâl kayalar yokdur. Lodos rûzgârı ve kıble ve gün doğusu fırtınası bu kayalara urdukda ra‘d-vâr gürleyüp Silistre kurbunda Afalatar ve Alhanlar bir konak yerdir, gürüldüsü tâ Alhanlar'da istimâ‘ olunur, böyle kehkeşân-âsâ semâya ser çekmiş kûh-ı bülendlerdir. Kayalarda şahin ve zağanos ve miskî kartal âşiyânları var kim her bir kartal birer koyun kadar vardır. Ba‘zı âdemler tekyede kurbânlar edüp miskî kartallara bezl ederler. Ba‘zı âdemlerin kurbânın yerler, hâcet kabûl derler ba‘zı kurbânları aslâ yemezler kabûl olmadı derler, efvâh-ı âlemde böyle şâyi‘dir. Ve bu Keliğra Sultân'ın niçe yüz menâkıbı vardır ammâ ihtisar üzre tahrîr etdik. Ve bu tekyeye karîb,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 267b ·
metinde göster ·
… uyûr-misâl hûrde-hayâl-i münakkaş câmlar var kim şems-i âteş-tâbın nûrı, pertev
urdukda
câmi‘-i nûr pür-nûr olur. Anınçün kubbesinin vasatında Arapça tahrir olunmuşd …
dimişler. Süleymâniye Câmi‘in binâ eden Koca Mi‘mâr Sinân'ın baş halîfesi Mi‘mâr Hüsâm binâ edüp var kuvvet-i bâzû-yı mi‘mârîsin sarf edüp eyle şîrîn-kârlık ve eyle hûrde-gîrlik ve hûrde tasarruflar etmişdir kim gûyâ yed-i tûlâsın ayân etmiş. Bu câmi‘in cânib-i erba‘asındaki revzenler üzre çeşm-i tuyûr-misâl hûrde-hayâl-i münakkaş câmlar var kim şems-i âteş-tâbın nûrı, pertev urdukda câmi‘-i nûr pür-nûr olur. Anınçün kubbesinin vasatında Arapça tahrir olunmuşdur. Ve kubbesinin iç yüzi etrâfında kandîl tabakalarıyla ârâste ve niçe bin âvîze maslûbâtlar ile pîrâste olmuş câmi‘dir. Ve Mısır-kârî halıçalar var kim gûyâ kâr-ı Isfahân'dır. Ve bir vâ‘iz [u] nâsıh kürsîsi var kim sad-efkârî-i Hind anın yanında se-efkârîdir. Zamâne doğramacıları ana mânend bir kürsî-i vâlâ etmeğe kâdir değillerdir. Bu câmi‘in cânib-i selâsında olan revzenlerin hâricinde hadîka-i irem-i zâtü'l-imâd misillü bir gülistânı var kim anda olan sünbül ü reyhân ve benefşe vü erguvânın râyihası câmi‘ içre cemâ‘atın dimâğın mu‘attar edüp cümle hoş-elhân bülbüllerin feryâdı âdeme hayât verir. Ancak kıbleye mekşûf bir musannâ‘ kapusu var kim gûyâ bir bâb-ı mu‘allâdır. Atabe-i ulyâsı üzre Karahisârî Hasan Çelebi'si hattıyla müzehheb ve zîbâ câmi‘e târîh
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 276b ·
metinde göster ·
… î-bedeli ve iki minâre-i ser-âmedî var kim Kâşî çînine hurşid-i dırahşân pertev
urdukda
şa‘şa‘asından çeşm-i benî Âdem bir dem nazar etmek mümkün değildir. Tâ bu merte …
Câmi‘in 287a bir tarafında Revân zahîresiçün mahfûz beksamâtı var. Ve bu câmi‘in cânib-i şarkîsine muttasıl dîvâr dîvâra Câmi‘-i Eski Medrese {ve Çifte Minâre derler} Ba‘zılar Akçakoyunlu pâdişâhları binâsıdır, derler, ba‘zılar Sultân Uzun Hasan Şâh binâsıdır, diler. El-hâsıl ma‘bedhâne-i kadîm imiş. Niçe kerre Erzurûm muhâsara olup top-ı kûb zarbından câmi‘in ekser yerleri münhedim olup evkâfı olmamak ile harâb olmuşdur. Tebrîz kapusunın iç yüzünde bir bâb-ı bî-bedeli ve iki minâre-i ser-âmedî var kim Kâşî çînine hurşid-i dırahşân pertev urdukda şa‘şa‘asından çeşm-i benî Âdem bir dem nazar etmek mümkün değildir. Tâ bu mertebe sıhr-i mübîn minâre-i mübînlerdir ve eflâke ser çekmiş minâreler olmağıla seyyâhân-ı resen-bâz-ı üstâdân anda iplerin bend edüp cânbâzlık eder. Bu câmi‘ harâbe olmağıla Sultân Murâd Hân-ı Râbi‘ ta‘mîr u termîm etmeyüp içinde balyemez toplar dökmek için tophâne kârhânesi etdiler. Hâlâ cümle âlât-ı bisatları bu câmi‘ içre mahfû[z]dır. Hudâ ta‘mîrin müyesser eyleye. Meremmât olunsa bir dârü't-tedrîs olurdu kim edîm-i arzda misli olmazdı.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 286b–287a ·
metinde göster ·
… lâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar
urdukda
anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr …
derken bir kelb-i sarîh çomar ve alabaş ve karaman ve tortaman savtı gibi "heft heft" ve "çend çend" hırıldısı dahi istimâ‘ olunup "Bre meded cânım, kelb-i mu‘allemler! Benim kelb nefsimin birâderleri! Çend çendine, heft heştine nüh dedüğe kurbân olayım", deyü "Müjde yârânlar! İmâristân vardır. Cenâb-ı Bârî yârî kılup bize selâmet verdi. Hemân şu seglerin sedâsı gelen cânibe gidelim" deyü ileri at bırağup cânım sığır tezeği tütünü âşikâre olup sehl dahi ileri vardıkda bir karye-i azîm nümâyân olup sığır tezeği râyihası dahi ol mahalde müşk-i amber-i hâm râyihası gibi dimâğı mu‘attar edüp cânımıza cân katdı. Hakîr bir çit havlı kapusu önüne yigirmi beş refîkimizle gelüp "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım, ammâ zulm etmen. Ben bu eve konayım, ammâ birbirimizden haberdâr olalım" deyüp gulâmımın biri atından inüp çit havlı kapusun açup havlıya dâhil olunca levendâne alay çavuşu gibi tabl-bâza tarralar urup "salât-ı Muhammed" deyü na‘ralara rehâ buldurup "ev sâhibi" deyü bir na‘ra dahi haykırdım. Âdem-i âdemâtdan bir merd yok. Ammâ havlı içinde on iki esb-i sabâ-sür‘at kar üzre kantar sırıklar zemîne zerk olup atlar mızrâklarda deverân etmede, bir na‘ra dahi edince hemân içerden bir fetâ yiğit orta kuşak, yalın ayak ve mest ile dal-satır olup iki tüfenkli ve ikisi dahi dal kılıçlı zâhir olup kar içinde seğirderek atlarına yalın ayak bilâ-rikâb süvâr olduklarında biri üzerime at sürünce "Selâmün aleyküm ev sâhibleri! Müsâfir alır mısınız?" dedim. Biri eyitdi "Bre Akyakalıoğlu gelsin" dedikde bir kırmızı serbendli boğazı poşulu yiğit çıkup "Bre hây alındığa" deyince derûn-ı hâneden yedi âdem dahi dal kılıç çıkup üçü hâne içine gerü döndü. Hemân bir pîr-i fânî piyâdece bana doğru "Safâ geldin oğul!" deyince atdan inüp "Baba nedir hâlin?" dedim ve aslâ aldırmayup "Bre şehbâzlarım, kardaşlarım! Ne atlanırsız. Müsâfir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded refîklerime "Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal kılıç atlarına süvâr olan yiğitlerin ellerine ve ayaklarına düşüp "Oğullar! Evimi barkımı harâb edersiz. İşte o ağa atından indi. Dipi ve borandan buymuşlar. İşte evime düşmüşler. Siz dahi atlarınızdan inin" dedikce "Bre hey hacı baba! Bize olanı sen bilmezsin. Biz bize etdik. Bre getir çizmemiz, bre getir zırhımız, bre getir kürklerimiz, bre getir tüfenk [ü] tîrkeşlerimiz" deyü at sırtında kılıçların ve tirkeşlerin kuşanmağa başladılar. Hâne sâhibi ricâ etdikçe, anlar gideriz derler. Bildim ki bizi istiskâl etdiler. Hemân levendnâmdan "Bre hey kardaşlar! Nûr-i îmân ehline yâd olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun, biz taşra bir hayâtda bir gice bu kışda, kıyâmetde mihmân olalım. Hey ömrlerimin vârı" dedikde biraz tesellî-i hâtır bulup kılıçların gılâflarına koyup kapudan içeri biri girüp biri dahi yanımda atdan inüp anınla öpüşüp hâl hâtır soruşduk. Ammâ hakîr akıl dâ’iresinden çıkup "Âyâ, bunun aslı ne ola" deyü bunlara im‘ân-ı nazar ile nazar etdim. Cümlesi hakîre kec nazar ederler. 354a Hemen şaka tarafına zâhib olup "Salât-ı Muhammed! Hak sizi hatâdan saklasın şehbâzlarım" dedikde hâne sâhibi "Birbire oğullar! İnin akşâmdır, ta‘âmlar yiyin" dedikde "Vallahi hacı baba! Ben ve oğlanlarım alabaş köpek gibi açız. Hemân sofrayı şu kar üstüne getir, burada yeyelim" deyü kar üstüne kasden oturdum "Bre hacı! Allah aşkına olsun. Tiz baba pîr, baba çorbasın evvel getir, sonra su pasdırmasın getir, sonra buzlu hoşaf turşusun getir. Harâretden yürek yandı" dediğimde biri eydür: "Bre beğim! Bu yiğit pek yârândandır. Bundan zarar gelir âdem değildir" dedikde cümlesi sappıradak atlarından inüp ke'l-evvel atların kar üzre sırıklarına kayd edüp odalara girüp hakîri da‘vet eyleyüp "Sen kimsin, dediler ve kimin tevâbi‘isin. Bu yollarda kuş uçmaz bu kışda, kıyâmetde sen nişlersin" deyü mahşer su‘âli etdiler, ammâ gözleri yine kapuda ve silâhlarında. Hakîr eyitdim: "Bize Evliyâ Çelebi derler. Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin yemişiz. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" deyüp latîfe-âmîz niçe kelimâtlar edüp mâ-hazarı ta‘âm [u] tenâvül ederken nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve iri kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Beğim şöyle ve beğim böyle" deyü ana ta‘zîm edüp hitâb ederler. Esnâ-yı kelâmda ol dahi anların birine "Behey Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu sâ‘at allak bullak etdi. Çizmesiz, pabuçsuz ve silâh kuşandırmadan bizi ata bindirdi" deyü hakîri gösterdi. "Şundan ibret alsanız ne, cümlemize bu iş nasîhatdir. Gâfil baş terkidedir. Avret gibi boğazımız tokluğuna âteş başı deyü kapanmışız. Ya bu yiğit tavlımbâz çalup na‘ra haykırmadan taşra[da]ki yigirmi otuz yiğidiyle bizi çevirse, cümlemizin hâli neye müncer olurdu. Hele düşünün. Ne dersin Oynağanlıoğlu, ne dersin Yeğen Hüseyin, ne dersin Akyakalıoğlu ne dersin ve Kara Memi ne dersin" deyü cümleye hitâb edüp anlarda "Belî, işimiz müşkil olurdu" dediler. Yeğen Hüseyin "Ne olsa gerek, biz hemân ev içinden damı delüp taşra çıkup dam üstünden kurşumlayup gelen baskıncıları alarka ederdim. Siz atlanırdınız. Evin avlısı boldur. At üstine geldikden sonra ceng ide ide ya kurtulurduk, ya kırılırdık" dedi. Hemân Oynağanlıoğlu, bir lâtîfe-gûy şakrak yiğitdir, hakîri gösterüp eydür "Bre şu a....nı s..diğimin gidisi, bizi basmak ne boynuna. Hemân kışdan, kıyâmetden cân kurtarmak içün tandır masdısı gibi bizcileyin âteş başı arayarak bu eve geldi. Yohsa cânını seven bugünkü gün kapudan taşra çıkar mı?" deyüp vâfir güft [u] gû etdiler. Ol beğ dedikleri yiğit ocak başında kurulu beş tabancalı tüfengi var, birini hakîre bağışlayup "Yiğit, şunu aşkımıza kullan" deyüp "Siz dahi birer şey bağışlan. Ev sâhibi hacı baba, rızâm vardır. Sen de bu yiğide vâfir şey bağışla" dedi. Hemân Katırcıoğlu Mehemmed dediğin yiğit yanında bir gümüş tel sarılı uyluk hıştı vardı, anı ve bir telâtîn kîseli kaşıklık ihsân etdi. Ve Akyakalıoğlu bir sığın paçası derisinden bir tuzluk kîsesi ve bir gümüşli Tarabzon baltası bağışladı. Yeğen Hüseyin eydür "Yiğit, bizimle bir kaç gün bunda otur. Kışın şiddeti geçsin. Senden hazz etdik. Bir musâhib yiğit imişsin" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi, biz paşalıyız. Paşadan ayrılamazız. Lâkin bu tûfânda târumâr olduk. İnşâallah sabâha dek bu kar teskîn olup paşaya gideriz" dedim. Hemân mezkûr beğim dedikleri eder "Bre ne asıl paşa" idi. Hakîr eyitdim "Erzurûm'dan ma‘zûl Defterdâroğlu Mehemmed Paşa" dedim. "Bre ya o kandedir. Yiğit istermiş, biz anı isteriz" dediler. Birisi nihânîce göz kıpdı "Bre ya o paşa şimdi kandedir?" "İşte bu Sarıalan belin aşarken dipi ve borandan târumâr olduk ve Kızılırmak geçidinde niçe yüz yiğit ve niçe yüz at ve deve gark oldu" deyü hikâye eyledim. Hemân beğ yerinden kalkup elim öpüp "Ey imdi yiğit! Sen kışdan bu eve düşüp cân kurtardın. Ammâ hakkâ ki sen de bizden eyi cân kurtardın. Eğer bu evin avlısına girdiğin gibi selâm verüp atdan inmesen bin cânın olsa bizden kurtulmazdın. Sen de bizi oda içinde âteş başında dururken tâ’ifenile bassan biz de cân kurtaramazdık. Allah senden râzî ola. Sen bize, biz sana cân bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimden gerü bize bu evde kapanmak harâmdır. Kalkın, tayfa silâhlanın" dedikde cümlesi pür-silâh olurken hemân beğ belinden bir güderi kemer çıkarup "Şu kemerde beş yüz altundur, al bunu kabûl eyle. Lâkin senden ricâm oldur kim bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin. Deveyi gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile görmedim". Hemân elin elime verüp kulağıma sarıcalar sırrın söyleyüp "küm" dedi. Hakîr dahi pîr sırrın işâret edüp cümle on iki yiğit 354b ile öpüşüp görüşüp beğe koynumdan bir Kaya Sultân yağlığı verüp cümlesi ale'l-fevr tarfetü'l-ayn içre atlarına süvâr olup "Hacı baba ve Evliyâ Çelebi! Seni Allah'ıma ısmarladık. Allah sizden râzî ola" deyüp tabl-bâzların urarak gitdiler. Gerçi bunlar ile bir gice cân sohbetleri etdim ammâ aslâ safâ-yı hâtırım yok idi. Bunlar gidince konak ve âteşbaşı bana mahsûs olup âsûde-hâl dururken ânî gördüm, hâne sâhibi hacı baba hareminden iki boğça don gömlek hedâyâ ile bir ekmek ve biraz tuz ve bir gümüşlü ağır kılıç ve bir hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet ile gelüp dest bûs-edüp vâfir ağlayup "Kişi basdığını boğazlamaz. Beni sütreyle ve ak sakalıma merhamet eyle" deyü elime eteğime düşüp tazarru‘ [u] nâlişler eyledi. Ammâ hakîr asl [u] fer‘in bilmeyüp ârifâne ve zarîfâne ığmâz-ı ayn eyledim. Yine sâhib-i hâne tesellî-i hâtır bulmayup eydür: "Oğul! Hak senden râzî ola. Eğer evime geldiğin gibi atdan inmeyüp mudârâ etmesen, eyle basdığına göre ceng eyleseniz sizden ve anlardan çok yiğit şehîd olup evim ve barkım harâb u yebâb olup ehl [u] ıyâlim esîr [u] kebâb olurdu" dedi. Hemân hakîr eyitdim "Bre hey hacı baba! Ben senin bir kerre ni‘metin yedim, ve eyi adına geldim. Bir ocak sâhibi müsâfir katlanır âdemsin. Sana acıyup el kaldırmayup gayrı yiğitleri karşu komşularınıza kondurdum. Tiz anları çağırınız, gelsinler ve kahve içsinler. Ve konak sâhiblerine tenbîh eyle, bizim yoldaşlarımızı bir hoş gözetsinler" diye mezkûr paşa çâşnigîr ve kilârcı ve sarıca ve sarrâc yiğitleri konaklarından bizim konaklara cümlesi gelüp tahte'l-kahve yiyüp kahve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye tenbîh edüp gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. "Elbette bunun bir aslı vardır" deyü memlûklerime ve gayrı yanaşma yoldaşıma ve hâldaşıma "Hâne sâhibin göz hapsine alun. Belki firâr eder, sakının gâfil olman" deyü tenbîh ve te’kîd etdim. Ammâ ne aslın ve ne fer‘in bilirim. Ancak sâhib-i hâne meyyit-i müteharrik gibi gezindiğinden nakş etmiş idim. Böyle iken bizim sikadan olan memlûkümüz Kâzım nâm gulâmım gelüp "Ağa! Hâne sâhibi selâm etdi. Ağanın hâtırı ne kadar mâl hedâyâ ile hoş olur, anı buyursunlar. Yine senden oğul cevâb isteriz ve sana da bir şey cabalarım, dedi. Ne buyurursunuz" deyü gulâmım bu kelâmı söyleyince hakîr eyitdim: "Sakın kâfirler! Ev sâhibi sizi ferdâya salup firâr eder, ammâ sonra derinizi yüzerim. Hemân netîce herîfe söylen. Vallahi ağa senin iyiliğin işidüp geldi ve hâtırından geçemeyüp el kaldırmayup senin ak sakalına merhamet etdi. Her ne verirse versin. Biz anın ni‘metin yedik. Biz anı kendi rızâsına koduk, deyin" deyü tenbîh etdim. Zîrâ mâddenin aslı, fer‘ini bilmem, Allah âlim [u] dânâdır. Böyle olmuşdur. Kâzım gulâm herîfe takrîrimiz üzre söyleyicek mukaddemâ getirdiği nân ve nemeki ve kılıç ve Kelâm-ı İzzeti ve iki donanmış zırh ve beş sîm ü güher-i Mısr rahtı ve beş tîrkeş-i sîm mebrûm (?) ve sîm kakma pullu tirkeşler katîfe üzre işlenmiş ve üç gaddâre ve üç kılıç ve bir kîse guruş ve elli top Engürü sûfunun envâ‘-ı gûnâ-gûnu ve bir külçe köse destâr getirüp ağlıyarak "Hâlime merhamet edüp benim hâlimi kimseye eyitme" diyerek gelüp ayağıma sarıldı ve "Bu sır burada kalsın" deyü ricâ etdi. Hakîr eyitdim "Behey hacı baba! Sır saklamak kolaydır, ammâ bu kadarca şeyi sen bana neden ötürü verirsin. Beğ sana demedi mi, benim rızâm vardır, Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver, demedi mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeyceğiz mi değer, hele bil" dedim. Hâne sâhibi eyitdi: "Lütfeyle! Bu kışda bu kadar yiğit ile gelüp çok derd çekdin. Ammâ beni gel etme. Var mâlım elimden alup kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim Allah belâ versin. Kütahiyye Paşası havfinden bunlar kaçup bu kışda yedi gicedir bunda yatup beni harâmîler yatağı etdiler. Söylemeğe dermânım yokdur. Allah senden râzî olsun, hele kâfirleri kaçırup beni halâs eyledin. Eğer bir kaçın kanadup ceng ideydin evim barkım harâb olurdu" deyince bu sözlerden nakş-ı bukalemûn ibret-nümûn hisseler alup dibelik yüküm yukaru koyup hâkimâne hareket etdim. Amân fakîr herîfin haberi yok kim biz şiddet-i şitâdan el ayak dutmaz cân atup geldik. Bir şeyden rûhumuzun haberi yok. Anlar içerde âteş başından kalkmış eli ayağı dutar dal satûr fetâlar, bizden cân halâs etmezlerdi. Ammâ yine hakîr eyitdim: "Hey hacı baba! Ben anları hûb bilirim, ammâ bir kaçını bilemedim. Allah'ı seversen anları bana bildir" dedim. Hacı eyitdi: "Oğul! Şimden gerü oldu olacak. Senden gizli kapaklı nemiz olacak. İşte ocak başında oturup 355a sana bir çakmaklı tüfenk bağışlayup beğ dedikleri Kara Haydaroğlu dedikleri kan ağırı afacân ve kağan-arslan odur" dedi. "Bre onu bilirim ve Katırcıoğlu Mehemmed'i bilirim ve Akyakalıoğlun bilirim ve Oynağanlıoğlun ve Yeğen Hüseyin'i bilirim ve Kara Memi'yi ve Dayıyı ve Dadaylıoğlun bilir ammâ öbürlerin bilmem" dedim. Ammâ Hudâ âlimdir birin dahi ne gördüm ve ne bilirdim. Ancak ol gice sohbet ederken musâhabet arasında görüşdük ve bilişdik idi. Hacı eyitdi: "Meydâna sofra yayan yiğit Bayındırlı derler, zehir kâtildir. Kapu bekleyen Kara Velî'dir. Biri Efendilioğlu'dur, biri Barak Alî derler Yezîd oğlu bî-emân veleddir. İşte anlar bizim âfâtımız olmuşdur" dedikde cümlesinin haberlerin aldım. Ammâ henüzde benim belim boşandı ve elim ayağım dutmaz olup bu kerre telâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar urdukda anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr [u] fakîre tîğ havâle eyleseler bu şiddet-i şitâda bî-tâb ve bî-mecâl idim. Anlar germâ-germ-i nerm kimesneler idi. Husûsan cengâver kimesneler ile mukâbele olup mukâbele eylemek muhâl, hâl-i diger-gûn neye müncer olurdu, deyü havfe henüz düşdüm. Ol mahal kim eve girdim, ne mene kimesneler idi, bilmezdim. Hemân her menzilden menzile yedi sekiz sâ‘atde at üzre gelince Hazret-i Kur’ân-ı Azîmi ve Furkân-ı Mecîdi hıfzen tilâvet ederdim. Anın te’sîr-i berekâtıyla Cenâb-ı Bârî yarı kılup ol harâmîlerin şûr [u] şerlerinden bu abd-i kemteri masûn u mahfûz eyleyüp anlar ru‘b u haşyete düşdüler. Ammâ hakîrin derûnunda bir havf dahi cilveger idi. Bu hâne sâhibi anların yatağıdır, vakt-i zemistânda dâ’ima bunda sâkin olurlar. Şimdi bu kadar eşyâyı hakk-ı sükût içün tama‘-ı hâma düşüp alırsam belki bu ahşâm yine geleler. Hacı anlara "Sizin mâlınızdan şu kadar mal verüp halâs oldum" derse hâl neye müncer olur, deyü yetmiş gûne sevdâ-yı hâma düşüp şekk-i şübhe ârız olup gûnâ-gûn fikr-i fâside düşdüm. Ale's-sabâh ki oldu, on aded paşalı yoldaşlarım dahi gelüp "Bre Evliyâ Çelebi! İki gündür sen kandesin, paşa seni arar, durma binelim" deyü atdan inüp "Tiz hacı baba, şunlara kahvealtı gör ve oğlanlar atları eğerlen. Hacı baba bizimle yolcudur" dedim. Hemân fakîr herifin dibelik aklı başından gitdi. Ammâ benim on yoldaşım dahi gelmek ile aklım başıma gelüp havf [ü] hatardan emîn oldum. Ve hevâ dahi sehle'l-mu‘tedil oldu. Âhir tama‘-ı hâma düşüp yüz bin minnet ile mukaddemâ arz etdiği hedâyâları alup "Bak a cânım hacı baba! Biz sana i‘timâd edüp seni sana koduk. Meğer sende insâf yok imiş. El-insâfu nısfu'd-dîn demişler. Bize bu kadarca verdiğin şeyi bu kadar yiğidin kankısına vereyim. İşte on yiğit dahi geldi, gördün ve anlarda başka söz var. Ben bu verdiğin şeylerin birisin almam. İşte paşa buralarda, Hüseyin Gâzî Tekyesi'nde imiş. Ben seni anda kulağız alup götürürüm" dedikde hacının aklı başından gidüp "Varayum, haremimden dahi şey çıkarayım" dedikde "Dut, şu ak sakalı kızıl kanda boyanacağı" deyüp derhâl gulâmlarım cem‘ olup hacıyı dest ber-kafa bağladılar. "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme! Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" deyü sagu sağlayup örül örül ağlayup "Hizmetkârlarından gayrı kimse olmasın" dedi. Eyle olsun, deyü gayrı yoldaşlar taşra odalarda kalup hacı baba oğluna "Var oğul! Şu emânet koduğum alaca meşîn kîseyi getir ve sana tenbîh etdiğim şeyleri getir" dedikde yine bir şübheye düşüp gulâmımın birine kuş lisânı üzre "Cücümlece yocoldacaşlacarıcım sicilacahılacanacup acatlacansıncalarar" ya‘nî "cümle yoldaşlarım silâhlanup atlansınlar" deyince cümle refîklerimiz hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, hareminden hacının oğlu bir kîse altun ve dâmâdı üç küheylân at eğerleriyle ve altun kûf rikâblarıyla ve bir katar-ı katır ve yüz top sûf ve on iki kılıç kimi sîmli ve altısı kara kılıç ve üç gaddâre ve sekiz tîrkeş ve yedi raht ve altı celeb kalkanı ve bir gümüş pîş tahta devâtı sâfî altun kitâbe ile müzeyyen olmuş ve iki çalar sâ‘at ve yedi akreb sâ‘at ve on top Keşân katîfesi ve üç kîse guruş dahi verüp tuza ve ekmeğe ve kılıca ve Kelâm-ı İzzet'e yemîn verüp "Bu sır burda kala" deyü Fâtiha okuyup hakîr "sümmün bükmün" oldum ve keşf-i râz etmemek içün vâkıf-ı esrâr olan sikadan memlûklarıma dahi yemîn billah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra refîklerimizden cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. Asl [u] fer‘ini bilmezler. Mezkûr Çardaklıbel'de ve Direklibel'de ve Felâketbeli'nde {çekdikleri felâketi} ve Kebirbeli'nde ve Zağapa deresinde ve Kızılırmak deresinde çekdikleri 355b âlâm-ı şedâ’idi ve renc-ı anâyı ferâmûş edüp Arapça nassı ma‘lûmları oldu. Hakîr dahi sâhib-i hâneyi kayd-bendden halâs edüp kendüye bir tihtâb ve mutalsam tas ve iki Kaya Sultân yağlığı ve iki çâr-gök fincân ve bir münebbed kâse verdim ve dâmâdına ve oğluna birer Kaya Sultân makra[ma]ları verdim. Ve ehline iki yağlık ve bir hamâ’il gönderüp ehline dünyâ ve âhiret vâlide ve hacı babaya dünyâ ve âhiret baba ve dâmâdı ve oğullarına dünyâ ve âhiret karındaş deyüp Fâtiha-i şerîf tilâvet olunup yemîn etdiğimiz ekmeği ve tuzu ve kılıcı ve ol hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet'i bağışlayup ânî gördüm, içerden iki nâ-resîde altun pâre kerîmelerin ellerinde birer boğça ak kenarlı paşa gömlekleri ve serâvîl ve yağlıklar getirüp hakîr iki duhter-i pâkîze-ahterlerin başlarına birer şerbetî Kaya Sultân yağlıkları verüp bağrıma basup âhiret kızları etdim. Oğlunun biri içerden biri Hıtâyî emrûdu kâse-i fağfûrî getirdi kim bizim anlara verdiğimiz kâseler bunun müjdesi değildir. Meğer bu hacı babam, koltuğunda babalar vebâlar çıkarsın; Kara Haydar'ın kendi zamânından berü harâmîlerin yatağı imiş. Hakîkatü'l-hâl bu hakîre her ne ki verdi ise küflenüp paslanmış kılıçlar ve ıslanmış dikdik ve abâyîler ve pürjeng sâ‘at ve gaddâreler idi. Bunda olan mâl-ı firâvânın hesâbın Cenâb-ı Bârî bilirmiş, bir genc-i nihân imiş. Hemân hakîr silâhlanup Kara Haydaroğlu'nun bağışladığı tüfengi belime sokup mezkûr çâşnigîr ve sarıca ve gayrı yiğitleri başıma cem‘ edüp hacı babanın verdiği katarı yükledüp baba ile ve dâmâdı ve oğullarıyla vedâlaşup öpüşüp bir kulağız alup pür silâh âmâde olarak yine cânib-i şimâle kar üzre 5 sâ‘atde Çubukovası başında,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 353b–355b ·
metinde göster ·
Elbette bârçe galyonlar girse direklerinin serenlerinin cıvandıraları kayalara dokunmaz. Böyle mağaralı kayalar var kim içine yigirmişer bin atlı âdem girse "Yerimiz dardır" diyemezler. Eyle vâsi‘ ibret-nümâ gâr-ı yetîmânlardır. Kaçan kim lodos rüzgârı şiddet üzre esdikde talattum-ı deryâ cûş [u] hurûşa gelüp yedişerleme ta‘bîr etdikleri deryâ kumu dağlar gibi gelüp bu Nakura kayaları mağaralarına urdukda ol dağların sâ‘ikasından benî Âdem Nakura'dan geçmeğe cür’et edemeyüp zehresi çâk olur. Tâ bu merteb sıyt u sadâ verir kim üç menzil ba‘îd Şâm-ı Şerîf'de bu Nakura kayaları gârlarına temevvüc-i deryâ urduğunun gürüldüsü istimâ‘ olunup "Nakura dağları gürler" derler. Tâ bu mertebe gâr-ı azîmler, hattâ cemî‘i müfessirîn "Kur‘ân-ı Azîm'de zikr olunan Nakura Boğazı budur" derler. Cemî‘i mellâhân-ı bihârda ve cümle seyyâhân-ı berde meşhûr-ı âfâk bir Nakura Boğazı'dır. Râh-ı tenginin iki cânibleri eyle yalçın kayalardır kim bebr ü peleng ve külüng-i nâhunların ilişdirecek yer bulamaz. Bu kayalarda bir tüfenkli, bin aded âdemi geçirmek ihtimâli yokdur. Tüfenk atmayup taş yuvarlasa kifâyet edüp kuş uçamaz. El-ıyâzen-billâh sarp ve muhavvif ve muhâtara yerlerdir. Hamd-i Hudâ böyle bir sa‘bu'l-mürûr mahalde Murtezâ Paşa efendimize Dürüzî mel‘ûnlarının fethi müyesser olup hakîr-i pür-taksîr dahi böyle gazâda bulunduk.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 39a ·
metinde göster ·
… harâb etmişdir. Tâ bu mertebe dağlar gibi buzlar gelüp her buz pâresi birbirine
urdukda
top gibi sâ‘ika verir. Ammâ bu nehr-i Tuna yah-bend olsa bu şehir gâyet ganîme …
Ammâ Tuna buzu çözüldükden sonra emn-i emân olur. Ammâ Tuna buzu Alaman-ı bî-emân diyârından berü sökün edüp cereyân etdikde bu kal‘a dîvârının kaddi seksen zirâ‘-ı âlî iken niçe kerre Tuna buzu biri biri üzre kat-ender-kat yığılup kal‘a dîvârından içeri buz pâreleri girüp evler harâb etmişdir. Tâ bu mertebe dağlar gibi buzlar gelüp her buz pâresi birbirine urdukda top gibi sâ‘ika verir. Ammâ bu nehr-i Tuna yah-bend olsa bu şehir gâyet ganîme olur. Zîrâ Tuna buzu üzre Eflâk ve Boğdan ve gayri niçe kurâ ve büldân taraflarından niçe yüz bin câmûs-ı kazaklarıyla buz üzre odunlar ve belvan direkler ve gayri me’kûlât [u] meşrûbâtlar gelir. Ve niçe bin aded Silistre şehbâzları mahbûblarıyla Tuna buzu üzre haymelerin kurup ayş [u] ışret edüp mehterhâneler ile cümle dilberânlar buz kayarlar, garîb temâşâdır. Kimi pâbuç ile kimi na‘lin ile kimi kızak ile kimi iki elinde harbe deyenek ile ayak üzre buz kayarak şehirden şehire berk-i hâtif gibi gider. Ve eğer ıyd-ı şerîfe müsâdif olursa nehr-i Tuna üzre azîm salıncaklar kurulup âşık ma‘şuk birbirlerine kolan çeküp sallanırlar. Zîrâ Tuna buzu altı yedi karış donar. Şiddet-i şitâ şedîd olsa on karış donup beş ay nehr-i Tuna sedd olduğun biliriz, aceb hikmet-i Allah'dır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 118b ·
metinde göster ·
… mahallinde bu cezîreye âdem varsa niçe bin mahlûk-ı Hudâ'ya kassâb-ı ecel bıçak
urdukda
kanları sebîl revân olup nehr-i Tuna'ya cereyân etdikde âdemin aklı gider. Hatt …
Der-vasf-ı mesîregâh-ı şehr-i Silistre: Evvelâ handak Beğbâğçesi ve Paşa çayırı ve Çayır cisri ve İslâmbol cisri çayırı ve mesîre-i Namâzgâh ve mesîregâh-ı Küçük Mustafâ. Şehrin cenûbuna hâyil dağlar ve bâğ u bâğçeler içre cihânnümâ üç aded kasr-ı zîbâlı bir teferrücgâh-ı hergâhdır. Andan cümle şehir ve nehr-i Tuna nümâyândır. Ve teferrücgâh-ı Vişniçse ve temâşâgâh-ı Kendi kopan ve mesîre-i Karaağaç ve mesîre-i Akçeşme ve teferrücgâh-ı Kerdîme ve Seyrângâh-ı Arslanlıçeşme ve seyiregâh-ı Cezîre-i Pasdırma, nehr-i Tuna mâbeyninde bir azîm cezîredir kim beher sene yetmiş seksen bin sığır kurbân olup pasdırma edüp cemî‘i Rûm'a ve Arab'a ve Frengistân'a niçe yüz bin 120b yük pasdırma gider. Pasdırma mahallinde bu cezîreye âdem varsa niçe bin mahlûk-ı Hudâ'ya kassâb-ı ecel bıçak urdukda kanları sebîl revân olup nehr-i Tuna'ya cereyân etdikde âdemin aklı gider. Hatta bir sığırı zibh edüp karnın şakk etdikde yavrusu zâhir olup ayağa kalkup hayât bulup süd ile beslediler. Bu cezîrede mevsiminde hayme hargâhlarıyla niçe bin sığır celebi pasdırmacı bâzergânlar vardır. Bir cânibinde niçe yüz kazganlar ile bakarların iç yağların ve ilik yağların eridüp say yağına halt ederler. Bir tarafında çüriş yağından mum yaparlar. İbret-nümâ cezîredir ammâ zâbihü'l-bakar olduklarından bu kavim aslâ iflâh-ı ber-hurdâr oldukların görmemişizdir ve's-selâm.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 120a–120b ·
metinde göster ·
… ded câm billûr ve necef ve morandır. Şems-i âlem-tâbın şu‘lesi bu câmi‘lere aks
urdukda
derûn-ı câmi‘ nûr iken nûr-ender-nûr olur. Anınçün ba‘zı revzenleri üzre
Ve câmi‘-i Selîmiyye'nin çâr-kûşe dîvârlarında cümle iki yüz elli aded câm billûr ve necef ve morandır. Şems-i âlem-tâbın şu‘lesi bu câmi‘lere aks urdukda derûn-ı câmi‘ nûr iken nûr-ender-nûr olur. Anınçün ba‘zı revzenleri üzre
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 155a ·
metinde göster ·
… r ve necef u moran berrâk ve mücellâ câmlardır kim bu câmlara âfitâb-ı âlem-tâb
urdukda
hammâm içi nûrun alâ nûr olur. Ve bu hammâmlardan taşra cümle bâğ-ı İrem'dir ki …
Ammâ 230a bunun kubbe-i mînâsı kâşî ile rengîndir ve niçe bin âvîzeler ile müzeyyen olmuş bir kubbe-i metîndir. Andan içeri hammâm-ı germâbdır kim âdem dâhil olsa gûyâ nûr içre girmiş olur. Zîrâ eflâke ser çekmiş kubbe-i âlîsinin etrâfında aslâ der-i dîvârdan eser yokdur. Hemân bu kubbe-i azîm cümle amûd-ı müntehâlar üzre vaz‘ olunmuş bir kubbe-i müdevverdir ve ol amûdların mâbeynleri cümle tahta tahta ibret-nümâ billûr ve necef u moran berrâk ve mücellâ câmlardır kim bu câmlara âfitâb-ı âlem-tâb urdukda hammâm içi nûrun alâ nûr olur. Ve bu hammâmlardan taşra cümle bâğ-ı İrem'dir kim niçe bin hezârın hezârân nâle ve feryâdları istimâ‘ olunup âdem gasl ederken bülbüller pençelerine gıd urduğu temâşâ olunur ve cemî‘i dırahtların şükûfeleri ve mürğân-ı hoş-elhân-ı hoş-nevânın âşiyânları seyr olunur. Zemîninde olan nebâtât-ı giyâhât ve sâ’ir şükûfelerin kadd-i kâmet-i renkleri temâşâ olunur. Ve bu hammâmın ortasında bir havz-ı azîmi var, cânib-i erba‘asında fevvâreler pertâb edüp ortadaki fıskiyye ta kubbedeki tasda nihâyet bulup andan aşağı ser-nigûn mâ-i germâ havz içre dökülür. Bu havz içre la‘l-gûn gül varakları ve karanfil bergleri gâsilîn vücûdlarına yapışup râyiha-i tayyibeden bîni-i insân mu‘attar olur. Ve her halvetde dahi kulleteynler mukarrerdir ve bu dahi eyle musanna‘ ruhâm döşenmişdir kim âdemin çeşmi hîrelenir. Zîrâ kuş gözü misâl yeşim ve pîrûze ve balgamî ve kehribâ ve aynu's-semek ve akîk ve yemenî ve silân makûlesi taşlar ile ruhâm olmuş ibret-nümâ bir hammâm-ı rûşenâdır. Ve mezkûr camlar mâbeyninde olan amûdlarda muttasıl balgamîden ve somakîden ve seng-i yarekandan ve seng-i ferahdan ve fağfûr-ı Çîn'den kurnalar var kim her üstâd-ı mermer-bür her birinde birer gûne tîşe-kârlık etmiş kim âdem hayrân olur. Cümle lüleleri altun ve gümüşdür ve taslar kezâlik ve fevvâreler dahi cümle sîm-i hâlisdendir. Ve âb u hevâsı ol kadar latîfdir kim âdem hayât-ı câvidân bulur. Ve gûnâ-gûn âvîzelere ve çarhlara ve tıhtab-ı maslûb tas-ı ser-nigûnlara şadırvânlar isâbet etdikçe ol dollâb-ı musanna‘âtlar deverân etmededir. Bu dahi bir temâşâgâhdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 229b–230a ·
metinde göster ·
Andan yine Monlâ Muhammed harârından bir tıhtab tas çıkarup tasa bir taş ile
urdukda
tasdan sâ‘at çanı gibi bir sadâ istimâ‘ olup bu meydânda ne bir katre su ve ne …
Andan yine Monlâ Muhammed harârından bir tıhtab tas çıkarup tasa bir taş ile urdukda tasdan sâ‘at çanı gibi bir sadâ istimâ‘ olup bu meydânda ne bir katre su ve ne Monlâ Muhammed'e zeker ve kuburdan bir nişân yok. Ancak bu meydânda bu kadar bin âdem şellak u mellak ve uryân, kimi sarâyın pencerelerine yarasa kuşu gibi sarılmışlar, kimisi sarây dîvârına çıkmışlar. Uryân u büryân meydânda kalanlara paşa ve hân ve gayrı a‘yân gülmeden mebhût oldular. Fakîr herîfler hicâblarından kimi uryân yere çöker, kimi halk arasına pinhân olup "Bre esbâblarım, bre bıçağ u hançerim!" deyüp feryâd edenin hadd [ü] pâyânı yok. Bu hâl-i pür-melâlde bir şaka-yı pür-meâl olmuşdur kim bin sene seyâhat eden bu temâşâ-yı ibret-nümâyı görmemişdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 231b ·
metinde göster ·
… -dil ü yek-cihet olup Çamapur askeri gibi derinti ceyş-i pîş ile diyâr-ı Acem'i
urdukda
Âl-i Abbâsiyân'dan El-Mustansır Billah'ın Sehend nâm bir vezîr-i dilîri bu şehr …
İbtidâ bânîsi Keyûmers'in Âvend nâmında ciğer-kûşesi binâ etdi. Ve sebeb-i tesmiyyesi oldur kim Âl-i Abbâsiyân sene (---) târîhinde iştihâr bulup İrân Turan'a ve Hindistân u Luristân ve Moltân u Horasân ve Belh [u] Buhârâ ve Dağıstân u Şâm ve Mısr u Habeş'e mâlik olup şa‘şa‘a-i Abbâsî alemler saldıklarında kavm-i Tatar'dan Hulâgû Hân Moğol u Kumuk ve Kaytak u Kozak ve Bulgar u Kılmah kavimleriyle Hulâgû yek-dil ü yek-cihet olup Çamapur askeri gibi derinti ceyş-i pîş ile diyâr-ı Acem'i urdukda Âl-i Abbâsiyân'dan El-Mustansır Billah'ın Sehend nâm bir vezîr-i dilîri bu şehr-i Âvend'de hâkim idi. El-Mustansır Billah Sehend'e fermân edüp bir kal‘a binâ edüp ismine Sehend deyü vech-i tesmiyye olmuşdur. Ammâ yine Hulâgû {Hân} harâb etmişdir. Ba‘dehû yine imâr olmuşdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 306b ·
metinde göster ·
Cümle rıhtım-ı binâ-yı Şeddâdî'dir kim bu kal‘a dîvârının iç yüzü cümle dâ’iren-mâdâr kemer kemer binâ olunmuş sûr-ı pür-tâklardır. Hatta Murâd Hân-ı Râbi‘ kal‘a-kûp top güllelerin âdem kellesi kadar urdukda mezkûr kemerlerin mâbeynlerine gülleler isâbet edüp tula binâdan gülle cirmi kadar yerden güzer edüp gayrı dîvâra zarar etmezmiş, ammâ cümle seng kayalar 340b olsa darabât-ı topdan kal‘a münhedim olurdu ammâ Horasânî ile tula binâ olmağın hâlâ niçe bin âdem kellesi kadar top güllesi sîne-i pûr-kîne Bağdâd'a dâğ-ı derûn olup durur. Ve bu kal‘a dîvârının handakından tâ dendân-ı bedenlere varınca kaddi altmış arşın bâlâdır ve bedenler üzre dîvârının enniliği ba‘zı yeri on zirâ‘ ba‘zı mahallinin on beş zirâ‘, arîzdir. Ve handakından iç yüzü kenârıyla hisâr-ı piçe dîvârı gâyet metîn ve müstahkem olduğundan mâ‘adâ tüfeng-endâz mazgal delikleriyle ârâste ve niçe bin dirsekler ile pîrâste olmuş hisâriçe bir hâşit bir kat dahi sûrdur. Ammâ bu kal‘a-i Bağdâd'ın cânib-i kıblesinde Şattu'l-Arab kenârında olan dîvârı önünde aslâ ve kat‘â handakı yokdur. Cümle der-i dîvârların nehr-i Şattu'l-Arab döğüp ba‘zı zamân Şatt tuğyân etdikde kal‘a dîvârlarına rahne verüp yine ta‘mîr ü termîm ederler. Hatta Paşa sarâyının niçe kasırlarının pây-ı kârgîrleri nehr-i Şatt içre binâ olunmuşdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 340a–340b ·
metinde göster ·
… e-i felekden âfitâb-ı âlem-tâb rûy-ı zemînde yatan kara bir mızrak kaddi pertev
urdukda
Ahlat kal‘ası da nümâyân olup Papşen hânı sol tarafımızda kaldı, ammâ bizi kova …
Tâ ki kulle-i felekden âfitâb-ı âlem-tâb rûy-ı zemînde yatan kara bir mızrak kaddi pertev urdukda Ahlat kal‘ası da nümâyân olup Papşen hânı sol tarafımızda kaldı, ammâ bizi kovan mel‘ûn ekrâdlar hayli mesâfe-i ba‘îdede kalup gerüde dökülerek gelmede idiler, ammâ biz de cân atup Tatar gibi yortup kal‘a-i Ahlad'a bî-cân u bî-mecâl cân atup, Arapça âyetin tilâvet edüp kal‘aya girince hemân hakîr piyâde olup kal‘a kapusun sedd etdikde dîdebânlar eyitdiler: "Bire nedir aslı" dediklerinde, "Hân askeri bizi kovup gelirler" dediğimde, bevvâblar dahi kapuları bir hoş sedd edüp âlât [ü] silâha yapınup bizler iç kal‘ada yeniçeri ocağımızda olan Dizdâr Alî Beşe hânesine cân atup,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 14a ·
metinde göster ·
… akîbince kova kova kıra kâfiri Yaş şehrine dıkdıkda, etrâf-ı şehri Tatar âteşe
urdukda
kâfirin yeri dârü'l-bevâra dönüp şehirde karârları firâra mübeddel olup şehir i …
Ol ân bizim asker ile kırk bin Bucak Tatarları kâfirin akîbince kova kova kıra kâfiri Yaş şehrine dıkdıkda, etrâf-ı şehri Tatar âteşe urdukda kâfirin yeri dârü'l-bevâra dönüp şehirde karârları firâra mübeddel olup şehir ile karşu Galata mâbeyninde olan göl üzre kalın buz donmuşdu.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 102a ·
metinde göster ·
… r ardında topçularıyla hâzır-bâş toplar var kim her topa şems-i âteş-tâb pertev
urdukda
âdemin çeşm-i nergisleri hîrelenir.
Ve beş aded tabyaları üzre ve yeniçeri odaları cânibinde kirpi tüğü gibi zeyn olmuş arabalar üzre siperler ardında topçularıyla hâzır-bâş toplar var kim her topa şems-i âteş-tâb pertev urdukda âdemin çeşm-i nergisleri hîrelenir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 118b ·
metinde göster ·
… e pâre olurdu, ammâ Alî Ağa'nın kılıcı bir eski Alman idi. şast ber-kabza kılıç
urdukda
karış karış ve şerha şerha zahm ergürür idi.
"Nedir bu cüzâm put tasvîrleri?" deyüp bir kerre at bırağup mezkûr tılsım-ı tuç sûrete bir kılıç eyle bir sâtûr-ı Alî Façatî urdu kim mânend-ı hıyâr ol sûretin sağ kolunu düşürdü. Andan gayrı halk dahi bu puta kılıç üşürdü. Hudâ âlimdir, bir kes bir kesek pâresin kesmeğe kâdir olmadılar. Hattâ çok yiğitler birbirlerin imtihân içün bu putlara kılıç urduklarında niçesinin kılıçları pâre pâre olurdu, ammâ Alî Ağa'nın kılıcı bir eski Alman idi. şast ber-kabza kılıç urdukda karış karış ve şerha şerha zahm ergürür idi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 126a ·
metinde göster ·
… birbirine mahlût oldukda nehr-i Virbaz irkilüp deryâ gibi olup ikisi birbirine
urdukda
evc-i âsumâna iki nehr-i azîmden dumanlar çıkup bu kal‘a-i bâlâ içindeki evler …
Bu kapunun eşiği dibinden nehr-i azîm Pileve akup hemân bu mahalde mezkûr yalçın kayalardan üç Süleymâniyye minâresi kaddi aşağı nehr-i Pileve deryâ gibi talattumla aşağı atılur kim gören âdemi dehşet alup aklı çâk {olur}. Ve bu felek-i atlasda bunu dahi görmeyen "Dünyâda çok ibret-nümâ gördüm" demesin. Hattâ bu nehr-i Pileve aşağı nehr-i Virbaz'a üç minâre kaddi aşağı pertâb etdikde kehkeşân gibi kemerlenüp indikde iki nehr-i azîm birbirine mahlût oldukda nehr-i Virbaz irkilüp deryâ gibi olup ikisi birbirine urdukda evc-i âsumâna iki nehr-i azîmden dumanlar çıkup bu kal‘a-i bâlâ içindeki evler üzre ol dumanlardan çiğ yağar.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 151b ·
metinde göster ·
sadâsı eflâke çıkup cümle şehir halkına andan ma‘lûm olur kim fîl sâ‘ati on iki …
Temâşâ-yı tasannu‘ ibn-i âdem: Bu kenîse-i sürûşun kurbunda çâr-kûşe bir yekpâre mermer üzre (üzre) tuçdan bir siyâh fîl-i Mengerusî bünyâd olunmuş. Kulakları ve başı ve hortumu hareketde olup gözleri sâ‘at rakkâsı gibi deverân etmede. Kaçan kim vakt-i zuhur oldukda bir kerre fîl harekete gelüp gıjgırup bir savt-ı mühlik ile bir sayha-i ra‘d-vâr urup hortumu ile göğsüne on iki kerre urup sîne-i pür-kînesine üstâd-ı kâmil nâkûsvâr hâlden etmiş. Fîl-i mezkûr hortumuyla kendü göğsüne darb urdukda sadâsı eflâke çıkup cümle şehir halkına andan ma‘lûm olur kim fîl sâ‘ati on iki kerre çalup vakt-i zuhur oldu derler. Ba‘dehu cümle kefere ol vakitde ta‘âm yerler. Gayri mahalde mancamerd yemek ihtimâlleri yok bir alay perhîz ile geçinir ta’ife-i riyâzet-keşân keşîşân-ı palâs-pûşândır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 15a ·
metinde göster ·
… lesi kadar çekiçleri yine bir san‘at ile su dollâbları çekiçleri kırmızı demire
urdukda
zemîn ditrer.
Ve bu Samakov şehrinde ve etrâf nevâhîlerinde cümle yüz on aded demir işleyen kârhânelere bu diyârda samakov derler. Âteş-i Nemrûd'un yakan körüğün on nefer âdem çekemez, su değirmeni körüğü çeküp âteş-i Nemrûd hâsıl olur ve fîl şikemi kadar demir örsler üzre akîk-i Yemenî gibi kırmızı demirler kim âteşden çıkmışdır, ol demirleri üstâd-ı haddâdî birer gûne san‘atlı dollâblar ile kızgın demirleri sindân üzre koyup aynı câmûs kellesi kadar çekiçleri yine bir san‘at ile su dollâbları çekiçleri kırmızı demire urdukda zemîn ditrer.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 40a ·
metinde göster ·
… gûnâ-gûnlar ile müzeyyen etdi kim âfitâb-ı âlem-tâbın şu‘lesi bu sarâya pertev
urdukda
çeşm-i insân hîrelenirdi. Çûn bu sarây-ı ibret-nümâ yedi yılda tamâm olup cümle …
Cümle kral-ı dâlların bu Budin'i amâr etmede imdâdları olduğu cihetden on yedi aded kral içün on yedi kubbeli hücreler edüp her kubbe üzre alem yerine müdevver altun toplar ile on yedi odayı eyle murassa‘ât-ı gûnâ-gûnlar ile müzeyyen etdi kim âfitâb-ı âlem-tâbın şu‘lesi bu sarâya pertev urdukda çeşm-i insân hîrelenirdi. Çûn bu sarây-ı ibret-nümâ yedi yılda tamâm olup cümle kral ve ban ve herseklere bu sarâyda ziyâfet-i âlîler edüp cümle küffâr bu sarâyın tarz [u] tarh-ı tavrın ve nakş-ı bûkalemûn-ı ibret-nümûnun görüp engüşt ber-dehen edüp âlem-i hayretde kalup bu sarâyın nâmına "Kızıl[elma] sarâyı" deyü nâm kodular, zîrâ her kralın odaları üzre kızıl altundan toplar olduğu cihet ile Kızılelma Sarâyı ve Kızılelma-yı Ungurus deyüp Budin kal‘asına nâm kodular. Hâlâ bu sarâya Kızılelma Sarâyı derler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 73b ·
metinde göster ·
… d-vâr gürleyüp cümle altlarımızdaki atların bile dümlerin hotas-vâr olup süheyl
urdukda
küffârın zehreleri çâk, niçe bini ber-hâk pâymâl-i rimâl yatırdı.
Bu hâl üzre bu meydân-ı bezmde yetmiş aded yiğidimiz mest-i elest olup kendülerden geçmiş, ammâ küffâr bu fezâda çakıl taşı gibi yatmış. Bu ceng-i savaş-ı perhâşda "Allâh Allâh" deyü gülbâng-ı Muhammedî çekdiğimiz Tuna'nın karşu tarafında olan Sadrıa‘zam askeri dahi istimâ‘ edüp anlar dahi derûn-ı dilden dil yardımı edüp ale'l-umûm def‘-i gumûm edüp bir sadâ-yı Allâh Allâh etdiler kim arz [u] semâvât lerze-nâk olup cemî‘i at ve katır ve develer ve sâ’ir devâbbât makûleleri dahi ra‘d-vâr gürleyüp cümle altlarımızdaki atların bile dümlerin hotas-vâr olup süheyl urdukda küffârın zehreleri çâk, niçe bini ber-hâk pâymâl-i rimâl yatırdı.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 102b ·
metinde göster ·
sînesi Husrevânî küp gibi güm güm ötüp sadâ verir. Meğer sînesi sâ‘at çanı imiş …
Evvelâ mezkûr Fîl Meydânı'nda olan yerde bir âlî kemer altında bir tuç fîl vardır, kaddi mîl minâre kadar vardır. Dörd ayağı üzre durup gözleri ve kulakları ve hortumu dâ’imâ hareket etmededir. Kaçan kim öyle vakti oldukda hemân bir kerre fîl gıjgırup kulakların oynadup gözlerin devirüp hortumunu ber-hevâ kaldırup yolun karşu tarafında olan evlerin damlarına berâber hortumu kalkup bir kerre hortumun sîne-i pür-kînesine urdukda sînesi Husrevânî küp gibi güm güm ötüp sadâ verir. Meğer sînesi sâ‘at çanı imiş. Tamâm on iki kerre sînesine hortumuyla urup bilirler kim nısf-ı nehâr oldu. Bir garâ’ib mehîb ibret-nümâ fîl sâ‘atdir. Bu mahalle fîl sokağı derler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VII 58b ·
metinde göster ·
… atı ve dombayı ve her ne ise yeyüp kasığından yırtup yer, ka[r]nı doyup pervâz
urdukda
sâ’ir kurdlar ve tilki ve çakallar ve gayri hayvânâtlar at leşlerin yemeğe başl …
Ve bu sahrâ-yı Edil'de olan karçığa ya‘nî doğan ve toykun ve sunkur ve albay va lâçîn ve bödene ve topalken ve kırgı ve küykenek nâm yırtıcı doğan gibi şâhin kuşlar bu dünyâda yokdur. Hattâ kaz kadar beşer onar kerre tülemiş toykun ve sunkur nâm doğanlar var kim yaban atın ve yaban devesi ve yaban dombayların alup yer. Eğer su’âl olunursa bir kuş bir atı ve bir deveyi ve câmûsu nice alup yer derse eyle yaranup tülemişdir kim gözleri kırmızı mercân gibi olup kendüye gıdâ olacak mertebe bir şikâr bulmayıcak hemân yaban atı ve devesine hücûm edüp ibtidâ atı sağrısından nâhunlayup ya‘nî tırnak urup arkasın yere yere atın başına konup kanatlarıyla atların ve develerin gözlerin kapayup seğirtmeğe komayup iki gözlerin oyup çıkarup amânı ve kuvvetin kesüp hâh nâ-hâh atı ve dombayı ve her ne ise yeyüp kasığından yırtup yer, ka[r]nı doyup pervâz urdukda sâ’ir kurdlar ve tilki ve çakallar ve gayri hayvânâtlar at leşlerin yemeğe başlarlar. Ammâ bu toykun ve sunkur nâm kuşlar ayu ve kurd ve tilki ve çakala ve arslana sunmazlar, zîrâ anlar yırtıcı mahlûklardır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VIII 190a ·
metinde göster ·
… rşumdan a‘lâ ve latîf musaykal ve mücellâ billûr gibi mermer-i hâmlardır. Güneş
urdukda
moran billûru gibi şa‘şa‘a verir.
Ve bu münakkaş servi tahtaların dahi üstü horasânî ve kireç ve cibis ve alçı üzre serâpâ beyâz mermer-i hâm döşelidir, kurşum kubbe değildir, ammâ mermerlerin her kıt‘ası hâlîçe ve kilim kadar vardır. Kurşumdan a‘lâ ve latîf musaykal ve mücellâ billûr gibi mermer-i hâmlardır. Güneş urdukda moran billûru gibi şa‘şa‘a verir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VIII 252a ·
metinde göster ·
bu minârelerin abbâsî Y 34b alemlerine aksi urdukda şa‘şa‘a-i alemeyn şehr-i …
Ve iki minâreleri var kim her biri eflâke ser çekmiş şeşhâne minâre-i bâng-hânedir. Kadehleri eyle musanna‘dır kim üstâd-ı mermer-bür buna makdûrun sarf edüp yed-i tûlâsın ayân etmişdir. Ve tâ zirve-i âlîlerinde mutallâ alemleri beş sâ‘atlik yerden nümâyândır. Dikkatle nazâr olundukda merdüm-i çeşm hîrelenir. Ve âfitâb-ı âlemtâb edîm-i arza pertev urdukda bu minârelerin abbâsî Y 34b alemlerine aksi urdukda şa‘şa‘a-i alemeyn şehr-i Ma‘nisa'yı ve ma‘ahu deşt-i sahrâyı münevver eder.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y34a–Y34b ·
metinde göster ·
… lemtâb edîm-i arza pertev urdukda bu minârelerin abbâsî Y 34b alemlerine aksi
urdukda
şa‘şa‘a-i alemeyn şehr-i Ma‘nisa'yı ve ma‘ahu deşt-i sahrâyı münevver eder.
Ve iki minâreleri var kim her biri eflâke ser çekmiş şeşhâne minâre-i bâng-hânedir. Kadehleri eyle musanna‘dır kim üstâd-ı mermer-bür buna makdûrun sarf edüp yed-i tûlâsın ayân etmişdir. Ve tâ zirve-i âlîlerinde mutallâ alemleri beş sâ‘atlik yerden nümâyândır. Dikkatle nazâr olundukda merdüm-i çeşm hîrelenir. Ve âfitâb-ı âlemtâb edîm-i arza pertev urdukda bu minârelerin abbâsî Y 34b alemlerine aksi urdukda şa‘şa‘a-i alemeyn şehr-i Ma‘nisa'yı ve ma‘ahu deşt-i sahrâyı münevver eder.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y34a–Y34b ·
metinde göster ·
… ki yine eyle olmak ihtimâli vardır. Zîrâ bunun dahi ziyâsı vakt-i zuhurda berk
urdukda
âdem bir ân nazar etmeğe tâkat getiremez. Tâ bu mertebe mücellâ ve musaykal ale …
Ve büyük kubbe-i âlîsi üzre olan altun yaldızlı alem-i şerîfin kaddi kırk zirâ‘-ı melikîdir, derler. Ve kırk bin zeheb-i hâlis ile mutallâ olmuşdur deyü efvâh-ı nâsda şâyi‘dir. Hakkâ ki yine eyle olmak ihtimâli vardır. Zîrâ bunun dahi ziyâsı vakt-i zuhurda berk urdukda âdem bir ân nazar etmeğe tâkat getiremez. Tâ bu mertebe mücellâ ve musaykal alem-i âlemdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y34b ·
metinde göster ·
bi-emrillâh iki uyûn zâhir olup İsmâ‘îl'i gark mertebesinde etdükde İsmâ‘îl fer …
Hazret-i İbrâhîm'in oğlu İsmâ‘îli âlem-i sabâvetde mehdde iken vâlidesi Hacer Ana İsmâ‘îl'i yere bırağup kendü işine meşgûl oldukda Hazret-i İsmâ‘îl bükâ edüp nem-i dîdeleri zemîne düşdükde nemden yem-misâl ayneyn eşkinden iki uyûn zâhir olup kavm-i Benî Cürhüm lisân-ı İbrîde bu uyûnlara Zemzem dediler. Ammâ kavl-i kavî oldur kim kaçan Hazret-i İsmâ‘îl âlem-i sabâvetde iken arz üzre hâk-âlûd olup hâb-ı nâzdan bîdâr oldukda debelenerek mübârek pây-i şerîflerinin ökçesiyle zemîni urdukda bi-emrillâh iki uyûn zâhir olup İsmâ‘îl'i gark mertebesinde etdükde İsmâ‘îl feryâd [u] figâna âheng eder. Derhâl Hacer Ana bükâ-yı İsmâ‘îl'i istimâ‘ edince Safâ ve Merve mâbeyninde sa‘y ederek gelüp görse kim İsmâ‘îl gark-ı âb oluyor. Bire meded cânım pâresi sana n'oldu, deyüp İsmâ‘îl'i dirâgûş edüp âb-ı Zemzem'in zâhir olduğuna bin bin hamd edüp ibtidâ Hacer Ana nûş edüp elhamdülillâh yerine lisân-ı İbrîce Zemzem deyüp du‘â etdikde,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y347a ·
metinde göster ·
… obutlu Arab fetâsı zâhir olup "Eş hâzâ cemel batlân" deyüp deveye bir iki nobut
urdukda
fakîr deve cânı acısından kıyâma gelüp bir hayli gitdi.
Sergüzeşt: Hikmet-i Hudâ bir devemiz kalup bârını gayri deveye tahmîl edüp huccâc ile ileri huddâmlarımız gitdikde hakîr iki gulâmımla bu batî deve kalkar mülâhazasında olup "dah leş misin" derken sabâh yıldızı henüz nümâyân oldukda bir beddâvî gömlekli ve eli nobutlu Arab fetâsı zâhir olup "Eş hâzâ cemel batlân" deyüp deveye bir iki nobut urdukda fakîr deve cânı acısından kıyâma gelüp bir hayli gitdi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IX Y367b ·
metinde göster ·
… r-taraf olup satranc oynayup mat etdiğimizde ahd[e] vefâ etmeyüp bize bir sille
urdukda
, biz de ‘Şâhım ahde vefâyı bir gün bozarız’ demiş idim. Ol adhi bozmak budur", …
"Biz şâh ile Isfahân'da şâhlık ber-taraf olup satranc oynayup mat etdiğimizde ahd[e] vefâ etmeyüp bize bir sille urdukda, biz de ‘Şâhım ahde vefâyı bir gün bozarız’ demiş idim. Ol adhi bozmak budur", deyü toplar atılmasına emr edüp Ayas Paşa yeniçeri ağası idi, toplara âteş edince cümle Kızılbaşı toplar herse edüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y45b ·
metinde göster ·
… lerin nihâyeti yine taş içre perçinli, ammâ bıçak gerdânesi gibi rezeli. Rûzgâr
urdukda
lisânları hareket edüp iki rûzgârda eyle sadâ verir. Ammâ gayrı rûzgârlarda öğü …
İki başı var, biri cânib-i şarka nâzır, biri cânib-i garba nâzır. Me’âl-i kelâm hemân zolta guruşundaki kuş tasvîridir, aslâ farkı yokdur, ammâ bunda olan san‘at sihr-i mübîndir. Ve iki lisânı var. Kaçan şimâl rûzgârı şiddet üzre eser, şark cânibindeki başının lisânı bir savt-ı hazîn eyle P 187a sadâ verir kim âdeme dehşet hâsıl olup kartal kuşu sadâsı istimâ‘ olunur. Kaçan yıldız rûzgârı şiddetle esse ol sûretin cânib-i garba nâzır olan başındaki dilinden bir mehîb sadâ ile leylek kuşu sadâsı istimâ‘ olunur. Ammâ bu sûretin iki başında olan lisânları biri pirinç tenekedendir, biri pûlâd-ı Nahcıvânî'dendir, hakîr im‘ân-ı nazar ile dikkat edüp nazar etdim. Ve bu dillerin nihâyeti yine taş içre perçinli, ammâ bıçak gerdânesi gibi rezeli. Rûzgâr urdukda lisânları hareket edüp iki rûzgârda eyle sadâ verir. Ammâ gayrı rûzgârlarda öğü kuşu gibi ve saksağan gibi ve tavşancıl gibi sadâlar istimâ‘ olunur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y79b ·
metinde göster ·
… ret gibi bir köşede oturur. Biri dahi bu avret gibi oturanın üstüne gelüp na‘ra
urdukda
gör(ür)se kim bu avret evzâ‘ı edeni gûyâ sar‘ tutup gözleri tâs-ı pür-hûna dönü …
Ba‘zısı ajder-i heft-ser gibi gıjlarken biri dahi ana gıjgırup gelirken bu ol gıjgıran hemân ağzının köpüğü kesilüp beti benzi berg-i hazâna dönüp gömleğinin yenin yüzüne örtüp mahcûb avret gibi bir köşede oturur. Biri dahi bu avret gibi oturanın üstüne gelüp na‘ra urdukda gör(ür)se kim bu avret evzâ‘ı edeni gûyâ sar‘ tutup gözleri tâs-ı pür-hûna dönüp eyle na‘ralara rehâ buldurur kim istimâ‘ edenin zehresi çâk olur. Hemân üstüne kuğuran âdem yâ şeyhin yâhûd bir gayrı fukarânın ardına gizlenüp hâmûş olur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS X Y114b ·
metinde göster ·