… nin leyle-i âşûrası idi kim bu hakîr beyne'n-nevm ve'l-yakazada iken görürüm ki
Yemiş
iskelesi kurbünde Ahî Çelebi câmi‘i nâm câmi‘ kim helâl-i zülâl mâl ile inşâ ol …
Hikmet-i Hudâ sebeb-i seyâhat ve geşt [ü] güzâr-ı vilâyet Evvelâ mahlas-ı hakîr-i fakîr ve dâ‘î-i kesîrü't-taksîr seyyâh-ı âlem ve nedîm-i âdem, Evliyâ-yı bi-riyâ ibn Dervîş Mehemmed Zıllî dâ’imâ ed‘iye-i me’sûre-i istihâreye tâlib ü müdâvim ve esniye-i mevfûre-i müşerrefeye râğıb ü mülâzım olup Hikmet-i Rabbânî ve hidâyet-i Yezdânî, sûre-i kerîm-i Furkâniyye ve âyât-i azîme-i Kur’âniyye berekâtiyle dil-i çeşm-i alîl Cenâb-ı Hazret-i Celîl tarafından istimdâd taleb edüp maskıt-ı re’simiz olan İslâmbol'da künc-i mihnethânemizde girde-bâliş-i nâliş üzre hâb-ı murâda yasdanup bin kırk {mâh-ı} Muharreminin leyle-i âşûrası idi kim bu hakîr beyne'n-nevm ve'l-yakazada iken görürüm ki Yemiş iskelesi kurbünde Ahî Çelebi câmi‘i nâm câmi‘ kim helâl-i zülâl mâl ile inşâ olunmuş bir müstecâbü'd-da‘ve câmi‘-i atîkdir, menâmımda hakîr kendümi ol câmi‘de gördüm.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 6b ·
metinde göster ·
iskelesine üç kat zencîr çekilüp üzerinde cisr-i azîm binâ olunup âyende ve rev …
Ve ol asırda Galata'dan Yemiş iskelesine üç kat zencîr çekilüp üzerinde cisr-i azîm binâ olunup âyende ve revende ubûr ederlerdi. Vakt-i hâcetde keştîler ubûr etmeğiçün gemiler üzre olan cisri küşâde edüp gemiler geçdikden sonra yine cisri kurarlardı. Ve deryâ üzre zencîr ile bir cisr dahi Balatkapusu'ndan karşu Tershâne bâğçesine kurulmuş idi. Ve bir cisr dahi Eyyûb'dan karşu Südlüce'ye zencîr üzre kurulmuşdu. Ve Yanko ibn Mâdyân asrında Karadeniz Boğazı'nda Yoroz nâm kal‘a dâmeninde rû-yı deryâ üzre üç kat demir zencîrler çekilüp düşman gemileri geçmezdi. Hâlâ mezkûr cisrlerin zencîr pâreleri İslâmbol'da tershâne mahzenlerinde durur. Hakîr'in manzûru olup her halkası âdem beli kalınlığı vardır, pâymâl-ı rimâl olup yatır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 15a ·
metinde göster ·
… erek Unkapanı'nda binâ olunan ehl-i hıref dîvânhânesine gelüp dîvân etdi. Andan
Yemiş
iskelesi çardağında cümle ehl-i esnâf ile dîvân edüp meyveye narh verdi. Andan …
İbtidâ Musâhib Vezîr-i a‘zam Mehemmed Paşa'ya beş cellâd ve bir oda yeniçeri ile muhzır ağa ve sipâh kethudâ yerleri ve cebeci ve topcu ve azebistân çavuşları ve bir bostâncı odabaşısı ve yeniçeriden bir tüfengci ve bir mataracı verüp ve şehirli tâ’ifesin te’dîb içün falaka deyenek verüp Çehârşenbe gün kol edüp İslâmbol içre deverân ederek Unkapanı'nda binâ olunan ehl-i hıref dîvânhânesine gelüp dîvân etdi. Andan Yemiş iskelesi çardağında cümle ehl-i esnâf ile dîvân edüp meyveye narh verdi. Andan sebzehâne dîvânhânesine gelüp sebzevâta narh verdi. Andan Emînönü'nde sallâhâneye gelüp koyun etine narh verüp sarâyına revâne oldu.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 33a ·
metinde göster ·
Celâlî Karayazıcı ve karındaşı Deli Hasan zuhûru sene 1007.
Yemişci
Paşa'nın azli ve ba‘dehu katli ve Kızılbaş'ın Tebrîz'e zafer bulduğu ve Kızılba …
Celâlî Karayazıcı ve karındaşı Deli Hasan zuhûru sene 1007. Yemişci Paşa'nın azli ve ba‘dehu katli ve Kızılbaş'ın Tebrîz'e zafer bulduğu ve Kızılbaş Nahçıvân'a istîlâ etdüği ve Revân kal‘asın Kızılbaş aldığı ve Serdâr Cığalazâde'nin vefâtı sene 1002. Gence ve Şirvân'a Kızılbaş'ın istîlâsı sene 1012 (---)
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 58b ·
metinde göster ·
billâh ve kasem-i tallâh edüp herkesin taht-ı hükûmetinde olan zorbaları ve eşk …
Ba‘dehu bu ahvâl-i pür melâlim müşâmızda olan mîrimîrânlara dahi ma‘lûm olup anlar dahi yeniçerilerden dilgîrler imiş, cümle mîrimîrânlar ile pes-i perdeden yeniçeri kırup hûn-ı Osmân Gâzî taleb etmeğ içün yemin-i billâh ve kasem-i tallâh edüp herkesin taht-ı hükûmetinde olan zorbaları ve eşkıyâ yeniçerileri kırmağa ahd [ü] emân etmişdik.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 65b ·
metinde göster ·
kişi kendi vücûdun bilmekdir, hazînesi Allâh'ı bilmekdir, gevheri meskenetdir. …
İmâm Ca‘fer-i Sâdık eydir: Fakrın aslı hüsn-ı hulkdur, mahabbetdir, kilidi râstlıkdır, dürüstlükdür, yemişi kişi kendi vücûdun bilmekdir, hazînesi Allâh'ı bilmekdir, gevheri meskenetdir. Bunları bilen Hazret-i Alî kavlince Arapça ya‘nî kendüyi bilen Tanrısın bilir demekdir. Bilgil kim yüz yetmiş tarîk içre kendüyi bilüp Rabbisin bilür cânlar vardır kim hisâbın Cenâb-ı Bârî bilür, ammâ kimi ümenâ ve kimi evtâd ve kimi nücebâ ve kimi nükebâ ve kimi büdelâ ve kimi melâmiyyûn ve kimi rücebâ ve kimi (---)(---)(---)(---)(---) ve kimi mülebbes avân sıfatında ve kimi meşâyih-sıfatda ve kimi fâsık sıfatında mest [ü] medhûş gezer gûnâ-gûn esnâf kulları vardır. Ve hadîs-i kudsîde:
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 150a ·
metinde göster ·
… pîrleri Baba Reten-i Bâğbân idüği bâlâda mastûrdur. Bunların büyük kârhâneleri
Yemiş
iskelesi dibinde sebzehâne-i mîrîdir, bir kârhânedir. Sebzehâne ağası, bostâncı …
Esnâf-ı ıspanakcıyân [ve] sebzeciyân: Dükkân 400(0), neferât 500, pîrleri Baba Reten-i Bâğbân idüği bâlâda mastûrdur. Bunların büyük kârhâneleri Yemiş iskelesi dibinde sebzehâne-i mîrîdir, bir kârhânedir. Sebzehâne ağası, bostâncıbaşı tarafından terekecibaşıdır. Ekmekcilere ve sebzevâtcılara dahi hâkimdir {ve ru‘ûs-ı hümâyûn ile muhteşem başka kâtibi vardır}. Ammâ bu alayda kendüsi ekmekcibaşıyla gidüp sebzeciyân esnâfıyla kethudâsı gider. Bu sebzeciyân tahtırevânlar üzre dükkânların salata ve ma‘denivâz ve kerefis ve kabak, lahana ve hıyâr ve patlıcan ile tezyîn edüp halk üzre hıyâr ve şalgam atarak ubûr ederler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 171b ·
metinde göster ·
Esnâf-ı değirmenciyân-ı üzüm: Kârhâne on beş, neferât üç yüz, kârhâneleri
Yemiş
İskelesi'nde Ahî Çelebi câmi‘i sokağındadır. Ammâ ankâ bâzergânlardır. İzmir'de …
Esnâf-ı değirmenciyân-ı üzüm: Kârhâne on beş, neferât üç yüz, kârhâneleri Yemiş İskelesi'nde Ahî Çelebi câmi‘i sokağındadır. Ammâ ankâ bâzergânlardır. İzmir'de ve Kuşadası'nda ve Nâzlı'da ve Karabâğlarda niçe yüz ortakları vardır. Cümle hoşâbcı ve pâlûdeci ve ağdacı ve helvâcılar bunlara muhtâc olduğıyçün bu âşcılar gürûhunda tahrîr olundu. Zîrâ bu zümre me’kûlât [ü] meşrûbât fürûht edicilerdendir. Ammâ bu üzüm değirmencilerinin pîrleri Helvâî Ömer'dir, Enes ibn Mâlik tilmîzidir. Kabri (---)dedir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 172b ·
metinde göster ·
İskelesi'nde sebzehâne çardağın meyve-i ibret-nümâlar ile ve niçe yüz zerdûz ya …
Andan yine bâzârbaşının alay-ı azîmi yürüyüp pâk müsellah askerler içre kızak-ı azîm üzre muhtesib çardağın ve Yemiş İskelesi'nde sebzehâne çardağın meyve-i ibret-nümâlar ile ve niçe yüz zerdûz yasdıklar ile donadup her şâhnişînlerinde mahbûb gulâmlar hidmet edüp ubûr ederler. Bu sebzehâne anların dahi kârhânesidir. Anıniçün tavanları ve direklerin atlas ve dîbâ ve zîbâ ile müzeyyen ederler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 180b ·
metinde göster ·
Bu âsitâne-i bâ-sa‘âdetin sebeb-i inşâsı oldur kim sene (---) târîhinde bizzât Muhammed Hacı Bektâş-ı Velî Yesev şehrinde Türk-i Türkân Hoca Ahmed-i Yesevî'den cihâz-ı fakrı kabûl edüp diyâr-ı Rûm'da sâhib-i seccâde olmağa me’zûn olup üç yüz yetmiş fukarâ ve bu Keliğra Sultân cümle fukarâlara ser-çeşme olup Hacı Bektâş-ı Velî ile Rûm'da Orhân Gâzî'ye gelüp Bursa fethinden sonra Hacı Bektâş, Keliğra Sultân'ı yetmiş fukarâsıyla Moskov ve Leh ve Çeh ve Dobruca diyârlarına gönderüp Rûm erenleri olmağa izn verüp "Dobruca'da bir böcük vardır, anı katl edüp ibâdullahı şerrinden emîn eyle" deyü Hacı Bektâş, Keliğra Sultân'ın destine bir tahta kılıç ve bir seccâde ve tabl ve kudüm ve alem ve sıraf ve def ve nakkâre verüp Keliğra Dede kal‘a-i Sinop'a gelüp alâ mele’i'n-nâs yetmiş nefer fukarâsıyla postların deryâ üzre döşeyip "Yâ Hayy [u] yâ Kayyûm" esmâsına müdâvemet edüp def ve kudümlerin çalarak bir günde Rûm cânibinde diyâr-ı Kırım'a andan vilâyet-i Moskov'da Heşdek tâ’ifesin ve Leh diyârında Libka tâ’ifesin cümle İslâm ile müşerref edüp tebdîl-i câme ile Leh diyârında Danıska iskelesinde İsveti Nikola nâm ya‘nî Sarı Saltık isimli bir bıtrîk ve kıssîs-i dalâlet-âyîn ile hem-sohbet olup ol Sarı Saltık'ı katl edüp lâşe-i murdârın pinhân edüp niçe zamân savma‘adan çıkmayup "Ben Sarı Saltık'ım" deyü niçe bin âdemi nihânice dîn-i Muhammedî'ye da‘vet edüp İslâm ile müşerref ederdi. Niçe zamân bu hâl ile Sarı Saltık nâmıyla seyâhat etdi. Ve kendülerinde alâ-sûret-i asfaru'l-levn olmağıla Şeyh Ahmed Yesevî hazretleri kendülere Saltık Bây nâmıyla künye demişler idi. Ammâ ism-i şerîfleri Muhammed Buhârî'dir. Ba‘dehû seyâhât ile "Pırarvardı" ya‘nî Pravadi kal‘asına gelüp sâkin olmağıla "Bir er vardı"dan galat Pravadi kal‘ası derler. Anda def ve kudûmün çalarak Dobruca kralına buluşdukda kral-ı dâll-i bed-fi‘âl eydür: "Ey Sarı Saltık! Eğer sende kerâmet varsa benim diyârımda bir ejdehâ peydâ olup Karadeniz sâhilinde bir yalçın kaya içinde âşiyân edinüp cümle re‘âya vü berâyâm yidi. Ve hâlâ dâr-ı dünyâda iki ciğer-kûşe kızlarıma tâli‘-i kur‘a düşüp ejdere gıda olmağiçün Dobruca sahrâsında bir amûd-ı azîme kızlarım bağlamışız. Vakt-i zuhr olunca gelüp yise gerek, ammâ bu ejdere bir çâre eyle" deyü Dobruca kralı ricâ edince Sarı Saltık Sultân eydür "İmdi kral, Muhammed dînin hak bilüp İslâm ile müşerref olursan senin kerîmelerin ol böcüğün gıdâsı olmadan bi-emrillah ve bi-himmeti'l-pîr halâs ideyim" dedikde kral cân u gönülden yemin billah eyleyüp dürür, hemân Saltık Bây-ı Velî fukarâlarına "üzkürullah" deyüp yetmiş aded dervîş-i dil-rîşiyle def u kudûmlerin çalup alem ve sıraf kaldırup Saltık Velî tahta kılıcın gılâfından çıkarup "niyyetü'l-gazâ" deyüp bir papas kulağuz ile Dobruca sahrâsında kral kızlarının amûda bağlı olduğu yire 266b varup kızları halâs edüp bir yerde hıfz eder. Kendüsü amûd dibinde durur. Ejdehâ dahi şiddet-i hâr olunca Dobruca sahrâsından bir ejder-i heft-ser gıjgırup dâmen-ber-hevâ kec kılup mu‘tâd-ı kadîmesi olan mile yakın gelince hemân Sarı Saltık Sultân fukarâlarına işâret edüp def ü kudüm ve nefîr ü zil çalınca ejder mil dibine yakın geldikde Saltık Bây Sultân "Yâ Ma‘bûd-ı bî-hemtâ" deyüp dal-satûr-ı Muhammedî olup Arapça âyetiyle bir na‘raya rehâ buldurup ejderin aşağı kellesine bir tahta kılıç niçe urursa kelle galtân olup bir şimşîr levha dahi urup bir kellesin kesüp hemân ejder dem çekim sınup bi-emri Hudâ dem-beste olup dörd başıyla firâr eder. Ardı sıra Şeyh Saltık Sultân ejderi kovarak ejder cân acısından gârına girüp Şeyh dahi akîbince girüp dörd kellesin dahi keserken ejder şeyhi der-âğûş edüp sıkar. Şeyh dahi "Yâ Hâfız-ı Müste‘ân" deyüp arkasın gârın bir cânibine dayayup şeyhin vücûdu kayaya girdüğü yer hâlâ zâhir ü bâhirdir. Ve iki dest-i şerîfleri ve iki kadem-i sa‘âdetleri kayaya te’sîr etdüğü alâmetleri zâhirdir. Ba‘dehû ejderin tâb [u] tüvânı kalmayup Saltık Sultân'ı koyverir. Sultan-ı merkûm eli kan, kılıcı kan, sînesi uryân, dilinde Hazret-i Kur’ân tilâvet ederek fukarâlarının yanına gelüp kralın iki kerîmesin yanına alup Dobruca kralına gitmede. Mukaddemâ kızların bağlı olduğu amûdun dibinde azîz hazretleri ejderin üç kellesin kesüp ardı sıra kovagiderken beri tarafda kulağuzluk ile gelen papas ejderin iki kulağın ve bir dilin kesüp seğirderek Dobruca kralının huzûruna kulakları ve dilleri bırağup "Müjde olsun kralım, ejderi katl edüp kızları halâs etdim, işte alâmeti" deyü kizb [u] iftirâ eder. Ân-ı sâ‘atde Saltık Sultân dahi kralın kızlarıyla gelüp tahta kılıcı kanıyla kralın huzûruna kor. Kızları kral bağırlarına basup "Ejderi kim katl etdi" deyü Dobruca Kral kerîmelerinden su‘âl eder. Kızlar dahi mâ-vak‘ı üzre Saltık Bây Sultân'ın katl etdüğün bir bir takrîr ederler. Ruhbân-ı mel‘ûn musırr olup "Elbette ben katl etdim" der. Saltık Sultân eydür "İmdi ey kral. Ejder öldürmek kerâmetdir. Bu râhib ile beni bir kazana koyup su içinde fıkır fıkır kaynadın. Kangımız ejderi öldürdü ise pişmeyüp halâs olur. Kizb söyleyüp ben öldürdüm diyen büryân olur" deyü bu da‘vâ-yı merdi edince papas-ı bî-dîn bu kavle rıza vermeyüp kral "eyle olsun" deyüp Pravadi garbında Kazan Balkanı demekle ma‘rûf ol balkanda bir kazan içre su doldurup gayrı ruhbânlar Saltık Sultân'ın ellerin ardına bağlayup kazana korlar. Dervîşânlar dahi papası muhkem kayd-bend edüp kazan içine korlar. Kazan altına âteş edüp alev-ber-alev âteş-i Nemrûd içinde iki cân kaynamada. Beri Anadolu tarafında Kırşehri'nde Hacı Bektaş-ı Velî, destmâliyle bir kayayı silüp "Saltık Muhammed'im ıztırâbda terlemededir. Hak dest-gîr [u] mu‘în u zahîri ola" dedikde kayadan tuzlu su akardı. Hâlâ Hacı Bektâş-ı Velî tuzu ol günde hâsıl oldu. Ba‘dehû kazanın ağzın açup gördüler kim Saltık Bây Sultân arak-âlûd olup "Yâ Hayy" ismine meşgûl, ruhbân-ı mel‘ûn herse olup ancak üstühânları ve siyâh ruklesi kalmış. Bu hâli Dobruca Kral görüp hâk-i pây-i şeyhe düşüp şehâdet parmağın kaldırup derûn-ı dilden bende-i Sübhân olup ta‘allukâtından ol sâ‘at yedi bin âdem ile İslâm'a geldiler. İslâm'a gelmeyenlere gazâlar edüp feth [ü] fütûhâtlar etdiler. Dobruca Kral Orhân Gâzî'ye elçiler gönderüp mutî‘ [u] münkâd oldu. Orhân'dan Dobruca Krala kadı ve tuğ u alem gelüp ismi Alî Muhtâr oldu. Ba‘dehû sene-i mezbûrda Saltık Sultân vasıyyet eyledi kim "Beni gasl edüp yedi tâbût âmâde edin. Zîrâ benim içün yedi kral ceng [u] cidâl ve harb [u] kıtal etseler gerekdir" deyü vasiyyet-i şerîfi üzre cümle fukarâları cem‘ olup yedi tâbût hâzır edüp azîz hazretleri dahi sene (---) târîhinde 267a dâr-ı bâkiye irtîhal edüp cümle hulefâları tevhîd [u] tezkîr ile azîzi gasl edüp bir tâbût içre kodular.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 266a–267a ·
metinde göster ·
… h etdikden sonra inşâallah sâlimîn ve gânimîn geldikde sâna ıvazın ederim" deyü
yemin
etdüğü meğer "şehîd ederim" demek imiş. Hakîkatü'l-hâl Hanya kal‘ası gibi bir h …
Bağğâz ve hasûd-ı münâfıkîn pâdişâha Yûsuf Paşa'yı gamz edüp "Pâdişâhım Yûsuf Paşa lalan, Hanya hazînesinden üç Husrevânî küp altun ve üç milyon mâl-ı Kârûn ve bir altun direk keçelerle sarılmış pâdişâhıma deryâda katre ve güneşde zerre vermeyüp anları hıfz etdi" derler. Ba‘de'l-katl 273b mâl [u] menâldan bir şey çıkmayup ol altun direk keçe ile sarılmış, dedikleri bir taş yerakânî direk idi. Hazîneye koyup hılâf-ı inhâ edenlerin dünyevî [ve] uhrevî yüzleri kara oldu. Ba‘dehû ol altun dedikleri sarı amûdı Mehemmed Hân-ı Râbî‘in vâlidesinin binâ etdüğü câmi‘in hünkâr mahfili altına sütun etdiler. Ammâ hakkâ kim bir sun‘-ı Hudâ ve ibret-nümâ bir seng-i asferdir kim altun ve cevâhir anın yanında ne şeydir. Bir âdem sarılık marazına mübtelâ olsa ol amûdı üç kerre üç cum‘a ertesinde ale's-sabah yalasa bi-emrillah şifâ bulur. Eyle bir seng-i Hudâ'dır kim Yûsuf Paşa'nın sebeb-i katli olmuşdur. Hikmet-i Hudâ "el-abdu yüdebbiru vallahu yukaddiru" ve "elsinetü'l-halk aklamu'l-ha(l)kdır". Kaçan kim Sultân İbrâhîm Hân Sarâyburnu'nda Yûsuf Paşa ile Girid müşâveresin edüp "Hanya'yı feth etdikden sonra inşâallah sâlimîn ve gânimîn geldikde sâna ıvazın ederim" deyü yemin etdüğü meğer "şehîd ederim" demek imiş. Hakîkatü'l-hâl Hanya kal‘ası gibi bir hısn-ı hasînin ve sedd-i metinin fethi bir kerb-i azîm idi. Ammâ feth olunmasına sebeb Cenâb-ı Bârî yârî kılup küffâr-ı hâksârın donanma-yı nâ-mübâreki gelmeden Gâzî Yûsuf Paşa cidd ü cehd edüp Feyyâz-ı Mutlak'ın inâyet-i ezelîsi ve avn-i aliyyesi ve esrâr-ı hafiyyesi olup feth oldu. Yohsa bu Hanya gibi sedd-i İskenderin fethi {bir vechile} mümkün değil idi. Ve eyle kal‘a-i üstüvârın fethine ıvaz bir şey ile olmazdı, illâ şehâdet ola. Yûsuf Paşa-yı merhûm ve mağfûr, mahbûb-ı Hudâ imiş kim hem feth ve ba‘de'l-feth şehâdet müyesser oldu. Hamd-i Hudâ bu hakîr Evliyâ-yı pür-riyâ böyle gazâ-yı ekberde bulunup sâlimîn ve gânimîn vatanımıza gelüp peder u mâder-i azîz ve azîzelerimizle müşerref olup dest-i şerîflerin bûs edüp "Ber-hurdâr-ı ömr ol oğul! Vekâletimiz eyleyüp Girid fethinde bulundun. Bizim varmamıza muhtaç etmedin" deyü buyurdular. Hakir eyitdim: "Benim peder-i azîzim, sultânım! Siz şimden gerü ihtiyâr oldunuz. Süleymân Hân asrından berü yetmiş gazâda bulundunuz. Bu ciğer-kûşenize hemân hayr du‘â edin. Niçe gazâlarda bulunup cenâb-ı şerîfinize sevâb-ı cezîl ola" deyü dest-bûs edüp hayr du‘âların alıp bu hikâyeye âğâze eyledi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 273a–273b ·
metinde göster ·
… deve dişi buğdâyın bir somarı (---) batmandır. Beş somarı bir guruşadır. İki at
yemi
bir akçeyedir ve bir somar arpa (---) akçeyedir ve bir vukıyye beş dâne hâs ve …
Bu şehr-i ma‘mûr ol kadar ucuzlukdur kim âlü'l-âl deve dişi buğdâyın bir somarı (---) batmandır. Beş somarı bir guruşadır. İki at yemi bir akçeyedir ve bir somar arpa (---) akçeyedir ve bir vukıyye beş dâne hâs ve beyaz ekmek bir akçedir. Koyun eti iki akçeye, sığır eti bir akçeye ve bir tavuk bir akçeye ve kırk yumurta bir akçeye ve bir güvercin palazı bir akçeye, yüz dirhem yağlı kâhi ve katmer çörek bir akçeye. Sâ’ir me’kûlâtları dahi ana kıyâs oluna.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 288b ·
metinde göster ·
olduk. Meğer bok yemişiz. Nîm sâ‘atden sonra cihân başıma dâr olup serâsîme old …
Ve cümle tokuz mahalle ve tokuz mihrâbdır. Cümleden mükellef Süleymân Hân Câmi‘i; bir minâreli ve toprak örtülü tarz-ı kadîm alçak câmi‘dir. Esvâk-ı muhtasarı vardır, ammâ bezzâzistânı ve imâret ve medresesi yokdur. Altı mekteb-i sıbyânı ve bir hânı ve bir hammâmı vardır, ammâ ekseriyya hammâmı mesdûd durur. Cümle halkı şecî‘ ve nâmdâr ve yarar ve server-i hünerver, fukarâ şekilli, garîb-dost âdemleri var. Âb [u] hevâsının letâfetinden zekiyyü't-tab‘ kimesneleri vardır. Husûsen sultânu'ş-şu‘arâ Nef‘î Efendi, bu hâk-i anber-i pâkde tevellüd edüp Nef‘î'den halk-ı âlem niçe nef‘ görüp tekmîl-i fünûn etmişlerdir. Ve bu kal‘ada ve etrâfında aslâ bâğ u bâğçe olmaz. Gâyetü'l-gâye şiddet-i şitâ yeridir, ammâ hubûbât [u] mahsûlâtı firâvan 291a ve ganîmet yerdir. Lâkin balı ve nânı delicelidir. Hattâ hakîr dizdâr hânesinde tahte'l-fütûr tenâvül edüp cüz‘î asel yemiş olduk. Meğer bok yemişiz. Nîm sâ‘atden sonra cihân başıma dâr olup serâsîme oldum. Az kaldı kim kal‘adan aşağı pertâ edeyazdım.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 290b–291a ·
metinde göster ·
… r dizdâr hânesinde tahte'l-fütûr tenâvül edüp cüz‘î asel yemiş olduk. Meğer bok
yemişiz
. Nîm sâ‘atden sonra cihân başıma dâr olup serâsîme oldum. Az kaldı kim kal‘adan …
Ve cümle tokuz mahalle ve tokuz mihrâbdır. Cümleden mükellef Süleymân Hân Câmi‘i; bir minâreli ve toprak örtülü tarz-ı kadîm alçak câmi‘dir. Esvâk-ı muhtasarı vardır, ammâ bezzâzistânı ve imâret ve medresesi yokdur. Altı mekteb-i sıbyânı ve bir hânı ve bir hammâmı vardır, ammâ ekseriyya hammâmı mesdûd durur. Cümle halkı şecî‘ ve nâmdâr ve yarar ve server-i hünerver, fukarâ şekilli, garîb-dost âdemleri var. Âb [u] hevâsının letâfetinden zekiyyü't-tab‘ kimesneleri vardır. Husûsen sultânu'ş-şu‘arâ Nef‘î Efendi, bu hâk-i anber-i pâkde tevellüd edüp Nef‘î'den halk-ı âlem niçe nef‘ görüp tekmîl-i fünûn etmişlerdir. Ve bu kal‘ada ve etrâfında aslâ bâğ u bâğçe olmaz. Gâyetü'l-gâye şiddet-i şitâ yeridir, ammâ hubûbât [u] mahsûlâtı firâvan 291a ve ganîmet yerdir. Lâkin balı ve nânı delicelidir. Hattâ hakîr dizdâr hânesinde tahte'l-fütûr tenâvül edüp cüz‘î asel yemiş olduk. Meğer bok yemişiz. Nîm sâ‘atden sonra cihân başıma dâr olup serâsîme oldum. Az kaldı kim kal‘adan aşağı pertâ edeyazdım.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 290b–291a ·
metinde göster ·
… r ve uyluklar ile gûyâ kendüleri ejder-i heft-ser-misâl mehâbet ve salâbet üzre
yemin
ü yesârına selâm vererek güzer etdükçe tarafeynde olan ibâdullah "Aleyke avnull …
Kal‘a-yı Tortum: Şehrine dâhil olurken cümle guzât-ı müslimînin ellerinde ikişer üçer zencirler ile bağlı Gönye'ye istîlâ eden Kazak-ı Aklar ve Mikril kâfirleri şikeste ve beste ubûr edüp cemî‘î a‘yân-ı Tortum istikbâl-i Seydî Ahmed Paşa'ya çıkup şâhrâhın yemîn [u] yesârında kat ender kat sağîr u kibâr "Gazânız mübârek ola" deyü hayr du‘â ederlerdi. Bu tertîb üzre cemî‘î guzât-ı muvahhidîn mâl-ı ganâ’imleriyle ubûr ederek Gâzî Seydî Ahmed Paşa, Sâm u Nerimân-vâr ser-i sa‘âdetine Defterdârzâde Mehemmed Paşa'nın gönderdiği cığa telleri ve ablak otâğa sokup tapan divine atına altı pâre âlât-ı polâd-ı Nahşivânî yancığı urup bahr hotaslarıyla ol küheylân üzre süvâr olup başında kırmızı mukaddeminin sünnet üzre taylasân-ı Muhammedî'sin sarkıdup kendü vücûdu gök demire müstağrak olup budluklar ve uyluklar ile gûyâ kendüleri ejder-i heft-ser-misâl mehâbet ve salâbet üzre yemin ü yesârına selâm vererek güzer etdükçe tarafeynde olan ibâdullah "Aleyke avnullah ey gâzî, seyfullah" deyü hayr du‘alar ederlerdi. Bu mahalde kal‘adan dahi "safâ geldin" topları atılup şehr-i Tortum-ı Dağıstânı güm güm gürleyüp alay-ı azîm ile Seydî Paşa sarâyına dâhil olup sâ’ir guzât-ı müslimîn ile Bâkî Paşa ve Ketağaç Paşa ve sekiz sancak beğleri askerleriyle hâricinde üç gün meks edüp ve dördüncü günü cümle cüyûş ile,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 333a ·
metinde göster ·
… Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin
yemişiz
. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" …
derken bir kelb-i sarîh çomar ve alabaş ve karaman ve tortaman savtı gibi "heft heft" ve "çend çend" hırıldısı dahi istimâ‘ olunup "Bre meded cânım, kelb-i mu‘allemler! Benim kelb nefsimin birâderleri! Çend çendine, heft heştine nüh dedüğe kurbân olayım", deyü "Müjde yârânlar! İmâristân vardır. Cenâb-ı Bârî yârî kılup bize selâmet verdi. Hemân şu seglerin sedâsı gelen cânibe gidelim" deyü ileri at bırağup cânım sığır tezeği tütünü âşikâre olup sehl dahi ileri vardıkda bir karye-i azîm nümâyân olup sığır tezeği râyihası dahi ol mahalde müşk-i amber-i hâm râyihası gibi dimâğı mu‘attar edüp cânımıza cân katdı. Hakîr bir çit havlı kapusu önüne yigirmi beş refîkimizle gelüp "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım, ammâ zulm etmen. Ben bu eve konayım, ammâ birbirimizden haberdâr olalım" deyüp gulâmımın biri atından inüp çit havlı kapusun açup havlıya dâhil olunca levendâne alay çavuşu gibi tabl-bâza tarralar urup "salât-ı Muhammed" deyü na‘ralara rehâ buldurup "ev sâhibi" deyü bir na‘ra dahi haykırdım. Âdem-i âdemâtdan bir merd yok. Ammâ havlı içinde on iki esb-i sabâ-sür‘at kar üzre kantar sırıklar zemîne zerk olup atlar mızrâklarda deverân etmede, bir na‘ra dahi edince hemân içerden bir fetâ yiğit orta kuşak, yalın ayak ve mest ile dal-satır olup iki tüfenkli ve ikisi dahi dal kılıçlı zâhir olup kar içinde seğirderek atlarına yalın ayak bilâ-rikâb süvâr olduklarında biri üzerime at sürünce "Selâmün aleyküm ev sâhibleri! Müsâfir alır mısınız?" dedim. Biri eyitdi "Bre Akyakalıoğlu gelsin" dedikde bir kırmızı serbendli boğazı poşulu yiğit çıkup "Bre hây alındığa" deyince derûn-ı hâneden yedi âdem dahi dal kılıç çıkup üçü hâne içine gerü döndü. Hemân bir pîr-i fânî piyâdece bana doğru "Safâ geldin oğul!" deyince atdan inüp "Baba nedir hâlin?" dedim ve aslâ aldırmayup "Bre şehbâzlarım, kardaşlarım! Ne atlanırsız. Müsâfir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded refîklerime "Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal kılıç atlarına süvâr olan yiğitlerin ellerine ve ayaklarına düşüp "Oğullar! Evimi barkımı harâb edersiz. İşte o ağa atından indi. Dipi ve borandan buymuşlar. İşte evime düşmüşler. Siz dahi atlarınızdan inin" dedikce "Bre hey hacı baba! Bize olanı sen bilmezsin. Biz bize etdik. Bre getir çizmemiz, bre getir zırhımız, bre getir kürklerimiz, bre getir tüfenk [ü] tîrkeşlerimiz" deyü at sırtında kılıçların ve tirkeşlerin kuşanmağa başladılar. Hâne sâhibi ricâ etdikçe, anlar gideriz derler. Bildim ki bizi istiskâl etdiler. Hemân levendnâmdan "Bre hey kardaşlar! Nûr-i îmân ehline yâd olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun, biz taşra bir hayâtda bir gice bu kışda, kıyâmetde mihmân olalım. Hey ömrlerimin vârı" dedikde biraz tesellî-i hâtır bulup kılıçların gılâflarına koyup kapudan içeri biri girüp biri dahi yanımda atdan inüp anınla öpüşüp hâl hâtır soruşduk. Ammâ hakîr akıl dâ’iresinden çıkup "Âyâ, bunun aslı ne ola" deyü bunlara im‘ân-ı nazar ile nazar etdim. Cümlesi hakîre kec nazar ederler. 354a Hemen şaka tarafına zâhib olup "Salât-ı Muhammed! Hak sizi hatâdan saklasın şehbâzlarım" dedikde hâne sâhibi "Birbire oğullar! İnin akşâmdır, ta‘âmlar yiyin" dedikde "Vallahi hacı baba! Ben ve oğlanlarım alabaş köpek gibi açız. Hemân sofrayı şu kar üstüne getir, burada yeyelim" deyü kar üstüne kasden oturdum "Bre hacı! Allah aşkına olsun. Tiz baba pîr, baba çorbasın evvel getir, sonra su pasdırmasın getir, sonra buzlu hoşaf turşusun getir. Harâretden yürek yandı" dediğimde biri eydür: "Bre beğim! Bu yiğit pek yârândandır. Bundan zarar gelir âdem değildir" dedikde cümlesi sappıradak atlarından inüp ke'l-evvel atların kar üzre sırıklarına kayd edüp odalara girüp hakîri da‘vet eyleyüp "Sen kimsin, dediler ve kimin tevâbi‘isin. Bu yollarda kuş uçmaz bu kışda, kıyâmetde sen nişlersin" deyü mahşer su‘âli etdiler, ammâ gözleri yine kapuda ve silâhlarında. Hakîr eyitdim: "Bize Evliyâ Çelebi derler. Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin yemişiz. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" deyüp latîfe-âmîz niçe kelimâtlar edüp mâ-hazarı ta‘âm [u] tenâvül ederken nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve iri kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Beğim şöyle ve beğim böyle" deyü ana ta‘zîm edüp hitâb ederler. Esnâ-yı kelâmda ol dahi anların birine "Behey Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu sâ‘at allak bullak etdi. Çizmesiz, pabuçsuz ve silâh kuşandırmadan bizi ata bindirdi" deyü hakîri gösterdi. "Şundan ibret alsanız ne, cümlemize bu iş nasîhatdir. Gâfil baş terkidedir. Avret gibi boğazımız tokluğuna âteş başı deyü kapanmışız. Ya bu yiğit tavlımbâz çalup na‘ra haykırmadan taşra[da]ki yigirmi otuz yiğidiyle bizi çevirse, cümlemizin hâli neye müncer olurdu. Hele düşünün. Ne dersin Oynağanlıoğlu, ne dersin Yeğen Hüseyin, ne dersin Akyakalıoğlu ne dersin ve Kara Memi ne dersin" deyü cümleye hitâb edüp anlarda "Belî, işimiz müşkil olurdu" dediler. Yeğen Hüseyin "Ne olsa gerek, biz hemân ev içinden damı delüp taşra çıkup dam üstünden kurşumlayup gelen baskıncıları alarka ederdim. Siz atlanırdınız. Evin avlısı boldur. At üstine geldikden sonra ceng ide ide ya kurtulurduk, ya kırılırdık" dedi. Hemân Oynağanlıoğlu, bir lâtîfe-gûy şakrak yiğitdir, hakîri gösterüp eydür "Bre şu a....nı s..diğimin gidisi, bizi basmak ne boynuna. Hemân kışdan, kıyâmetden cân kurtarmak içün tandır masdısı gibi bizcileyin âteş başı arayarak bu eve geldi. Yohsa cânını seven bugünkü gün kapudan taşra çıkar mı?" deyüp vâfir güft [u] gû etdiler. Ol beğ dedikleri yiğit ocak başında kurulu beş tabancalı tüfengi var, birini hakîre bağışlayup "Yiğit, şunu aşkımıza kullan" deyüp "Siz dahi birer şey bağışlan. Ev sâhibi hacı baba, rızâm vardır. Sen de bu yiğide vâfir şey bağışla" dedi. Hemân Katırcıoğlu Mehemmed dediğin yiğit yanında bir gümüş tel sarılı uyluk hıştı vardı, anı ve bir telâtîn kîseli kaşıklık ihsân etdi. Ve Akyakalıoğlu bir sığın paçası derisinden bir tuzluk kîsesi ve bir gümüşli Tarabzon baltası bağışladı. Yeğen Hüseyin eydür "Yiğit, bizimle bir kaç gün bunda otur. Kışın şiddeti geçsin. Senden hazz etdik. Bir musâhib yiğit imişsin" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi, biz paşalıyız. Paşadan ayrılamazız. Lâkin bu tûfânda târumâr olduk. İnşâallah sabâha dek bu kar teskîn olup paşaya gideriz" dedim. Hemân mezkûr beğim dedikleri eder "Bre ne asıl paşa" idi. Hakîr eyitdim "Erzurûm'dan ma‘zûl Defterdâroğlu Mehemmed Paşa" dedim. "Bre ya o kandedir. Yiğit istermiş, biz anı isteriz" dediler. Birisi nihânîce göz kıpdı "Bre ya o paşa şimdi kandedir?" "İşte bu Sarıalan belin aşarken dipi ve borandan târumâr olduk ve Kızılırmak geçidinde niçe yüz yiğit ve niçe yüz at ve deve gark oldu" deyü hikâye eyledim. Hemân beğ yerinden kalkup elim öpüp "Ey imdi yiğit! Sen kışdan bu eve düşüp cân kurtardın. Ammâ hakkâ ki sen de bizden eyi cân kurtardın. Eğer bu evin avlısına girdiğin gibi selâm verüp atdan inmesen bin cânın olsa bizden kurtulmazdın. Sen de bizi oda içinde âteş başında dururken tâ’ifenile bassan biz de cân kurtaramazdık. Allah senden râzî ola. Sen bize, biz sana cân bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimden gerü bize bu evde kapanmak harâmdır. Kalkın, tayfa silâhlanın" dedikde cümlesi pür-silâh olurken hemân beğ belinden bir güderi kemer çıkarup "Şu kemerde beş yüz altundur, al bunu kabûl eyle. Lâkin senden ricâm oldur kim bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin. Deveyi gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile görmedim". Hemân elin elime verüp kulağıma sarıcalar sırrın söyleyüp "küm" dedi. Hakîr dahi pîr sırrın işâret edüp cümle on iki yiğit 354b ile öpüşüp görüşüp beğe koynumdan bir Kaya Sultân yağlığı verüp cümlesi ale'l-fevr tarfetü'l-ayn içre atlarına süvâr olup "Hacı baba ve Evliyâ Çelebi! Seni Allah'ıma ısmarladık. Allah sizden râzî ola" deyüp tabl-bâzların urarak gitdiler. Gerçi bunlar ile bir gice cân sohbetleri etdim ammâ aslâ safâ-yı hâtırım yok idi. Bunlar gidince konak ve âteşbaşı bana mahsûs olup âsûde-hâl dururken ânî gördüm, hâne sâhibi hacı baba hareminden iki boğça don gömlek hedâyâ ile bir ekmek ve biraz tuz ve bir gümüşlü ağır kılıç ve bir hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet ile gelüp dest bûs-edüp vâfir ağlayup "Kişi basdığını boğazlamaz. Beni sütreyle ve ak sakalıma merhamet eyle" deyü elime eteğime düşüp tazarru‘ [u] nâlişler eyledi. Ammâ hakîr asl [u] fer‘in bilmeyüp ârifâne ve zarîfâne ığmâz-ı ayn eyledim. Yine sâhib-i hâne tesellî-i hâtır bulmayup eydür: "Oğul! Hak senden râzî ola. Eğer evime geldiğin gibi atdan inmeyüp mudârâ etmesen, eyle basdığına göre ceng eyleseniz sizden ve anlardan çok yiğit şehîd olup evim ve barkım harâb u yebâb olup ehl [u] ıyâlim esîr [u] kebâb olurdu" dedi. Hemân hakîr eyitdim "Bre hey hacı baba! Ben senin bir kerre ni‘metin yedim, ve eyi adına geldim. Bir ocak sâhibi müsâfir katlanır âdemsin. Sana acıyup el kaldırmayup gayrı yiğitleri karşu komşularınıza kondurdum. Tiz anları çağırınız, gelsinler ve kahve içsinler. Ve konak sâhiblerine tenbîh eyle, bizim yoldaşlarımızı bir hoş gözetsinler" diye mezkûr paşa çâşnigîr ve kilârcı ve sarıca ve sarrâc yiğitleri konaklarından bizim konaklara cümlesi gelüp tahte'l-kahve yiyüp kahve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye tenbîh edüp gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. "Elbette bunun bir aslı vardır" deyü memlûklerime ve gayrı yanaşma yoldaşıma ve hâldaşıma "Hâne sâhibin göz hapsine alun. Belki firâr eder, sakının gâfil olman" deyü tenbîh ve te’kîd etdim. Ammâ ne aslın ve ne fer‘in bilirim. Ancak sâhib-i hâne meyyit-i müteharrik gibi gezindiğinden nakş etmiş idim. Böyle iken bizim sikadan olan memlûkümüz Kâzım nâm gulâmım gelüp "Ağa! Hâne sâhibi selâm etdi. Ağanın hâtırı ne kadar mâl hedâyâ ile hoş olur, anı buyursunlar. Yine senden oğul cevâb isteriz ve sana da bir şey cabalarım, dedi. Ne buyurursunuz" deyü gulâmım bu kelâmı söyleyince hakîr eyitdim: "Sakın kâfirler! Ev sâhibi sizi ferdâya salup firâr eder, ammâ sonra derinizi yüzerim. Hemân netîce herîfe söylen. Vallahi ağa senin iyiliğin işidüp geldi ve hâtırından geçemeyüp el kaldırmayup senin ak sakalına merhamet etdi. Her ne verirse versin. Biz anın ni‘metin yedik. Biz anı kendi rızâsına koduk, deyin" deyü tenbîh etdim. Zîrâ mâddenin aslı, fer‘ini bilmem, Allah âlim [u] dânâdır. Böyle olmuşdur. Kâzım gulâm herîfe takrîrimiz üzre söyleyicek mukaddemâ getirdiği nân ve nemeki ve kılıç ve Kelâm-ı İzzeti ve iki donanmış zırh ve beş sîm ü güher-i Mısr rahtı ve beş tîrkeş-i sîm mebrûm (?) ve sîm kakma pullu tirkeşler katîfe üzre işlenmiş ve üç gaddâre ve üç kılıç ve bir kîse guruş ve elli top Engürü sûfunun envâ‘-ı gûnâ-gûnu ve bir külçe köse destâr getirüp ağlıyarak "Hâlime merhamet edüp benim hâlimi kimseye eyitme" diyerek gelüp ayağıma sarıldı ve "Bu sır burada kalsın" deyü ricâ etdi. Hakîr eyitdim "Behey hacı baba! Sır saklamak kolaydır, ammâ bu kadarca şeyi sen bana neden ötürü verirsin. Beğ sana demedi mi, benim rızâm vardır, Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver, demedi mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeyceğiz mi değer, hele bil" dedim. Hâne sâhibi eyitdi: "Lütfeyle! Bu kışda bu kadar yiğit ile gelüp çok derd çekdin. Ammâ beni gel etme. Var mâlım elimden alup kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim Allah belâ versin. Kütahiyye Paşası havfinden bunlar kaçup bu kışda yedi gicedir bunda yatup beni harâmîler yatağı etdiler. Söylemeğe dermânım yokdur. Allah senden râzî olsun, hele kâfirleri kaçırup beni halâs eyledin. Eğer bir kaçın kanadup ceng ideydin evim barkım harâb olurdu" deyince bu sözlerden nakş-ı bukalemûn ibret-nümûn hisseler alup dibelik yüküm yukaru koyup hâkimâne hareket etdim. Amân fakîr herîfin haberi yok kim biz şiddet-i şitâdan el ayak dutmaz cân atup geldik. Bir şeyden rûhumuzun haberi yok. Anlar içerde âteş başından kalkmış eli ayağı dutar dal satûr fetâlar, bizden cân halâs etmezlerdi. Ammâ yine hakîr eyitdim: "Hey hacı baba! Ben anları hûb bilirim, ammâ bir kaçını bilemedim. Allah'ı seversen anları bana bildir" dedim. Hacı eyitdi: "Oğul! Şimden gerü oldu olacak. Senden gizli kapaklı nemiz olacak. İşte ocak başında oturup 355a sana bir çakmaklı tüfenk bağışlayup beğ dedikleri Kara Haydaroğlu dedikleri kan ağırı afacân ve kağan-arslan odur" dedi. "Bre onu bilirim ve Katırcıoğlu Mehemmed'i bilirim ve Akyakalıoğlun bilirim ve Oynağanlıoğlun ve Yeğen Hüseyin'i bilirim ve Kara Memi'yi ve Dayıyı ve Dadaylıoğlun bilir ammâ öbürlerin bilmem" dedim. Ammâ Hudâ âlimdir birin dahi ne gördüm ve ne bilirdim. Ancak ol gice sohbet ederken musâhabet arasında görüşdük ve bilişdik idi. Hacı eyitdi: "Meydâna sofra yayan yiğit Bayındırlı derler, zehir kâtildir. Kapu bekleyen Kara Velî'dir. Biri Efendilioğlu'dur, biri Barak Alî derler Yezîd oğlu bî-emân veleddir. İşte anlar bizim âfâtımız olmuşdur" dedikde cümlesinin haberlerin aldım. Ammâ henüzde benim belim boşandı ve elim ayağım dutmaz olup bu kerre telâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar urdukda anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr [u] fakîre tîğ havâle eyleseler bu şiddet-i şitâda bî-tâb ve bî-mecâl idim. Anlar germâ-germ-i nerm kimesneler idi. Husûsan cengâver kimesneler ile mukâbele olup mukâbele eylemek muhâl, hâl-i diger-gûn neye müncer olurdu, deyü havfe henüz düşdüm. Ol mahal kim eve girdim, ne mene kimesneler idi, bilmezdim. Hemân her menzilden menzile yedi sekiz sâ‘atde at üzre gelince Hazret-i Kur’ân-ı Azîmi ve Furkân-ı Mecîdi hıfzen tilâvet ederdim. Anın te’sîr-i berekâtıyla Cenâb-ı Bârî yarı kılup ol harâmîlerin şûr [u] şerlerinden bu abd-i kemteri masûn u mahfûz eyleyüp anlar ru‘b u haşyete düşdüler. Ammâ hakîrin derûnunda bir havf dahi cilveger idi. Bu hâne sâhibi anların yatağıdır, vakt-i zemistânda dâ’ima bunda sâkin olurlar. Şimdi bu kadar eşyâyı hakk-ı sükût içün tama‘-ı hâma düşüp alırsam belki bu ahşâm yine geleler. Hacı anlara "Sizin mâlınızdan şu kadar mal verüp halâs oldum" derse hâl neye müncer olur, deyü yetmiş gûne sevdâ-yı hâma düşüp şekk-i şübhe ârız olup gûnâ-gûn fikr-i fâside düşdüm. Ale's-sabâh ki oldu, on aded paşalı yoldaşlarım dahi gelüp "Bre Evliyâ Çelebi! İki gündür sen kandesin, paşa seni arar, durma binelim" deyü atdan inüp "Tiz hacı baba, şunlara kahvealtı gör ve oğlanlar atları eğerlen. Hacı baba bizimle yolcudur" dedim. Hemân fakîr herifin dibelik aklı başından gitdi. Ammâ benim on yoldaşım dahi gelmek ile aklım başıma gelüp havf [ü] hatardan emîn oldum. Ve hevâ dahi sehle'l-mu‘tedil oldu. Âhir tama‘-ı hâma düşüp yüz bin minnet ile mukaddemâ arz etdiği hedâyâları alup "Bak a cânım hacı baba! Biz sana i‘timâd edüp seni sana koduk. Meğer sende insâf yok imiş. El-insâfu nısfu'd-dîn demişler. Bize bu kadarca verdiğin şeyi bu kadar yiğidin kankısına vereyim. İşte on yiğit dahi geldi, gördün ve anlarda başka söz var. Ben bu verdiğin şeylerin birisin almam. İşte paşa buralarda, Hüseyin Gâzî Tekyesi'nde imiş. Ben seni anda kulağız alup götürürüm" dedikde hacının aklı başından gidüp "Varayum, haremimden dahi şey çıkarayım" dedikde "Dut, şu ak sakalı kızıl kanda boyanacağı" deyüp derhâl gulâmlarım cem‘ olup hacıyı dest ber-kafa bağladılar. "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme! Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" deyü sagu sağlayup örül örül ağlayup "Hizmetkârlarından gayrı kimse olmasın" dedi. Eyle olsun, deyü gayrı yoldaşlar taşra odalarda kalup hacı baba oğluna "Var oğul! Şu emânet koduğum alaca meşîn kîseyi getir ve sana tenbîh etdiğim şeyleri getir" dedikde yine bir şübheye düşüp gulâmımın birine kuş lisânı üzre "Cücümlece yocoldacaşlacarıcım sicilacahılacanacup acatlacansıncalarar" ya‘nî "cümle yoldaşlarım silâhlanup atlansınlar" deyince cümle refîklerimiz hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, hareminden hacının oğlu bir kîse altun ve dâmâdı üç küheylân at eğerleriyle ve altun kûf rikâblarıyla ve bir katar-ı katır ve yüz top sûf ve on iki kılıç kimi sîmli ve altısı kara kılıç ve üç gaddâre ve sekiz tîrkeş ve yedi raht ve altı celeb kalkanı ve bir gümüş pîş tahta devâtı sâfî altun kitâbe ile müzeyyen olmuş ve iki çalar sâ‘at ve yedi akreb sâ‘at ve on top Keşân katîfesi ve üç kîse guruş dahi verüp tuza ve ekmeğe ve kılıca ve Kelâm-ı İzzet'e yemîn verüp "Bu sır burda kala" deyü Fâtiha okuyup hakîr "sümmün bükmün" oldum ve keşf-i râz etmemek içün vâkıf-ı esrâr olan sikadan memlûklarıma dahi yemîn billah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra refîklerimizden cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. Asl [u] fer‘ini bilmezler. Mezkûr Çardaklıbel'de ve Direklibel'de ve Felâketbeli'nde {çekdikleri felâketi} ve Kebirbeli'nde ve Zağapa deresinde ve Kızılırmak deresinde çekdikleri 355b âlâm-ı şedâ’idi ve renc-ı anâyı ferâmûş edüp Arapça nassı ma‘lûmları oldu. Hakîr dahi sâhib-i hâneyi kayd-bendden halâs edüp kendüye bir tihtâb ve mutalsam tas ve iki Kaya Sultân yağlığı ve iki çâr-gök fincân ve bir münebbed kâse verdim ve dâmâdına ve oğluna birer Kaya Sultân makra[ma]ları verdim. Ve ehline iki yağlık ve bir hamâ’il gönderüp ehline dünyâ ve âhiret vâlide ve hacı babaya dünyâ ve âhiret baba ve dâmâdı ve oğullarına dünyâ ve âhiret karındaş deyüp Fâtiha-i şerîf tilâvet olunup yemîn etdiğimiz ekmeği ve tuzu ve kılıcı ve ol hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet'i bağışlayup ânî gördüm, içerden iki nâ-resîde altun pâre kerîmelerin ellerinde birer boğça ak kenarlı paşa gömlekleri ve serâvîl ve yağlıklar getirüp hakîr iki duhter-i pâkîze-ahterlerin başlarına birer şerbetî Kaya Sultân yağlıkları verüp bağrıma basup âhiret kızları etdim. Oğlunun biri içerden biri Hıtâyî emrûdu kâse-i fağfûrî getirdi kim bizim anlara verdiğimiz kâseler bunun müjdesi değildir. Meğer bu hacı babam, koltuğunda babalar vebâlar çıkarsın; Kara Haydar'ın kendi zamânından berü harâmîlerin yatağı imiş. Hakîkatü'l-hâl bu hakîre her ne ki verdi ise küflenüp paslanmış kılıçlar ve ıslanmış dikdik ve abâyîler ve pürjeng sâ‘at ve gaddâreler idi. Bunda olan mâl-ı firâvânın hesâbın Cenâb-ı Bârî bilirmiş, bir genc-i nihân imiş. Hemân hakîr silâhlanup Kara Haydaroğlu'nun bağışladığı tüfengi belime sokup mezkûr çâşnigîr ve sarıca ve gayrı yiğitleri başıma cem‘ edüp hacı babanın verdiği katarı yükledüp baba ile ve dâmâdı ve oğullarıyla vedâlaşup öpüşüp bir kulağız alup pür silâh âmâde olarak yine cânib-i şimâle kar üzre 5 sâ‘atde Çubukovası başında,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 353b–355b ·
metinde göster ·
… inde karâr edüp her cânibe düşman geleceği taraflara ince karavullara ikişer at
yemi
ta‘yîn edüp haber getirmede idiler.
Ol gün sa‘âdetlü pâdişâh-ı âlem-penâh hazretleri, efendimiz Defterdârzâde Mehemmed Paşa'yı huzûruna da‘vet edüp bir hil‘at-i semmûr geydirüp ve serine bir mücevher otağa sokup du‘â ve senâ ile "Serdâr-ı ekremim ve çârhacı vezîr-i mükerremimsin. Yürü talî‘a-i asker-i İslâm'ım ol. Allah işin âsân getire!" deyü sa‘âdetlü pâdişâh, paşa efendimize niçe yüz va‘de-i kerîmeler etdi. Defterdârzâde efendimiz zemîn-bûs edüp başında sorguç-ı şâhî ile sadrıa‘zama gelüp on kîse altun ihsân olup otağına gelüp dîn-i mübîn gayretine gelüp çarhacılık hizmetinde mukayyed olup ibtidâ kendü askerinden dörd bin güzîde cirid atlı Abaza ve Çerkez ve Gürcî ve akrabâlarından Hersek serhaddi gâzîlerinden cümlesin gök demire müstağrak edüp cümlesinin atlarının gemleri soluklarına birer zirâ‘ yeşil dârâyî bağlayup ve cemî‘i esb-süvârların başlarında yine birer zirâ‘ yeşil dârâyî bağlayup iki bin aded piyâdesinin hem-çünân yeşil dârâyîler başlarına sarup cümle altı bin askerin başka libâs ile tarh-ı asker edüp âkılâne hareket etdi. Zîrâ Celâlî askeri dahi İslâm'dandır. Ceng mahallinde mahşerden bir nişân oldukda bu yeşil dârâyî çarhacı nişânı olsun deyü bu gûne re’y-i ahsen etdi ve bu kadar zamândan berü tâ Erzurûm vâlisi iken hizmetinde olan yigirmi yedi bayrak sekbân ve sarıcayı cümle piyâde döküp çatal fitil ve çatal kurguşum ve çatal çakmaklı bel tüfenkler ile cümle gâzîleri ayaklı cebehâneye döndüler. Cümle deli ve gönüllü ve tatar-ı sabâ-reftâr-ı adüv-şikârları çarha cengine ileri ve yüz elli kapucubaşıları pür-silâh tâ’ifeleriyle paşanın sağında ve üç yüz aded benâm şâhbâz iç ağaları âlât-ı silâha müstağrak olup paşanın ensesinde kat-ender-kat çıt-a-çıt kafadârlarıyla Bulgurlu nâm mahalde çarha yerinde karâr edüp her cânibe düşman geleceği taraflara ince karavullara ikişer at yemi ta‘yîn edüp haber getirmede idiler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 31a ·
metinde göster ·
Niçesi elinde oku yayı var ammâ oklarının yeleklerin kırk elli yıldan berü güve
yemiş
ammâ yine fonta kelâmı yerinde "Bre vur kahbe Celâlîyi bre kralım Celâlîyi" dey …
Niçesi elinde oku yayı var ammâ oklarının yeleklerin kırk elli yıldan berü güve yemiş ammâ yine fonta kelâmı yerinde "Bre vur kahbe Celâlîyi bre kralım Celâlîyi" deyü kendüye takviyet verir. Kimisi bir yire cem‘ olup eydürler "Bre cânım! Bu Üsküdar, Eskidâr'dan galat üstü açık bir zindân-ı dârdır. Kal‘ası ve dervezeleri yok. Levendât makûlesi haşerâtı çok. Celâlî mel‘ûnları bir kerre şu Bulgurlu dağlarından nümâyân olup aşağı asker-i İslâm üzre at bıraksa cümle Üsküdar halkın Kızkullesi'nde deryâya döker.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 31b ·
metinde göster ·
… im iki gulâmın mezârında iki keçi leşlerin sırtlan kurdları çıkarup ba‘zı yerin
yemişler
. Meğer bu gulâmlar aslâ tekellüm etmediklerinden ilm-i simyâ ile hareket eder b …
Üçüncü gün san‘at-ı sihr-i garîb temâşâsın bildirir: Vakt-i çâştda meydân-ı muhabbetde iki huddâmına dâ’ire çaldırup kendi semâ‘ ederek meydân-ı muhabbete gelüp bir hayli çarh-ı semâ‘ edüp "Bugünkü gün siz erenlere âhir ma‘rifetimiz gösterelim" deyüp cilbend-i muhabbetinden bir küçük karpuz kadar var bir kırmızı müdevver top çıkarup ucunda bir kınnap ipi bağlı. Andan meydân-ı muhabbete bir iri at kazığı kakup ol topun ucundaki ipi kazığa kayd eyledi ve ol topu eline alup kazığa bağlı olan ipden çeke çeke on kulaç mikdârı ip topun içinden çıktıkda bir kerre "Yâ Allah" deyüp ol topu kuvvet-i bâzû ile hevâya atup ol top hevâda ditreyüp mu‘allak kaldı. Cümle halk dahi yine hayretde kaldı. Birkaç kerre topa "İnzil" dedi. Top yine mu‘allak dururdı. Yârân-ı safâ top lisân-ı hâl ile eydür: "Cümle yârân birer akçe ihsân etmeyince inmem, der" deyü birer guruş ve birer altun vermiş âdem var. Ba‘dehû topun ipi dibine gelüp "İşte akçe, in aşağı" dedi. Top yine ber-karâr idi. Âhir ipden cümle halk ile çeke çeke on yerde ip kankal kankal yığıldı kim üç fil yükü ip oldu. Ammâ cümle ip, hevâda olan topdan inüp yığılırdı. Bu kerre kendisi gazaba gelüp hüddâmın birine "Var şu topu indir" dedikde hemân bir esmerü'l-levn hüddâmı topdaki ipe yapışup resen-bâzlık ederek alâ mele’i'n-nâs ipden yukarıya çıkup ta hevâda topun üstine çıkup karâr etdi. "Bre topu indir ve sen dahi in" deyü feryâd ide gördi. Ne gulâmı ve ne topu inmedi. Anınçün dahi yüz guruş kadar mâl cem‘ edüp yine "En aşağı!" dedi. Gulâm ve top inmedi. Bu kerre öbür gulâmına emr edüp "Var şunları aşağı indir" 42b deyü tenbîh edince gerçi bu gulâmlar bî-zebân şekilliler idi. Üç günden berü bunlardan bir güft-gû istimâ‘ olunmadı ammâ ne kim fermân ederler emrine râm idiler. Bu kerre gulâm-ı sânî mezkûr kazık dibinden ipe yapışup keştîbân hüddâm-misâl ankebût-vâr hevâya urûc edüp öbür gulâmın yanına varup ol dahi anda karâr etdi. Bu âhvâle dahi cümle halk âlem-i hayretde kaldı. Hemân pehlivân "Bre inin oğlancıklarım!" deyüp niçe âdemler ile ipe yapışup çeke çeke üç kankal ip dahi yığılup oğlanlar hevâda râygân dururlardı. Bu kerre pehlivâna telâş el verüp gazab-âlûd olup "Hoş âdem peşîmân olursun. İşime mâni‘ olma. Sana kıyarım!" deyüp dal kılıç meydân-ı ma‘rekede gezerdi. Ammâ "el-Ma‘nâ fî batnı'ş-şâ‘ir" rumûzun kimesne bilmezdi. Hemân ummân-ı kerâmesinden bir kabak çekirdeğin yire diküp üzerine mezkûr tulumdan su döküp fi'l-hâl bir büyük kırmızı kabak zuhûr etdi. Hemân yine "Gel âdem, benim ma‘rifetime mâni‘ olma!" deyü meydânda dal tîğ serserî gezerdi. "Bu kerre bu ma‘rifetimi de temâşâ edin ümmet-i Muhammed" deyüp ipin yanına gelüp yine oğlanlara "Bre inin!" deyü hayli akçe değşirüp ve halkdan niçe hançer ve bıçağ ve kontuş ve niçe gûne esbâblar alup geyinüp ummân-ı kerâmesin beline bend kılup ip dibine gelüp elindeki kılıç ile bitirdiği kabağa bir satur urup kabak iki pâre oldu. Ol ân ipe yapışup ankebût-vâr urûc edüp oğlanların yanına varınca dal satur olup "Ben size inün aşağı demez miydim? Niçün inmediniz. Ey ümmet-i Muhammed sizi Hudâ'ya ısmarladım. Ündülüs diyârına bize yol göründü. Bu gulâmları, Allah emâneti olsun, bir hoşça defn eylen!" deyü iki gulâmın başlarını kesüp aşağı düşüp "Benim san‘atıma mâni‘ olanın dahi meytin bir hoş defn edin!" deyince hevâ ber-muzlım olup zemînde kazığa bağlı olan ip kırılup ol kesîf hevâda pehlivân ber-hevâ gâ’ib olup cümle halk hayret ender hayretde kalup iki gulâmın kelleleriyle cesedleri meydân-ı muhabetde kalup "Bre paşanın masraf kâtibi Urûm Mehemmed Ağa da başsız bulundu" deyü cümle halk varup gördüler kim fakîr Mehemmed Ağa Akka kal‘ası içre İskender'in sarâyı harâbının bir mürtefi‘ yerinden bu pehlivânı seyrederken bir pür ma‘rifet çelebi olmağıla cümle esbâblarını ters geymiş ve ayağından pâbucun çıkarup başına sokup pehlivânın sihrini ve sîmyâsını bâtıl etmeğe çalışup meğer meydânda pehlivânın "Âdem benim ma‘rifetime mâni‘ olma. Sana kıyarım. Sonra peşîmân olursun!" dedüğü fakîr Mehemmed Ağa içün imiş. Fi'l-hâl kabak bitirüp kabağı kılıç ile kesdikde Mehemmed Ağa İskender sarâyından aşağı düşmüş. Ters esbâblarıyla fakîr Mehemmed Ağa'nın na‘şın kaldırup gasl edüp Hazret-i Sâlih cenbinde defn etdiler. Gulâmları da Akka kumluğunda defn edüp ale's-sabâh hammâma gidenler gördüler kim iki gulâmın mezârında iki keçi leşlerin sırtlan kurdları çıkarup ba‘zı yerin yemişler. Meğer bu gulâmlar aslâ tekellüm etmediklerinden ilm-i simyâ ile hareket eder bir cemâd imiş. Ancak merhûm masraf mâtibi Çelebi'ye gadr oldu. İşte bu Akye kal‘asında böyle bir acâyibü'd-dehrden seyr [u] temâşâ etdik.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 42a–42b ·
metinde göster ·
Cümle (---) aded mihmân hâne-i tüccârân-ı berr [u] bihâr. Evvelâ çârsû içinde Yemiş hânı kârgîr binâ-yı metîndir. Ve Alahân, vekâle-i âbâdândır. İbrâhîm Halîl nehri, içinden ubûr eder. Ve Hacı İbrâhîm hânı ve Samsad kapusu hânı ve Beğ kapusu hânı ve Beğ kapusundan taşra Sebil hânı ve Samsad kapusundan taşra mağaralardan hânlar var kim her biri beşer altışar yüz at alur. On aded yed-i kudret ile kayadan oyulmuş kârbânsarây-ı bî-misâllerdir kim içinde âdemîzâd gâ’ib olur. Hikmet-i Hudâ temmûzda bu kaya hânlar sermâdır ve vakt-ı şitâda germâdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 56b ·
metinde göster ·
… İbrâhîm'den ol âb-ı sâfî cereyân etmededir. Her kim bu âbdan nûş etse koyun eti
yemiş
kadar olup tendürüst olur.
Urfa iç kal‘asının şark tarafı ensesinde Damlacık nâmıyla ma‘rûf bir cebel-i âlî vardır. Nemrûd-ı la‘înin yaylağı ve tahtgâhı idi. Bu cebel-i bâlânın zeylinde ve şehir içinde niçe bin mağaralar vardır kim her birine ikişer üçer yüz at ve sâ’ir devvâbât makûlesi hayvânât sığar. Ve niçe bin Urbân ve Ekrâd kavimleri konar, gâr-ı yetimânelerdir, ammâ mağara-yı makâm-ı Hazret-i Halîl İbrâhîm ibn Âzer bir gâr-ı münevverdir. Ve bir mukassî kapusu vardır. Nemrûd-i la‘în Hazret-i İbrâhîm'i âteşe atmazdan mukaddem bu mağaraya aç ve susuz olsun deyü haps eder. Bi-emri Hudâ mağaranın bir tarafından bir âb-ı rakîk cereyân edüp taşra akmağa başlar. Bu mu‘cizeyi niçe münkirîn görünce "Lâ ilâhe illâllâh İbrâhîm Halîlullâh" deyü İslâm ile müşerref olurlar. Hâlâ ol gâr-ı makâm-ı İbrâhîm'den ol âb-ı sâfî cereyân etmededir. Her kim bu âbdan nûş etse koyun eti yemiş kadar olup tendürüst olur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 57a ·
metinde göster ·
… si kırk kîle mahsûl verir. Bir vakıyye nân bir akçeyedir ve altı vakıyye bir at
yemi
bir akçeyedir. Ve müşebbek bostânları gâyet çokdur.
Evsâf-ı mahsûlât-ı hubûbât: Buğday ve arpası ve nohûdı ve mercimeği gâyet çok olur. Bir kîlesi kırk kîle mahsûl verir. Bir vakıyye nân bir akçeyedir ve altı vakıyye bir at yemi bir akçeyedir. Ve müşebbek bostânları gâyet çokdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 76a ·
metinde göster ·
… bir rub‘a ve iki vakiyye beyâz nân-pâre bir akçeye ve bir somar buğday (---) at
yemi
olur on akçeye. Sâ’ir me’kûlât [u] meşrûbât [u] hubûbâtlar dahi hâkezâ kıyas-ı …
Sebeb-i tesmiyesi (---)(---)(---)(---)(---)(---) Bânîsi Âl-i Abbâsiyân'dan (---)(---) binâsıdır. Niçe devlet destine girüp âhir sene (---) târîhinde ahâlîsi ve hâkimi Selîm Şâh'ın hâk-i pây-i semendine yüz sürüp kal‘anın yetmiş aded miftâhıyla Süleymân Hân'a teslîm edüp hizmet [u] istikâmetleri mukâbelesinde ahâlîsin cümle tekâlîf-i şâkkadan mu‘âf u müsellem edüp mîr-i livâsına yine hâkimliğin ibkâ ve mukarrer edüp Diyârbekir eyâletinde mefrûzü'l-kadem ve maktû‘u'l-kalem olan beş aded hükûmetlerdir kim biri hükûmet-i Cezîre'dir ve biri hükûmet-i Eğil'dir ve biri hükûmet-i Palu'dur ve biri hükûmet-i Hazzo'dur ve biri dahi bu hükûmet-i Dinç'dir. Bunlara taraf-ı pâdişâhîden evâmir-i şâhî ve yarlığ-ı belîğ-i pâdişâhî gelse bu hâkimlerin elkâb ibârâtında Cenâb-me’âb deyü tahrîr olunur beş hükûmetdir. Cümleden ulusu Cezîre hükûmetidir. Andan ikincisi bu Dinç hükûmetidir. Zamân-ı kadîmde üç bin asker ile sefer eşermiş, ammâ hâlâ hâkimi Alî Beğ bin askere mâlikdir. Muş sahrâsıyla müşa‘ ma‘mûr [u] âbâdân bir hükûmetdir. Cümle ebvâb-ı mahsûlâtı beğine hâss ifrâz olunmuşdur. Eyâletinde timar ve ze‘âmet yokdur. Taraf-ı Âl-i Osmân'dan üç yüz akçe pâyesiyle bir kadı gelüp hükûmet-i şer‘-i Muhammedî edüp ber-vech-i adâlet dörd ve beş kîse tahsîl eder. Şeyhülislâmı ve nakîbi şehr-i Bitlis'dedir, zîrâ cümle ahâlîsi Ekrâd-ı Şâfi‘îlerdir. Yezîdî Ekrâdları ve Ermenîleri cümle re‘âyâdır. Sipâh kethüdâyeri ve serdârı ve dizdârı ve neferâtı yokdur. Kal‘ası hâkimi hükmünde olup âsitâne tarafından yeniçeri müstahfazânı yokdur ve ulemâ-yı Ekrâdı gâyet çokdur ve hakkâ ki şehr-i Dinc olmağıla âb [u] hevâsının letâfetinden halkı dincdir ve memâliki günçdür. Cümle a‘yânı sâhib-gencdir ve vilâyet-i vâsi‘i gülüncdir, bir koyun on akçeye, bir sığır bir rub‘a ve iki vakiyye beyâz nân-pâre bir akçeye ve bir somar buğday (---) at yemi olur on akçeye. Sâ’ir me’kûlât [u] meşrûbât [u] hubûbâtlar dahi hâkezâ kıyas-ı re-mev-misâlidir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 86a ·
metinde göster ·
Andan cümle erbâb-ı dîvâna beşâret-i azîmeler ve cümle ehl-i hizmete meserret beşâşet-i amîmeler râygân olup pîr [u] cüvân ve fakîr [u] a‘yân ol kadar şâd [u] handân oldular kim zühre-i felek raksa girüp paşa efendimiz serîr-i sa‘âdetde ve dîvân-ı adâletde revnak ve nev tarâvet bulup Ramazânın 14 erba‘a gün kânûn-ı sadrıa‘zam üzre kola binüp İslâmbol mollası öni sıra dahi talî‘a ayak nâ’ibi dahi muKuddem muhtesib ağası bu tertîb üzre alay-ı azîm ile Unkapanı mahzeni cenbinde Ebü'l-feth Sultân Mehemmed Hân'ın dîvânhânesinde cemî‘i Karadeniz re’îslerin ve cemî‘i habbâzânları ve cümle uncuları ve cemî‘i mühtekir navluncuları cem‘ edüp Karadeniz sâhilinde Varna ve Palçığ ve Kavarna ve Keligra ve Mankalya ve Karahırmen ve Köstence ve Toluca ve Beşdepe ve İsmâ‘îl ve Kili ve Akkirmân nâm kal‘a ve iskelelerde gılâl niçeye alındığın su‘âl edüp ana göre çaşni dutup fi'l-hâl ekmek pişirüp ba'de‘l-harc ve'l-masârıf üç yüz dirhem beyâz nân-pâre bir akçeye el verüp eyle narh verüp lahm-ı semîne yedi akçe narh verüp andan Yemiş İskelesi'nde Ebü'l-feth'in sebzehâne dîvânına gelüp cümle me’kûlât [u] meşrûbat [u] müsmirrâta narh verüp andan Ebü'l-feth'in yeniçeri ve muhtesib dîvânı çârdağına gelüp anda hubûbâtdan pirinç ve bakla ve nohud ve mercimek ve kettân ve hınnâ ve şeker ve kahveye ve gayri eşyâlara narh-ı sultânî vererek gelüp sarâyında karâr edüp gicelerimiz kadar rûzlarımız rûz-ı ıyd olup şeb [ü] rûz umûr-ı mu‘azzamayı seyr [u] temâşâsın ederdik.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 96b ·
metinde göster ·
etdiler. Ve Antâbî Mü’ezzin Mehemmed Efendi huddâmları ve mataracıbaşı huddâmla …
Ol balkanda cümle huddâmlarımla bir kefere hânesine mihmân olup bir hücrede âteş kenarında safâ-yı hâtırla dururken anı gördüm, kapudan içeri bir acûze-i bed-likâ geysûların fetile fetile târumâr kılup gazab-âlûd içeri girüp bî-pervâ âteş başına oturup lehçe-i mahsûsuyla vâfir şütûm etdi. Hakîr eyle fehm etdim ki taşrada huddâmlar birez nâ-hemvar evzâ‘ [u] etvâr teklîf-i mâlâ yutâk etmiş olalar. Hüddâmlara tenbîh etdikde hâşâ bir şeyden haberimiz yokdur, dediler. Ba‘dehû bu acûzenin yanına yedi aded sıbyân, gulâm, bintân-ı nâresîdeler gelüp acûzenin cânib-i erba‘asına cem‘ olup çağıl çuğul Bulkarca söyleşüp âteş başın ihâta etdiler. Hakîre aslâ bir yer komadılar. Garîb temâşâdır deyü gen yakadan seyr ederdim. Âhir nısfu'l-leyl oldukda anı gördüm, bir hareket eder şeklinde bir ayak savaşı oldu. Hemân hakîr hâb-ı râhatdan bîdâr olup anı gördüm, acûze karı kapuyu açup ocakdan bir avuç kül alup fercine sürüp elinde kalan küle bir efsûn okuyup elindeki külden ocak başındaki uryân yatan yedi aded oğlan ve kızların üzerlerine ol külü saçup anı gördüm, yedisi de birer iri piliçler olup civ civ demeğe başladılar. Hemân elindeki bâkî kala[n] külden kendünün başına saçınca ol ân kendüsü de bir büyük kuluçka tavuk olup gurk gurk diyerek kapudan taşra çıkup ardı sıra yedi aded piliç evlâdları civ civ diyerek aşra çıkınca ol ân "Bre oğlan!" deyü cân havliyle feryât edip gulâmlarım 130b hâbdan bîdâr olup geldiler. Gördüler kim burnumdan kan boşanmış. Bre bu ne hâldir, taşra çıkın, görün bu ne kütürdü oluyor dedikde taşra çıkdılar, gördüler kim atlar arasında mezkûr câzû tavuk piliçler gezdiğinden atlar boşanıp birbirlerin helâk ediyorlar. Hâlâ ki atlar tavukdan ve hınzırdan hazz edüp atlara sıraca ve kızılkurd marazı girmez. Anınçün na‘lbend dükkânı tavuksuz ve değirmânları hınzırsız ve ekâbir hâneleri Yahûdîsiz olmaz. Bu kerre atlar birbirlerin helâk ederken gökden re‘âyâ kefereleri bu kârdan âgâh olup atları kayd-bend etdiler. Cadu tavuklar bir cânibe gitdiler. Gulâmımın manzûru olduğu üzre, anın naklidir, Ânî gördüm, der, bir kefere hemân zekerin çıkarup tavukların üzerine sepe sepe işedikde anı gördüm, sekiz aded tavuklar benî Âdem olup yine ol acûze fertûte oldukda ol teşelşül eden kâfir acûze avreti ve gulâmları döğe döğe bir cânibe götürdü. Ardı sıra nazar etdik. Meğer ol hâne kiliseleriymiş, avreti papasa verüp papas avreti okıyarak afaroz-ı mandolos eyledi" deyü gulâmlarım yemin etdiler. Ve Antâbî Mü’ezzin Mehemmed Efendi huddâmları ve mataracıbaşı huddâmları gördü tavuklar âdem olduğun, deyü şâhid duyurdular. Ol gice sabâha dek havfimden mi yâhûd kan hareketinden mi burnumun kanı cereyân etmeden kesilmedi. Tâ vakt-i sabâh olup demden halâs oldum. Ba‘dehû mü’ezzin huddâmlarına ve Mataracı Mehemmed Ağa huddâmlarından su’âl etdim: "Vallahi ahşam tavukların üstüne ol kefere işeyince tavuklar âdem oldu. İsterseniz işeyen kefereyi getirelim" dediler. Cânım getirin, dedim. Ol ân kefere hande ederek gelüp eydür: "Sultânım, ol karı başka soydur. Kış giceleri yılda bir kerre eyle kara koncoloz olurdu. Ammâ bu yıl tavuk oldu. Kimseye zararı yokdur" deyüp gitdi. İşte bu hakîr-i pür-taksîr mezkûr Çalıkkavak'da böyle bir temâşâya düş gelüp aklım başımdan gideyazdı. Allahümme âfinâ.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 130a–130b ·
metinde göster ·
Hasan Paşa hânı, gâyet mu‘azzam kal‘a-misâl hân-ı azîmdir. Ve Rüstem Paşa hânı …
Ve Selîmiyye kurbunda Yemişçi Hasan Paşa hânı, gâyet mu‘azzam kal‘a-misâl hân-ı azîmdir. Ve Rüstem Paşa hânı dahi binâ-yı metîndir. Ve Yemiş hânı ve Kapan hânı ve Ekmekçizâde Ahmed Paşa hânı ve Halîl Paşa hânı ve Pamuk hânı ve Tahtalkal‘a hânı ve Sücâh hânı ve İmâret hânı ve Mihal hânı ve Şehâbeddîn Paşa hânı. Ammâ bu merkûm kârbânsarâylardan azîm mihmânhâne-i hasbî Eşe Kadın hânı'dır. Zamân-ı Sultân Ahmed Hânî'de bir küçük hân imiş. Defterdâr Ekmekçioğlu Ahmed Paşa esâsından ol hân-ı sağîri münhedim edüp bir hân-ı mu‘azzam etmişdir kim Edirne şehrinde ve İslâmbol'da misli yokdur. İllâ Tatarbâzârcığı'nda İbrâhîm Paşa-yı Makbûl kârbânsarâyıdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 161b ·
metinde göster ·
… ‘azzam kal‘a-misâl hân-ı azîmdir. Ve Rüstem Paşa hânı dahi binâ-yı metîndir. Ve
Yemiş
hânı ve Kapan hânı ve Ekmekçizâde Ahmed Paşa hânı ve Halîl Paşa hânı ve Pamuk h …
Ve Selîmiyye kurbunda Yemişçi Hasan Paşa hânı, gâyet mu‘azzam kal‘a-misâl hân-ı azîmdir. Ve Rüstem Paşa hânı dahi binâ-yı metîndir. Ve Yemiş hânı ve Kapan hânı ve Ekmekçizâde Ahmed Paşa hânı ve Halîl Paşa hânı ve Pamuk hânı ve Tahtalkal‘a hânı ve Sücâh hânı ve İmâret hânı ve Mihal hânı ve Şehâbeddîn Paşa hânı. Ammâ bu merkûm kârbânsarâylardan azîm mihmânhâne-i hasbî Eşe Kadın hânı'dır. Zamân-ı Sultân Ahmed Hânî'de bir küçük hân imiş. Defterdâr Ekmekçioğlu Ahmed Paşa esâsından ol hân-ı sağîri münhedim edüp bir hân-ı mu‘azzam etmişdir kim Edirne şehrinde ve İslâmbol'da misli yokdur. İllâ Tatarbâzârcığı'nda İbrâhîm Paşa-yı Makbûl kârbânsarâyıdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 161b ·
metinde göster ·
… ıl bu hakîrin ma‘lûmu olan yetmiş üç aded kimesneler yek-dil [ü] yek-cihet olup
yemin-billah
mührü Defterdâr Moralı Mustafâ Paşa içün iki bin kîseye taleb etdiklerinde sa‘â …
Bu haber-i mûhişden paşa efendimizin Kudde Kethüdâsı ve Defterdâr Moralı Mustafâ Paşa ve Mevkûfâtî Mehemmed Efendi ve Topkapulu ve Gümrük Emîni Hasan Ağa ve'l-hâsıl bu hakîrin ma‘lûmu olan yetmiş üç aded kimesneler yek-dil [ü] yek-cihet olup yemin-billah mührü Defterdâr Moralı Mustafâ Paşa içün iki bin kîseye taleb etdiklerinde sa‘âdetlü pâdişâh aslâ ve kat‘â rızâ vermeyüp "Hemân İpşir Paşa lalam gelsin!" der idi. Ammâ Melek Ahmed Paşa efendimiz de havfe düşüp İpşir Paşa'ya niçe gûne muhabbetnâmeler gönderirdi. Ammâ ol tarafdan ta‘n-âmîz mekâtibler gelirdi. Hulâsa-i kelâm İslâmbol içre huzûr-ı hâtır gidüp helc ü melc olup niçe bin efsâne kelâm turrehâtlar söylenirdi. Bu efkâr-ı fâside ile Melek Ahmed Paşa efendimiz hâne-i vahdetinde âlem-i ağyârdan bî-haber bevvâbânlar bâblarda nigâhbânlık ederken bu hakîr ile paşa kelimât edüp "Efvâh-ı âlemde ne var, ne yok?" dedi. Hakîr eyitdim "Serçeşme sizsiniz, ne var, ne yok siz bilirsiz" derken kapudan taşra bir sadâ-yı "Allah Hak!" istimâ‘ olundu.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 174b ·
metinde göster ·
deyüp seğirderek dest-i şerîfin bûs etdim. Hemân buyurdular kim "Evliyâ hoş geldin, biz seninle Varvar Alî Paşa senesinden berü görüşmedik. İslâmbol'dan çıkalı kaç gündür?" "Sultânım, beş gündür, ammâ gâyet kış çekdim" dedim. "Devlet tarafında ne var ne yok" dedikde, hakîr eyitdim "Bây u gedâ ve pîr u cüvân ve hâs u âmm sultânımın şeref-i kudûmiyle müşerref olmağa muntazırlardır. Husûsen Melek Ahmed Paşa karındâşınız, âh Sultânım Murâd efendimin çerâğ-ı efrûhtesi ve nazarkerdesi karındaşım gelse, deyü sultânımın intizârında olup sultânıma bu mektûbları gönderdi" deyü yetmiş aded atlas kîseli mekâtibleri verüp zemîn-bûs edüp gerüye çekildim. Hemân hazînedârına tenbîh edüp 177b "Evliyâ senin müsâfirindir, bir hoş gözedüp bir semmûr kürk ve bir kat esbâb ve bir kîse guruş hammâm akçesi ver" deyü tenbîh etdikde hazîne çadırına varup def‘-i cû‘ edüp bî-mecâl olduğumdan hâb-ı râhata vardım. Netîce-i merâm sahrâ-yı Konya'da İpşir Paşa ile yedi gün sohbet edüp "el-kelâmu yecürrü'l-kelâm" üzre yedi günde müşâvere ve mükâlemeleri birer birer takrîr etsem bir tomar-ı dırâz olur. Me’âl-i kelâm: Bir gün İpşir Paşa eydür: "Evliyâm, doğru söyle Murâd Paşa ve yeniçeri ocağı beni isterler mi?" yemin edüp "Belî cümle pâdişâh kulları ve vüzerâ vü vükelâları sultânıma muntazırlardır. Âh der-i devlete gelse de devlet-i Âl-i Osmân nizâm bulsa, derler. Ve cemî‘i ulemâ ü sulehâ ve a‘yân [u] kibâr, Sultân Murâd çerâğıdır, Husrev Paşa revişindedir. Âh gelse de cemî‘i umûr-ı mu‘azzamayı görüp Venedik küffârından intikâm alup Mısır'ın deryâ yolları küffârdan emîn olsa, derler" dedim. "Yâ Evliyâ, doğru söyle, Moralı Defterdâr mühr içün iki bin kîse verdiği sahih midir?" "Belî, merhûm Bıyıklı Dervîş Mehemmed Paşa meflûc iken mühri taleb etdi. Ammâ sa‘âdetlü pâdişâh rızâ vermeyüp mührü karındaşın Melek Ahmed Paşa'ya sadaka olunmasın re’y-i ahsen gördüler. Paşa karındaşınız 'Ben bir kerre mühr sâhibi olup lezzetin aldım. Pâdişâhım benim hüsn-i rızâm ile mühri elbette İpşir Paşa lalana ihsân eylen. Asker sâhibi vü müdebbir ü âkıl ü cerîdir. Mühr anın bin kez hakkıdır ve eski vezîrindir,' deyü bir sâ‘at ta‘rîf ve tavsîfinizde olup Şeyhülislâm Ebû Sa’îd ve kızlarağası ve (---)(---)(---)(---) cümlesi, "Pâdişâhım İpşir Paşa lalana mühr istihâldir" deyü Fâtiha tilâvet olunup mühr-i şerîfi sultânıma gönderdiler. Kâ’immakâmlığı Melek Paşa karındaşınıza ihsân etdiler. Ve yedinci günde anlar dahi var kuvveti bâzûya getirüp cümle ocağa ulûfe çıkardılar" deyü niçe bin kelimâtlar oldu kim tahrîri mümkün değildir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 177a–177b ·
metinde göster ·
… nda kal‘amızda kaht [u] galâ olup pisik eti ve çomar ve turaş ve tola köpek eti
yemişih
ve şehidlerimizden bacımız ve haltemiz ve ammimiz ve evlâdımız etlerin yeyüp Va …
Yedi ay muhâsarada İçkal‘a yedi topdan gayrı atmamışdır. Ta bu mertebe bî-bâk u bî-pervâ bir kal‘a-i bâlâdır. Ammâ ne derd-i ser çekerse ibtidâ aşağı kal‘a çeker. Hattâ Van kulu sâ’ir kal‘a kulları mâbeyninde mu‘âraza ve münâkaşa şekilli kelimâtlar esnâsında Vanlı eydür: "Hey kişi, Kel Rüstem Hân çağında kal‘amızda kaht [u] galâ olup pisik eti ve çomar ve turaş ve tola köpek eti yemişih ve şehidlerimizden bacımız ve haltemiz ve ammimiz ve evlâdımız etlerin yeyüp Van kal‘asının bir taşına bin baş verüp Kel Rüstem'e Van'ı vermemişih" deyü tefâhur kisb ederler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 252b ·
metinde göster ·
Kulzüm gibi çekîde çekîde kanlu yaşlar cereyân edüp cümlemiz "âmîn" deyüp el yü …
İki rek‘at salât-ı hâcet kılup başın açup ol mübârek nûrânî yüzün yere sürüp eydür: "İlâhî, hevl-i kuvvet ü kudret ve fursat u nusret senindir. İnâyet ü himâyet ve hidâyet ü izzet ü rif‘at senindir. Dîn-i mübîn gayretine bir fırka ümmet-i Muhammed kullarını başıma cem‘ eyleyüp elim yüzüme alup kapuna dilenmeğe geldim. Bu abd-i hakîr Ahmed kulun eski sâyilindir. Hiç tehî-dest gönderdiğin yokdur. İdegeldiğin ihsândır. Yine Sen Pâdişâh-ı Bîçûn'dan dilerim ki yine Ahmed'in ricâsın kabûl edüp bu kadar kavmi yerindirme ve bu haşerât-ı Yezîdîleri sevindirme!" deyü tazarru‘ [u] nâlişler edüp dîde-i pür-nemlerinden yem-i Kulzüm gibi çekîde çekîde kanlu yaşlar cereyân edüp cümlemiz "âmîn" deyüp el yüze sürüldükde "Müjde size ey oğullar, du‘âmız vefk-i murâdımız üzre şast-ber-kabza sehm-i dilimiz nişân verdi. İnşâallahu Ta‘âlâ mansûr u muzafferiz." dedikde mübârek gül cemâli verd-i hândân gibi hande edüp henüz melek çehre olmuş tebessüm ederek bilâ rikâb şahbâz gibi sa‘âdetli esb-i Mahmûdî divnesine süvâr olup hamd ü senâ ederek atf-ı ınânın Rahova sahrâsına keşîde ederek ba‘zı nüdemâ-yı hâslarıyla ve niçe yüz Van a‘yânlarıyla ve niçe iş görmüş iş erleriyle rikâb rikâba at başı berâber kelimât edüp ordu-yı İslâm'a gelirken Van ağalarından Behlûloğlu ve Demircioğlu ve Hüsrev Paşa yeğeni Deli Süleymân Beğler paşaya tesellî-i hâtır vermek içün "İnşâallah koca vezîr du‘â-yı hayrın berekâtıyla fursat u nusret ve ganîmet bizimdir." deyü (---) cümlesi hüsn-i rızâlarıyla paşanın uğuruna cân ve baş vermeğe ta‘ahhüd etdiler. Paşa eyitdi: "Ben dahi anı eyle bilirim ki dîn-i mübîn uğuruna çalışır bir alây mücâhid-i fî sebîlillah gâzî yiğitlersüz!" deyü cümleye hayr du‘âlar etdi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 266a ·
metinde göster ·
Yevm-i mezbûrda paşa a‘yân-ı Van'a buyurdular kim: "Biz hân cenginde {iken} mübârek yevm-i Ramazân'ı cümle ale'l-ittifâk yemiş idik. Tiz dellâllar nidâ olunup cümle guzât-ı müslimîn ale'l-ittifâk sâ’im olsunlar ve bile ıyd-ı şerîf idelim." deyü fermân edince münâdîler nidâ edüp kal‘adan toplar atılup cümle ahâlî-i Van haberdâr olup 283b sâ’im oldular. Ve üç gice cemî‘i minârelerde çerâğân olup otuz gice cemî‘i çârsû-yı bâzâr-ı Van küşâde olup kanâdîller ile çerâğân olup her gice sabâha dek cân sohbetleri olurdu. Hâlâ Van'da "Melek Ahmed Paşa Ramazânı'nda şöyle etdik ve böyle etdik." deyü Melek Paşa Ramazânı meşhûrdur. Otuzuncu gün kal‘adan toplar atılup herkes abâ-yı ıydiyyesin giyüp ancak salât-ı ıyd kılınmayup cemî‘i halk birbirlerine varup gelüp ıyd-ı Ramazân-ı Melek Paşa etdiler ve yine kânûn üzre sommâtlar olup ma‘sûm-ı ciğer-kûşeler içün çârsû-yı bâzâr tezyîn olup sûk-ı sultânîlerde beşikler ve dollâblar ve salıncak nâm bid‘atlar ile şehir müzeyyen olup üç gün ale's-seher kal‘adan toplar atılırdı. Hâlâ bu ıyd dahi "Melek Paşa ıydı." deyü meşhûrdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 283a–283b ·
metinde göster ·