… n çik tapa bıŋa ı<d>tım işi yėr tapa az ar ı<d>tım kör tėdim ḳırḳız ḳanı kögmen
irinte
ḳabışalım tėmiş ötü[ken](...) -m tėmiş (...)[toḳu?]z [ya]ŋı[ḳa] sü yorıdım . o/u .. totoḳ başın çik tapa bıŋa ı<d>tım işi yėr tapa az ar ı<d>tım kör tėdim ḳırḳız ḳanı kögmen irinte
… i Üsküdar'ın dağlarında bir gûne küfeki kayağan taşı hâsıl olur azîm vezni üzre
iri
parça parça kopar bir aceb seng-i hârâdır. Ekseriyyâ mezâristânlar içün isti‘mâ …
Ma‘âdin-i hâdî aşer: Şehr-i Üsküdar'ın dağlarında bir gûne küfeki kayağan taşı hâsıl olur azîm vezni üzre iri parça parça kopar bir aceb seng-i hârâdır. Ekseriyyâ mezâristânlar içün isti‘mâl ederler. Ve,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 19a ·
metinde göster ·
… zeyn edüp koyunları yüzerek ubûr edüp piyâde askerleri ellerinde ve bellerinde
iri
gümüşlü ve zencîrli kassâb bıçakları ve bellerinde kemend ipleri ve niçesinin e …
Bunlar dahi pür-silâh olup araba üzre dükkânların tefne yapraklarıyla ve gûnâ-gûn bahâ[r]lar ile zeyn edüp ve semîn koyunlar ile zeyn edüp koyunları yüzerek ubûr edüp piyâde askerleri ellerinde ve bellerinde iri gümüşlü ve zencîrli kassâb bıçakları ve bellerinde kemend ipleri ve niçesinin eyinlerinde yüzülen koyun postları ile gürûh gürûh alay gösterirler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 166b ·
metinde göster ·
Esnâf-ı kanaracıyân-ı Yedikulle: Kârhâne yetmiş, neferât iki yüz, bunlar dahi pür-silâh ellerinde sâtûrları, bellerinde koyun yüzecek tilsimânları ve kemendleri ve iri gümüşlü bıçakları ile arabalar üzre dükkânların yüzülmüş semiz koyunların vücûdların za‘ferânlar ile kınalayup ve koyunların boynuzların varaklayup pür-silâh ubûr ederler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 168a ·
metinde göster ·
… n edüp gûnâ-gûn fağfûrî ve gayrı küpler içre gûnâ-gûn turşular ve dükkânlarında
iri
fağfûrî tabaklar içre na‘nâ ve ma‘denüs ve kerefis ve gül ve kebere ve hıyâr ve …
Bunlar arabalar üzre dükkânların müzeyyen edüp gûnâ-gûn fağfûrî ve gayrı küpler içre gûnâ-gûn turşular ve dükkânlarında iri fağfûrî tabaklar içre na‘nâ ve ma‘denüs ve kerefis ve gül ve kebere ve hıyâr ve patlıcan ve lahana ve havuc ve şargam ve pırasa ve sarımsak ve gûnâ-gûn turşular ile dükkânların zeyn edüp alay-ı azîm ile ubûr ederken 171a halka turşu bezl ederler. Bunların ardları sıra,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 170b–171a ·
metinde göster ·
… le vardığımızda cümle huccâc-ı müslimîn peştemâl peştemâl kum içinden ufacık ve
iri
balıklar getirüp pişirüp tenâvül etdik. Meğer Hazret-i Risâlet bu mahalle gazâd …
Bi-emrillâhi Ta‘âlâ çölde ve çölistânda ve berr ü beyâbânda şebekesin ya‘nî ağın kum üzre atsa gûnâ-gûn mâhîler ile ağı mâl-â-mâl olurdu. Hattâ bu hakîr Şâm-ı Şerîf'den Hacc-ı şerîfe giderken Bi’r-i Zümürrüd nâm mahalle vardığımızda cümle huccâc-ı müslimîn peştemâl peştemâl kum içinden ufacık ve iri balıklar getirüp pişirüp tenâvül etdik. Meğer Hazret-i Risâlet bu mahalle gazâdan gelüp meks eyledikde Nasrullâh-ı Semmâd'a emr edüp kumdan ağ ile balık sayd eder, böyle bir pîrdir ve mu‘cize-i Resûlullâh'dır kim hâlâ ol mahal zâhir ü bâhirdir ve Nasrullâh-ı Semmâd'ın türbe-i şerîfi (---) dir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 174a ·
metinde göster ·
… de harbe ve sıpkınlar ile levrek ve palamid ve alakerde ve fıçıda ve kolyoz nâm
iri
balıklar ururlar.
Esnâf-ı sıpkıncıyân: Bunlar dâ’imâ balık geçitlerin bilüp anda kayıklar ile ellerinde harbe ve sıpkınlar ile levrek ve palamid ve alakerde ve fıçıda ve kolyoz nâm iri balıklar ururlar.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 174b ·
metinde göster ·
Bu tâ’ifeler dahi cümle Yahûdîlerdir. Kârları oldur kim bir gümüşde altun olsa yâhûd bakırda ve kurşumda gümüş yâhûd altun olsa ekseriyyâ kâr-ı kadîmlerde kalan altun mutallâ olup altunun rende ile kazırken gümüş dahi böyle kazılur, bu gûne gümüşleri altundan, altunları gümüşden ayırmak için iri şîşeler içre gümüşü pâre pâre koyup ibtidâ nerm âteş ile şîşeyi âteş üzre koyup içine tîz-âbı te’ennî ile dökerek kaynayup altunu dâne-i haşhâş-misâl şîşe dibinde kalup gümüşü sâfî su olur. Ba‘dehu altunun alup ana su altunu derler, balmûmu gibi iki parmak mâbeyninde ezilir bir gûne za‘ferân sarısı altundur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 187a ·
metinde göster ·
Bâlâda tahrîr olunan cümle pehlivânların ve selef pâdişâhlarının ve niçe mürsel peygamberlerin ve bî-hisâb kal‘aların ceng [ü] cidâllerin ve deryâda keştîlerin agreb ü garâyibden harb [ü] kıtâllerin evâyil-i eyyâm üstâdlarının sihr-i i‘câz ve pesendîde ketebeli kalemleriyle iri İslâmbol tabakı kâğız cermleri üzre yazılmış tasvîrleri cild cild rû-yı dükkânına dizüp âyende ve revende gelüp tâli‘ dutup bir akçe verüp bu tasvîrlerden fâl açup, ceng [ü] cidâl mi gelir yâhûd Yûsuf ü Züleyhâ mı gelir ya Leylâ vü Mecnûn ve Ferhâd ü Şîrîn ve Varka [ü] Gülşâh mı veyâ selef sâhib-kırânlarının birbiriyle muhâsemeti ve ayş [u] işretleri gelüp ana göre;
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 199b ·
metinde göster ·
… e koçu arabaları yaparak niçe musanna‘ küçük arabaları, keçilere ve eşeklere ve
iri
samson kelplere çekdirüp ve mutallâ ve musanna‘ yetmiş seksen çift koçu arabala …
Ve Atbâzârı'nda Edirne arabası ve koçu arabaları yaparak niçe musanna‘ küçük arabaları, keçilere ve eşeklere ve iri samson kelplere çekdirüp ve mutallâ ve musanna‘ yetmiş seksen çift koçu arabaları altışar ve sekiz[er] ve onar kınalı küheylân donanmış atlara koşup arabaların çekdirerek ubûr ederler, temâşâdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS I 205a ·
metinde göster ·
… t bulmuşdur. Ve Emîr Sultânın ma‘bedhâne soffası var bir çemenzâr yerdir. Gâyet
iri
kestânesi olur. Cümle aş[ı]lama şecerlerdir kim dânesi kırkar dirhem kestânesi …
Ve ziyâretgâh-ı Ayn-ı Asâ: Şehrin cânib-i şarkîsi hâricinde nîm sâ‘at ba‘îd zeyl-i Cebel-i Râhib'de kestanelik ormanı içre bir aynü'l-hayat kaynayup cereyân eder. Hazret-i Emîr bu ferah-fezâya varup tecdîd-i vuzû‘ edindikde mübârek dest-i şerîflerindeki asâyile zemîne dürtüp bir âb-ı hayât zâhir olur kim âb-ı hayâtdan nişân verir bir âb-ı hoş-güvârdır. Anınçün asâ suyu nâmıyla şöhret bulmuşdur. Ve Emîr Sultânın ma‘bedhâne soffası var bir çemenzâr yerdir. Gâyet iri kestânesi olur. Cümle aş[ı]lama şecerlerdir kim dânesi kırkar dirhem kestânesi olur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 229b ·
metinde göster ·
… r. Bu cebelin tâ zirve-i a‘lâsında bir mezâr-ı tavîl vardır. Cânib-i erba‘asına
iri
taşlar ile hudûd etmişler, andan ma‘lûmdur ki mezârdır. Lenduhâ oğlu Sağdâ'nın …
Ve yine Keşiş Dağı'nda Süleymân Hân Bınarı'ndan yine yokuş yukarı karsız ve ağaçsız çemenzâr yerlerdir, ammâ şükûfeleri yokdur, çıplak dağlardır. Kâmil beş sâ‘atde kulle-i cihân Keşîş Dağı'nın tâ zirve-i a‘lâsıdır kim eflâke ser çekmişdir. Aşağıda bulutlar şehr üzre geçdiği görünür, tâ bu mertebe âlîdir. Aşağı Bursa'dan iki günde bu kulleye çıkılır, ammâ müşkildir. Gâyet cebel-i âlî olduğundan kar ve dıraht ve sâ’ir eşcâr durmak ihtimâli yokdur. Çıplak kayalı zirve-i a‘lâdır kim kıble cânibinde Kütâhiyye dağı görünür. Cânib-i şarkda Söğüt dağları görünür, canib-i garbda deryâ aşrı Rûmeli tarafında Gelibolu dağları görünür. Bulutsuz küşâde hevâ oldukda şems-i âteş-tâbın ziyası İslâmbol kal‘ası üzre pertev fer urdukda Yedi kulleleri ve Sultan Ahmed Câmi‘inin 231a altı aded minâreleri ve Ayasofya Câmi‘i râygân nümâyândır. Tâ bu mertebe kûh-ı bâlâdır kim âdem bir kaya daldasına pinhân olmasa rûzgâr âdemi doğancı pefteresi gibi hevâya atar, gâyet şedîd rîh-ı akîmi olur. Bu cebelin tâ zirve-i a‘lâsında bir mezâr-ı tavîl vardır. Cânib-i erba‘asına iri taşlar ile hudûd etmişler, andan ma‘lûmdur ki mezârdır. Lenduhâ oğlu Sağdâ'nın mezârıdır derler. Hazret-i Hamza havfinden bu cebelde sâkin olup bunda yatır deyü efvâh-ı nâsda şâyi‘dir. Ve bu kabr kurbunda bir zîr-i zemîn mağara vardır, yokuş aşağı hayli gider, muzlim bir gâr-ı azîmdir. İçinde yetmiş seksen hûrde gârlar dahi vardır. Kefere zamânında İslâmbol'da Ayasofya kubbesi üstünden ruhbânlar uçup bu gârlarda sâkin olurlarmış. Ba‘zı kayalarda lisân-ı Latîn üzre iki bin yıllık târîhli hatt-ı Yunanîler vardır. Ve teferrüce çıkan erbâb-ı ma‘âriflerin hüsn-i hatları vardır. Bir temâşâgâh-ı cebel-i müntehâdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 230b–231a ·
metinde göster ·
… u bedbaht kavmdir" deyü meclislerine komayup kız vermezler. Bu Kamış dağlarında
iri
domuzları olur kim her biri eşek kadardır. İskelesi vardır ammâ ol kadar işleme …
Evsâf-ı aşîret-i Kamış : Beğlerinin ismi (---). On bin bâhâdır, şecî‘ kavmdir. Melek Ahmed Paşalı Kamış Mehemmed Ağa bu kabîledendir. Kerrât ile Arıt kavmin bozup beğlerin esîr etmişlerdir. Zirâ bu Abaza kavmi birbiriyle ceng [u] cidâl edüp evlâdların ve avretlerin uğurlayup kâr etmeğile geçinirler. "Hırsız olmayan âdem bu kavmin yanında şûm u bedbaht kavmdir" deyü meclislerine komayup kız vermezler. Bu Kamış dağlarında iri domuzları olur kim her biri eşek kadardır. İskelesi vardır ammâ ol kadar işlemez. Zîrâ halkı gâyet âsîlerdir. Ve bu Kamış kavmi içinde Mısır'dan ve İslâmbol'dan gelme Tophâne Abazaları vardır. Mescidleri var, evlâd [u] ensab sâhibi müselmânları çokdur. Ve âb [u] hevâsı gâyet latîfdir. Cümle kurâları kıbleye ve deryâya nâzırdır. Bunda dahi çârsû-yı bâzâr yokdur. Ammâ iskele başlarında bâzâr yeri vardır. Bundan yine garba leb-i deryâ ile üç konakda,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 257b ·
metinde göster ·
… kenarda bir söğüt dalına sarılup atdan ayrıldım. Meğer zâlim su gâyet darplı ve
iri
iri taşlı yerden cereyân edermiş. Güç ile cân halâs edüp ba‘dehû huddâmlarım at …
Menzil-i karye-i Hacı Hamza: Hamzavî Hacı Hamza kim Habîb-i Karamânî halîfesidir. Bu karyede mütevellid olup iştihâr verdiğiçün Hacı Hamza Köyü derler. Zulümden ahâlîsi dağda bir ma‘mûr kurâda sâkin olurlar. Târîk-ı âm üzre ancak bir köhne câmi‘i kalmış, gayrı büyûtları harâbdır. Nehr-i Kızılırmak kenarıdır. Karşu cânibi sâfî bâğ u bâğçeler ile müzeyyendir. Bu nehr-i Kızılırmağ'ın ibtidâ tulû‘u (---) sancağında (---) nâm mahal dağlarından hurûc edüp sâhil-i Karadeniz'e Bafra kasabası cenbinde Karadeniz'e mahlût olduğu yerde bu nehir kendüyü evce beraber kayalardan deryâya atup gürüldüsü ve sâ‘ikasından âdeme dehşet hâsıl olur. Fa’idesiz coşkun cereyân eder bir sudur. Sayf u şitâda dâ’imâ kırmızı kan gibi akar kanlı sudur. Hatta bu hakîr, bu mahalde atımla karşu tarafdaki bâğlara geçmek murâd edüp atımla beni toparlayup cân havlinden karşu kenarda bir söğüt dalına sarılup atdan ayrıldım. Meğer zâlim su gâyet darplı ve iri iri taşlı yerden cereyân edermiş. Güç ile cân halâs edüp ba‘dehû huddâmlarım atımı getirdiler. 279b
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 279a–279b ·
metinde göster ·
… rda bir söğüt dalına sarılup atdan ayrıldım. Meğer zâlim su gâyet darplı ve iri
iri
taşlı yerden cereyân edermiş. Güç ile cân halâs edüp ba‘dehû huddâmlarım atımı …
Menzil-i karye-i Hacı Hamza: Hamzavî Hacı Hamza kim Habîb-i Karamânî halîfesidir. Bu karyede mütevellid olup iştihâr verdiğiçün Hacı Hamza Köyü derler. Zulümden ahâlîsi dağda bir ma‘mûr kurâda sâkin olurlar. Târîk-ı âm üzre ancak bir köhne câmi‘i kalmış, gayrı büyûtları harâbdır. Nehr-i Kızılırmak kenarıdır. Karşu cânibi sâfî bâğ u bâğçeler ile müzeyyendir. Bu nehr-i Kızılırmağ'ın ibtidâ tulû‘u (---) sancağında (---) nâm mahal dağlarından hurûc edüp sâhil-i Karadeniz'e Bafra kasabası cenbinde Karadeniz'e mahlût olduğu yerde bu nehir kendüyü evce beraber kayalardan deryâya atup gürüldüsü ve sâ‘ikasından âdeme dehşet hâsıl olur. Fa’idesiz coşkun cereyân eder bir sudur. Sayf u şitâda dâ’imâ kırmızı kan gibi akar kanlı sudur. Hatta bu hakîr, bu mahalde atımla karşu tarafdaki bâğlara geçmek murâd edüp atımla beni toparlayup cân havlinden karşu kenarda bir söğüt dalına sarılup atdan ayrıldım. Meğer zâlim su gâyet darplı ve iri iri taşlı yerden cereyân edermiş. Güç ile cân halâs edüp ba‘dehû huddâmlarım atımı getirdiler. 279b
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 279a–279b ·
metinde göster ·
… âver ve ince belli, yassı yağrınlı, kıtîfleri vâsi‘, bâzûları kalın, parmakları
iri
arslan pençeli idi, ammâ mahbûbu'l-vech değil idi. Mısır'da mezkûr hâtûnun abd- …
Lâkin Seydî Ahmed Paşa cümleden şecî‘ ve bahâdır ve zor-âver, server [ve] dilâver ve ince belli, yassı yağrınlı, kıtîfleri vâsi‘, bâzûları kalın, parmakları iri arslan pençeli idi, ammâ mahbûbu'l-vech değil idi. Mısır'da mezkûr hâtûnun abd-i müşterâsıyken çiçek çıkarup bir hâne-i muzlimde üç ay zelîl [ü] zebûn girde-bâliş-i muhadde üzre nâliş edüp çiçeğin yerlerin nâhunlarıyla koparup vech-i münevveri dâne dâne çiçek nişâneli olup esmerü'l-levn, melîhu'l-manzar, hande-rûy, mahbûbü'l-kulûb idi. Dîn-i mübînin avânı, zamânın Rüstem-i Sâm-akrânı, meydân-ı ma‘rekenin fâris [ü] pehlivânı idi. Hafazekallahu Te‘âlâ.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 336b ·
metinde göster ·
… re bir taht-ı revân-ı vâsi‘ ile bir arslan derisin pembe ile doldurup gözlerine
iri
turunç komuşlar ve ağzın ejder-i heft-ser gibi açup dili yerine bir kırmızı keç …
{Der-vasf-ı Esed-i Kûhî} şehre nâzır kapusunun iç yüzünde kapu üzre bir taht-ı revân-ı vâsi‘ ile bir arslan derisin pembe ile doldurup gözlerine iri turunç komuşlar ve ağzın ejder-i heft-ser gibi açup dili yerine bir kırmızı keçe pâresi komuşlar. İri dişleri var, her biri hançer-i Türkmândan ve sinân-ı Urbân'dan nişân verir. Burnundan kuyruğunun nihâyetine varınca kırk beş karış bir mefret subû‘ esed-i dağî, bir mehîb arslan-ı âsî imiş. Yedi sene bu dağlarda yaban koyunu ve keçisi ve sığını tenâvül ide ide pîl-i Mahmûdî-misâl olup dağlarda hayvânâtların ırkın kesüp dağlardan kurâ ve kasabâtlara nüzûl edüp at ve katır ve deve ve hımâr ve benî Âdem sayd [u] şikâr etmeğe başlayup âhir-i kâr kolu kuvvetli cânın birisi çatal kurguşum ile şikâr yerken urup kellesi hûrd olup ale'l-fevr mürd, ölüdür, postun yüzüp Tapan Ahmed Ağa'ya getirüp ol dahi ibret-i âlem içün bu taht-ı revân üzre koyup bezzâzistânının kapusunun iç yüzünde asmışdır. Ammâ Hudâ âlimdir, anı gören zî-rûh zann eder. Dörd ayakları sütûna benzer. Pençeleri arvana deve tabanına benzer. Kellesi husrevânî küp'e mânend bir gazanfer-i nerrende, lâkin Bağdâd ve Hille ve Cevâzir ve Kurna arslanları gibi mahbûb değildir. Yine asfaru'l-levndir amma Engürü keçisi gibi yünleri birer karış burma burma sakmış bir mehîb ve acebe- 343b likâ, garîbü'ş-şekl bir esed-i dağîdir. Arslan çölde halk olunmuşdur. Bu dağda hâsıl olmağıla bu gûne halk olunmuşdur. Hiç ol kıyâfetde arslan görülmemişdir. Ammâ hakîkatü'l-hâl bu Karahisâr dağları Rûm, Arab ve Acem'de meşhûr sarp dağlar ve beller ve sengistân ve çengelistân ormanlar olmağıla kaplanı ve vaşakı ve yaban gûsfendi ve sığını ve zerdeva ve sansarı ve sırtlan kurdu ve andık kurdu ve kara kurdu ve tilki ve çakalı gâyet çokdur. Dağlarına oduncular gitmeğe âcizlerdir. Tâ bu mertebe hayvânât-ı gûnâ-gûn ile memlû azîm kûh-ı bülendlerdir. Bir kerre "Karadeniz'den Kazaklar çıkup bu dağları ubûr edüp niçe kurâ ve kasabâtları nehb u gâret etmeğe dağlara çıkup cümlesini dağlarda kaplanlar ve kurdlar ve ayılar ve sâ’ir yırtıcı hayvânlar yırtup helâk edüp şikâr almak sadedinde iken kendüleri yırtıcı hayvânlara şikâr olup cân kurtarmadılar. Ol zamandan berü Kazak-ı Ak'dan şehrimiz emn [ü] emândır", deyü nakl etdiler. Zîrâ Karadeniz sâhilinde (---) şehri bu Karahisâr-ı Şarkî'ye (---) merhale yer karîbdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 343a–343b ·
metinde göster ·
… ağzın ejder-i heft-ser gibi açup dili yerine bir kırmızı keçe pâresi komuşlar.
İri
dişleri var, her biri hançer-i Türkmândan ve sinân-ı Urbân'dan nişân verir. Bur …
{Der-vasf-ı Esed-i Kûhî} şehre nâzır kapusunun iç yüzünde kapu üzre bir taht-ı revân-ı vâsi‘ ile bir arslan derisin pembe ile doldurup gözlerine iri turunç komuşlar ve ağzın ejder-i heft-ser gibi açup dili yerine bir kırmızı keçe pâresi komuşlar. İri dişleri var, her biri hançer-i Türkmândan ve sinân-ı Urbân'dan nişân verir. Burnundan kuyruğunun nihâyetine varınca kırk beş karış bir mefret subû‘ esed-i dağî, bir mehîb arslan-ı âsî imiş. Yedi sene bu dağlarda yaban koyunu ve keçisi ve sığını tenâvül ide ide pîl-i Mahmûdî-misâl olup dağlarda hayvânâtların ırkın kesüp dağlardan kurâ ve kasabâtlara nüzûl edüp at ve katır ve deve ve hımâr ve benî Âdem sayd [u] şikâr etmeğe başlayup âhir-i kâr kolu kuvvetli cânın birisi çatal kurguşum ile şikâr yerken urup kellesi hûrd olup ale'l-fevr mürd, ölüdür, postun yüzüp Tapan Ahmed Ağa'ya getirüp ol dahi ibret-i âlem içün bu taht-ı revân üzre koyup bezzâzistânının kapusunun iç yüzünde asmışdır. Ammâ Hudâ âlimdir, anı gören zî-rûh zann eder. Dörd ayakları sütûna benzer. Pençeleri arvana deve tabanına benzer. Kellesi husrevânî küp'e mânend bir gazanfer-i nerrende, lâkin Bağdâd ve Hille ve Cevâzir ve Kurna arslanları gibi mahbûb değildir. Yine asfaru'l-levndir amma Engürü keçisi gibi yünleri birer karış burma burma sakmış bir mehîb ve acebe- 343b likâ, garîbü'ş-şekl bir esed-i dağîdir. Arslan çölde halk olunmuşdur. Bu dağda hâsıl olmağıla bu gûne halk olunmuşdur. Hiç ol kıyâfetde arslan görülmemişdir. Ammâ hakîkatü'l-hâl bu Karahisâr dağları Rûm, Arab ve Acem'de meşhûr sarp dağlar ve beller ve sengistân ve çengelistân ormanlar olmağıla kaplanı ve vaşakı ve yaban gûsfendi ve sığını ve zerdeva ve sansarı ve sırtlan kurdu ve andık kurdu ve kara kurdu ve tilki ve çakalı gâyet çokdur. Dağlarına oduncular gitmeğe âcizlerdir. Tâ bu mertebe hayvânât-ı gûnâ-gûn ile memlû azîm kûh-ı bülendlerdir. Bir kerre "Karadeniz'den Kazaklar çıkup bu dağları ubûr edüp niçe kurâ ve kasabâtları nehb u gâret etmeğe dağlara çıkup cümlesini dağlarda kaplanlar ve kurdlar ve ayılar ve sâ’ir yırtıcı hayvânlar yırtup helâk edüp şikâr almak sadedinde iken kendüleri yırtıcı hayvânlara şikâr olup cân kurtarmadılar. Ol zamandan berü Kazak-ı Ak'dan şehrimiz emn [ü] emândır", deyü nakl etdiler. Zîrâ Karadeniz sâhilinde (---) şehri bu Karahisâr-ı Şarkî'ye (---) merhale yer karîbdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 343a–343b ·
metinde göster ·
… en nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve
iri
kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Be …
derken bir kelb-i sarîh çomar ve alabaş ve karaman ve tortaman savtı gibi "heft heft" ve "çend çend" hırıldısı dahi istimâ‘ olunup "Bre meded cânım, kelb-i mu‘allemler! Benim kelb nefsimin birâderleri! Çend çendine, heft heştine nüh dedüğe kurbân olayım", deyü "Müjde yârânlar! İmâristân vardır. Cenâb-ı Bârî yârî kılup bize selâmet verdi. Hemân şu seglerin sedâsı gelen cânibe gidelim" deyü ileri at bırağup cânım sığır tezeği tütünü âşikâre olup sehl dahi ileri vardıkda bir karye-i azîm nümâyân olup sığır tezeği râyihası dahi ol mahalde müşk-i amber-i hâm râyihası gibi dimâğı mu‘attar edüp cânımıza cân katdı. Hakîr bir çit havlı kapusu önüne yigirmi beş refîkimizle gelüp "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım, ammâ zulm etmen. Ben bu eve konayım, ammâ birbirimizden haberdâr olalım" deyüp gulâmımın biri atından inüp çit havlı kapusun açup havlıya dâhil olunca levendâne alay çavuşu gibi tabl-bâza tarralar urup "salât-ı Muhammed" deyü na‘ralara rehâ buldurup "ev sâhibi" deyü bir na‘ra dahi haykırdım. Âdem-i âdemâtdan bir merd yok. Ammâ havlı içinde on iki esb-i sabâ-sür‘at kar üzre kantar sırıklar zemîne zerk olup atlar mızrâklarda deverân etmede, bir na‘ra dahi edince hemân içerden bir fetâ yiğit orta kuşak, yalın ayak ve mest ile dal-satır olup iki tüfenkli ve ikisi dahi dal kılıçlı zâhir olup kar içinde seğirderek atlarına yalın ayak bilâ-rikâb süvâr olduklarında biri üzerime at sürünce "Selâmün aleyküm ev sâhibleri! Müsâfir alır mısınız?" dedim. Biri eyitdi "Bre Akyakalıoğlu gelsin" dedikde bir kırmızı serbendli boğazı poşulu yiğit çıkup "Bre hây alındığa" deyince derûn-ı hâneden yedi âdem dahi dal kılıç çıkup üçü hâne içine gerü döndü. Hemân bir pîr-i fânî piyâdece bana doğru "Safâ geldin oğul!" deyince atdan inüp "Baba nedir hâlin?" dedim ve aslâ aldırmayup "Bre şehbâzlarım, kardaşlarım! Ne atlanırsız. Müsâfir müsâfiri sevmez, ev sâhibi ikisini sevmez" derken taşrada olan yigirmi aded refîklerime "Bre varın, dediğim yire konun" dedim. Hemân hâne sâhibi pîr, yalın ayak, dal kılıç atlarına süvâr olan yiğitlerin ellerine ve ayaklarına düşüp "Oğullar! Evimi barkımı harâb edersiz. İşte o ağa atından indi. Dipi ve borandan buymuşlar. İşte evime düşmüşler. Siz dahi atlarınızdan inin" dedikce "Bre hey hacı baba! Bize olanı sen bilmezsin. Biz bize etdik. Bre getir çizmemiz, bre getir zırhımız, bre getir kürklerimiz, bre getir tüfenk [ü] tîrkeşlerimiz" deyü at sırtında kılıçların ve tirkeşlerin kuşanmağa başladılar. Hâne sâhibi ricâ etdikçe, anlar gideriz derler. Bildim ki bizi istiskâl etdiler. Hemân levendnâmdan "Bre hey kardaşlar! Nûr-i îmân ehline yâd olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun, biz taşra bir hayâtda bir gice bu kışda, kıyâmetde mihmân olalım. Hey ömrlerimin vârı" dedikde biraz tesellî-i hâtır bulup kılıçların gılâflarına koyup kapudan içeri biri girüp biri dahi yanımda atdan inüp anınla öpüşüp hâl hâtır soruşduk. Ammâ hakîr akıl dâ’iresinden çıkup "Âyâ, bunun aslı ne ola" deyü bunlara im‘ân-ı nazar ile nazar etdim. Cümlesi hakîre kec nazar ederler. 354a Hemen şaka tarafına zâhib olup "Salât-ı Muhammed! Hak sizi hatâdan saklasın şehbâzlarım" dedikde hâne sâhibi "Birbire oğullar! İnin akşâmdır, ta‘âmlar yiyin" dedikde "Vallahi hacı baba! Ben ve oğlanlarım alabaş köpek gibi açız. Hemân sofrayı şu kar üstüne getir, burada yeyelim" deyü kar üstüne kasden oturdum "Bre hacı! Allah aşkına olsun. Tiz baba pîr, baba çorbasın evvel getir, sonra su pasdırmasın getir, sonra buzlu hoşaf turşusun getir. Harâretden yürek yandı" dediğimde biri eydür: "Bre beğim! Bu yiğit pek yârândandır. Bundan zarar gelir âdem değildir" dedikde cümlesi sappıradak atlarından inüp ke'l-evvel atların kar üzre sırıklarına kayd edüp odalara girüp hakîri da‘vet eyleyüp "Sen kimsin, dediler ve kimin tevâbi‘isin. Bu yollarda kuş uçmaz bu kışda, kıyâmetde sen nişlersin" deyü mahşer su‘âli etdiler, ammâ gözleri yine kapuda ve silâhlarında. Hakîr eyitdim: "Bize Evliyâ Çelebi derler. Seyyâh-ı âlem, Melek Ahmed Paşa ile bu eve bir dahi konup hacı babanın ni‘metin yemişiz. Anınçün bu yolları babam evi gibi bilirim ve tuz,-ekmek hakkını bilir yiğidim" deyüp latîfe-âmîz niçe kelimâtlar edüp mâ-hazarı ta‘âm [u] tenâvül ederken nazar etdim. İçlerinden bir fedâyî esmerü'l-levn, ince belli ve elâ gözlü ve iri kemikli tüvânâ yiğit gelip ocak başına oturup cümlesi ana ri‘âyet üzre olup "Beğim şöyle ve beğim böyle" deyü ana ta‘zîm edüp hitâb ederler. Esnâ-yı kelâmda ol dahi anların birine "Behey Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu sâ‘at allak bullak etdi. Çizmesiz, pabuçsuz ve silâh kuşandırmadan bizi ata bindirdi" deyü hakîri gösterdi. "Şundan ibret alsanız ne, cümlemize bu iş nasîhatdir. Gâfil baş terkidedir. Avret gibi boğazımız tokluğuna âteş başı deyü kapanmışız. Ya bu yiğit tavlımbâz çalup na‘ra haykırmadan taşra[da]ki yigirmi otuz yiğidiyle bizi çevirse, cümlemizin hâli neye müncer olurdu. Hele düşünün. Ne dersin Oynağanlıoğlu, ne dersin Yeğen Hüseyin, ne dersin Akyakalıoğlu ne dersin ve Kara Memi ne dersin" deyü cümleye hitâb edüp anlarda "Belî, işimiz müşkil olurdu" dediler. Yeğen Hüseyin "Ne olsa gerek, biz hemân ev içinden damı delüp taşra çıkup dam üstünden kurşumlayup gelen baskıncıları alarka ederdim. Siz atlanırdınız. Evin avlısı boldur. At üstine geldikden sonra ceng ide ide ya kurtulurduk, ya kırılırdık" dedi. Hemân Oynağanlıoğlu, bir lâtîfe-gûy şakrak yiğitdir, hakîri gösterüp eydür "Bre şu a....nı s..diğimin gidisi, bizi basmak ne boynuna. Hemân kışdan, kıyâmetden cân kurtarmak içün tandır masdısı gibi bizcileyin âteş başı arayarak bu eve geldi. Yohsa cânını seven bugünkü gün kapudan taşra çıkar mı?" deyüp vâfir güft [u] gû etdiler. Ol beğ dedikleri yiğit ocak başında kurulu beş tabancalı tüfengi var, birini hakîre bağışlayup "Yiğit, şunu aşkımıza kullan" deyüp "Siz dahi birer şey bağışlan. Ev sâhibi hacı baba, rızâm vardır. Sen de bu yiğide vâfir şey bağışla" dedi. Hemân Katırcıoğlu Mehemmed dediğin yiğit yanında bir gümüş tel sarılı uyluk hıştı vardı, anı ve bir telâtîn kîseli kaşıklık ihsân etdi. Ve Akyakalıoğlu bir sığın paçası derisinden bir tuzluk kîsesi ve bir gümüşli Tarabzon baltası bağışladı. Yeğen Hüseyin eydür "Yiğit, bizimle bir kaç gün bunda otur. Kışın şiddeti geçsin. Senden hazz etdik. Bir musâhib yiğit imişsin" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi, biz paşalıyız. Paşadan ayrılamazız. Lâkin bu tûfânda târumâr olduk. İnşâallah sabâha dek bu kar teskîn olup paşaya gideriz" dedim. Hemân mezkûr beğim dedikleri eder "Bre ne asıl paşa" idi. Hakîr eyitdim "Erzurûm'dan ma‘zûl Defterdâroğlu Mehemmed Paşa" dedim. "Bre ya o kandedir. Yiğit istermiş, biz anı isteriz" dediler. Birisi nihânîce göz kıpdı "Bre ya o paşa şimdi kandedir?" "İşte bu Sarıalan belin aşarken dipi ve borandan târumâr olduk ve Kızılırmak geçidinde niçe yüz yiğit ve niçe yüz at ve deve gark oldu" deyü hikâye eyledim. Hemân beğ yerinden kalkup elim öpüp "Ey imdi yiğit! Sen kışdan bu eve düşüp cân kurtardın. Ammâ hakkâ ki sen de bizden eyi cân kurtardın. Eğer bu evin avlısına girdiğin gibi selâm verüp atdan inmesen bin cânın olsa bizden kurtulmazdın. Sen de bizi oda içinde âteş başında dururken tâ’ifenile bassan biz de cân kurtaramazdık. Allah senden râzî ola. Sen bize, biz sana cân bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimden gerü bize bu evde kapanmak harâmdır. Kalkın, tayfa silâhlanın" dedikde cümlesi pür-silâh olurken hemân beğ belinden bir güderi kemer çıkarup "Şu kemerde beş yüz altundur, al bunu kabûl eyle. Lâkin senden ricâm oldur kim bes belli merdsin ve yiğitsin ve tuz ekmek yedik, nân u nemek hakkın bilirsin. Deveyi gördün mü?" dedi. Hakîr eyitdim "Vallahi ve billahi ve tallahi küçüğün bile görmedim". Hemân elin elime verüp kulağıma sarıcalar sırrın söyleyüp "küm" dedi. Hakîr dahi pîr sırrın işâret edüp cümle on iki yiğit 354b ile öpüşüp görüşüp beğe koynumdan bir Kaya Sultân yağlığı verüp cümlesi ale'l-fevr tarfetü'l-ayn içre atlarına süvâr olup "Hacı baba ve Evliyâ Çelebi! Seni Allah'ıma ısmarladık. Allah sizden râzî ola" deyüp tabl-bâzların urarak gitdiler. Gerçi bunlar ile bir gice cân sohbetleri etdim ammâ aslâ safâ-yı hâtırım yok idi. Bunlar gidince konak ve âteşbaşı bana mahsûs olup âsûde-hâl dururken ânî gördüm, hâne sâhibi hacı baba hareminden iki boğça don gömlek hedâyâ ile bir ekmek ve biraz tuz ve bir gümüşlü ağır kılıç ve bir hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet ile gelüp dest bûs-edüp vâfir ağlayup "Kişi basdığını boğazlamaz. Beni sütreyle ve ak sakalıma merhamet eyle" deyü elime eteğime düşüp tazarru‘ [u] nâlişler eyledi. Ammâ hakîr asl [u] fer‘in bilmeyüp ârifâne ve zarîfâne ığmâz-ı ayn eyledim. Yine sâhib-i hâne tesellî-i hâtır bulmayup eydür: "Oğul! Hak senden râzî ola. Eğer evime geldiğin gibi atdan inmeyüp mudârâ etmesen, eyle basdığına göre ceng eyleseniz sizden ve anlardan çok yiğit şehîd olup evim ve barkım harâb u yebâb olup ehl [u] ıyâlim esîr [u] kebâb olurdu" dedi. Hemân hakîr eyitdim "Bre hey hacı baba! Ben senin bir kerre ni‘metin yedim, ve eyi adına geldim. Bir ocak sâhibi müsâfir katlanır âdemsin. Sana acıyup el kaldırmayup gayrı yiğitleri karşu komşularınıza kondurdum. Tiz anları çağırınız, gelsinler ve kahve içsinler. Ve konak sâhiblerine tenbîh eyle, bizim yoldaşlarımızı bir hoş gözetsinler" diye mezkûr paşa çâşnigîr ve kilârcı ve sarıca ve sarrâc yiğitleri konaklarından bizim konaklara cümlesi gelüp tahte'l-kahve yiyüp kahve içüp herkes konaklarına giderken nezâketle anlara "Buradan eksik olman" diye tenbîh edüp gitdiler. Ammâ hâne sâhibinin gerisi tutmaz oldu ve kendüye gâyet telâş verdi. "Elbette bunun bir aslı vardır" deyü memlûklerime ve gayrı yanaşma yoldaşıma ve hâldaşıma "Hâne sâhibin göz hapsine alun. Belki firâr eder, sakının gâfil olman" deyü tenbîh ve te’kîd etdim. Ammâ ne aslın ve ne fer‘in bilirim. Ancak sâhib-i hâne meyyit-i müteharrik gibi gezindiğinden nakş etmiş idim. Böyle iken bizim sikadan olan memlûkümüz Kâzım nâm gulâmım gelüp "Ağa! Hâne sâhibi selâm etdi. Ağanın hâtırı ne kadar mâl hedâyâ ile hoş olur, anı buyursunlar. Yine senden oğul cevâb isteriz ve sana da bir şey cabalarım, dedi. Ne buyurursunuz" deyü gulâmım bu kelâmı söyleyince hakîr eyitdim: "Sakın kâfirler! Ev sâhibi sizi ferdâya salup firâr eder, ammâ sonra derinizi yüzerim. Hemân netîce herîfe söylen. Vallahi ağa senin iyiliğin işidüp geldi ve hâtırından geçemeyüp el kaldırmayup senin ak sakalına merhamet etdi. Her ne verirse versin. Biz anın ni‘metin yedik. Biz anı kendi rızâsına koduk, deyin" deyü tenbîh etdim. Zîrâ mâddenin aslı, fer‘ini bilmem, Allah âlim [u] dânâdır. Böyle olmuşdur. Kâzım gulâm herîfe takrîrimiz üzre söyleyicek mukaddemâ getirdiği nân ve nemeki ve kılıç ve Kelâm-ı İzzeti ve iki donanmış zırh ve beş sîm ü güher-i Mısr rahtı ve beş tîrkeş-i sîm mebrûm (?) ve sîm kakma pullu tirkeşler katîfe üzre işlenmiş ve üç gaddâre ve üç kılıç ve bir kîse guruş ve elli top Engürü sûfunun envâ‘-ı gûnâ-gûnu ve bir külçe köse destâr getirüp ağlıyarak "Hâlime merhamet edüp benim hâlimi kimseye eyitme" diyerek gelüp ayağıma sarıldı ve "Bu sır burada kalsın" deyü ricâ etdi. Hakîr eyitdim "Behey hacı baba! Sır saklamak kolaydır, ammâ bu kadarca şeyi sen bana neden ötürü verirsin. Beğ sana demedi mi, benim rızâm vardır, Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver, demedi mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeyceğiz mi değer, hele bil" dedim. Hâne sâhibi eyitdi: "Lütfeyle! Bu kışda bu kadar yiğit ile gelüp çok derd çekdin. Ammâ beni gel etme. Var mâlım elimden alup kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim Allah belâ versin. Kütahiyye Paşası havfinden bunlar kaçup bu kışda yedi gicedir bunda yatup beni harâmîler yatağı etdiler. Söylemeğe dermânım yokdur. Allah senden râzî olsun, hele kâfirleri kaçırup beni halâs eyledin. Eğer bir kaçın kanadup ceng ideydin evim barkım harâb olurdu" deyince bu sözlerden nakş-ı bukalemûn ibret-nümûn hisseler alup dibelik yüküm yukaru koyup hâkimâne hareket etdim. Amân fakîr herîfin haberi yok kim biz şiddet-i şitâdan el ayak dutmaz cân atup geldik. Bir şeyden rûhumuzun haberi yok. Anlar içerde âteş başından kalkmış eli ayağı dutar dal satûr fetâlar, bizden cân halâs etmezlerdi. Ammâ yine hakîr eyitdim: "Hey hacı baba! Ben anları hûb bilirim, ammâ bir kaçını bilemedim. Allah'ı seversen anları bana bildir" dedim. Hacı eyitdi: "Oğul! Şimden gerü oldu olacak. Senden gizli kapaklı nemiz olacak. İşte ocak başında oturup 355a sana bir çakmaklı tüfenk bağışlayup beğ dedikleri Kara Haydaroğlu dedikleri kan ağırı afacân ve kağan-arslan odur" dedi. "Bre onu bilirim ve Katırcıoğlu Mehemmed'i bilirim ve Akyakalıoğlun bilirim ve Oynağanlıoğlun ve Yeğen Hüseyin'i bilirim ve Kara Memi'yi ve Dayıyı ve Dadaylıoğlun bilir ammâ öbürlerin bilmem" dedim. Ammâ Hudâ âlimdir birin dahi ne gördüm ve ne bilirdim. Ancak ol gice sohbet ederken musâhabet arasında görüşdük ve bilişdik idi. Hacı eyitdi: "Meydâna sofra yayan yiğit Bayındırlı derler, zehir kâtildir. Kapu bekleyen Kara Velî'dir. Biri Efendilioğlu'dur, biri Barak Alî derler Yezîd oğlu bî-emân veleddir. İşte anlar bizim âfâtımız olmuşdur" dedikde cümlesinin haberlerin aldım. Ammâ henüzde benim belim boşandı ve elim ayağım dutmaz olup bu kerre telâş bana el verdi. Âyâ ben ibtidâ eve girdikde na‘ra haykırup tablbâza tarralar urdukda anlar dal-tîğ-i Dahhâk olup bilâ rikâb esb-i tâzîlerine süvâr oldukda bu hakîr [u] fakîre tîğ havâle eyleseler bu şiddet-i şitâda bî-tâb ve bî-mecâl idim. Anlar germâ-germ-i nerm kimesneler idi. Husûsan cengâver kimesneler ile mukâbele olup mukâbele eylemek muhâl, hâl-i diger-gûn neye müncer olurdu, deyü havfe henüz düşdüm. Ol mahal kim eve girdim, ne mene kimesneler idi, bilmezdim. Hemân her menzilden menzile yedi sekiz sâ‘atde at üzre gelince Hazret-i Kur’ân-ı Azîmi ve Furkân-ı Mecîdi hıfzen tilâvet ederdim. Anın te’sîr-i berekâtıyla Cenâb-ı Bârî yarı kılup ol harâmîlerin şûr [u] şerlerinden bu abd-i kemteri masûn u mahfûz eyleyüp anlar ru‘b u haşyete düşdüler. Ammâ hakîrin derûnunda bir havf dahi cilveger idi. Bu hâne sâhibi anların yatağıdır, vakt-i zemistânda dâ’ima bunda sâkin olurlar. Şimdi bu kadar eşyâyı hakk-ı sükût içün tama‘-ı hâma düşüp alırsam belki bu ahşâm yine geleler. Hacı anlara "Sizin mâlınızdan şu kadar mal verüp halâs oldum" derse hâl neye müncer olur, deyü yetmiş gûne sevdâ-yı hâma düşüp şekk-i şübhe ârız olup gûnâ-gûn fikr-i fâside düşdüm. Ale's-sabâh ki oldu, on aded paşalı yoldaşlarım dahi gelüp "Bre Evliyâ Çelebi! İki gündür sen kandesin, paşa seni arar, durma binelim" deyü atdan inüp "Tiz hacı baba, şunlara kahvealtı gör ve oğlanlar atları eğerlen. Hacı baba bizimle yolcudur" dedim. Hemân fakîr herifin dibelik aklı başından gitdi. Ammâ benim on yoldaşım dahi gelmek ile aklım başıma gelüp havf [ü] hatardan emîn oldum. Ve hevâ dahi sehle'l-mu‘tedil oldu. Âhir tama‘-ı hâma düşüp yüz bin minnet ile mukaddemâ arz etdiği hedâyâları alup "Bak a cânım hacı baba! Biz sana i‘timâd edüp seni sana koduk. Meğer sende insâf yok imiş. El-insâfu nısfu'd-dîn demişler. Bize bu kadarca verdiğin şeyi bu kadar yiğidin kankısına vereyim. İşte on yiğit dahi geldi, gördün ve anlarda başka söz var. Ben bu verdiğin şeylerin birisin almam. İşte paşa buralarda, Hüseyin Gâzî Tekyesi'nde imiş. Ben seni anda kulağız alup götürürüm" dedikde hacının aklı başından gidüp "Varayum, haremimden dahi şey çıkarayım" dedikde "Dut, şu ak sakalı kızıl kanda boyanacağı" deyüp derhâl gulâmlarım cem‘ olup hacıyı dest ber-kafa bağladılar. "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme! Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" deyü sagu sağlayup örül örül ağlayup "Hizmetkârlarından gayrı kimse olmasın" dedi. Eyle olsun, deyü gayrı yoldaşlar taşra odalarda kalup hacı baba oğluna "Var oğul! Şu emânet koduğum alaca meşîn kîseyi getir ve sana tenbîh etdiğim şeyleri getir" dedikde yine bir şübheye düşüp gulâmımın birine kuş lisânı üzre "Cücümlece yocoldacaşlacarıcım sicilacahılacanacup acatlacansıncalarar" ya‘nî "cümle yoldaşlarım silâhlanup atlansınlar" deyince cümle refîklerimiz hâzır baş ve pür-silâhla seyishâneler yüklü müheyyâ dururlardı. Ânî gördüm, hareminden hacının oğlu bir kîse altun ve dâmâdı üç küheylân at eğerleriyle ve altun kûf rikâblarıyla ve bir katar-ı katır ve yüz top sûf ve on iki kılıç kimi sîmli ve altısı kara kılıç ve üç gaddâre ve sekiz tîrkeş ve yedi raht ve altı celeb kalkanı ve bir gümüş pîş tahta devâtı sâfî altun kitâbe ile müzeyyen olmuş ve iki çalar sâ‘at ve yedi akreb sâ‘at ve on top Keşân katîfesi ve üç kîse guruş dahi verüp tuza ve ekmeğe ve kılıca ve Kelâm-ı İzzet'e yemîn verüp "Bu sır burda kala" deyü Fâtiha okuyup hakîr "sümmün bükmün" oldum ve keşf-i râz etmemek içün vâkıf-ı esrâr olan sikadan memlûklarıma dahi yemîn billah verüp gulâmlarıma dahi ellişer guruş ve birer hünkârî sûflar verdi. Ve taşra refîklerimizden cümle kırk yedi âdeme birer sûf bağışladı. Ve cümlesi şâd-merg ola yazdılar. Asl [u] fer‘ini bilmezler. Mezkûr Çardaklıbel'de ve Direklibel'de ve Felâketbeli'nde {çekdikleri felâketi} ve Kebirbeli'nde ve Zağapa deresinde ve Kızılırmak deresinde çekdikleri 355b âlâm-ı şedâ’idi ve renc-ı anâyı ferâmûş edüp Arapça nassı ma‘lûmları oldu. Hakîr dahi sâhib-i hâneyi kayd-bendden halâs edüp kendüye bir tihtâb ve mutalsam tas ve iki Kaya Sultân yağlığı ve iki çâr-gök fincân ve bir münebbed kâse verdim ve dâmâdına ve oğluna birer Kaya Sultân makra[ma]ları verdim. Ve ehline iki yağlık ve bir hamâ’il gönderüp ehline dünyâ ve âhiret vâlide ve hacı babaya dünyâ ve âhiret baba ve dâmâdı ve oğullarına dünyâ ve âhiret karındaş deyüp Fâtiha-i şerîf tilâvet olunup yemîn etdiğimiz ekmeği ve tuzu ve kılıcı ve ol hüsn-i hat Kelâm-ı İzzet'i bağışlayup ânî gördüm, içerden iki nâ-resîde altun pâre kerîmelerin ellerinde birer boğça ak kenarlı paşa gömlekleri ve serâvîl ve yağlıklar getirüp hakîr iki duhter-i pâkîze-ahterlerin başlarına birer şerbetî Kaya Sultân yağlıkları verüp bağrıma basup âhiret kızları etdim. Oğlunun biri içerden biri Hıtâyî emrûdu kâse-i fağfûrî getirdi kim bizim anlara verdiğimiz kâseler bunun müjdesi değildir. Meğer bu hacı babam, koltuğunda babalar vebâlar çıkarsın; Kara Haydar'ın kendi zamânından berü harâmîlerin yatağı imiş. Hakîkatü'l-hâl bu hakîre her ne ki verdi ise küflenüp paslanmış kılıçlar ve ıslanmış dikdik ve abâyîler ve pürjeng sâ‘at ve gaddâreler idi. Bunda olan mâl-ı firâvânın hesâbın Cenâb-ı Bârî bilirmiş, bir genc-i nihân imiş. Hemân hakîr silâhlanup Kara Haydaroğlu'nun bağışladığı tüfengi belime sokup mezkûr çâşnigîr ve sarıca ve gayrı yiğitleri başıma cem‘ edüp hacı babanın verdiği katarı yükledüp baba ile ve dâmâdı ve oğullarıyla vedâlaşup öpüşüp bir kulağız alup pür silâh âmâde olarak yine cânib-i şimâle kar üzre 5 sâ‘atde Çubukovası başında,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 353b–355b ·
metinde göster ·
… rşusu ve Sakarya kenarı kavunu meşhûrdur. İki kavunu bir ata yükledirler, gâyet
iri
ve lezîz kavunu olur. Geyve cisri kenarında sâfî besâtinlerdir. Bu cisrin altın …
Aslında ismi Genve'dir. İzmit kal‘asın binâ eden İskender'in akrabâlarından Genve nâm kral-i fertûte-avretin koyunları çobanlarıyçün binâ olunmuş bir küçük kal‘adır. Ol kralenin ismiyle müsemmâ Genve'den galat-ı meşhûr Geyve derler. Sene 712 târîhinde Osmân Gâzî fethidir. (---) Sancağı hâkinde yüz elli akçe şerîf kazâ olup nehr-i Sakarya üzre Bâyezîd-i Velî'nin ağreb u garâ’ibden (---) göz cisr-i azîminin hâlâ evkâfıdır. Bu kantara-i ibret-nümâ dahi Devlet-i Âl-i Osmân'da ma‘rûf-ı âfâk bir cisr-i azîmdir. Zamân-ı kadîmde bu Geyve, şehr-i azîm idi. Lâkin Murâd Hân-ı Râbi‘ asrında nehr-i Sakarya tuğyân üzre gelüp bu şehri gark edüp yine imâr oldu. Ammâ deryâda katre ve güneşde zerre kadar imâr olmayup üç yüz hâneli ve bir câmi‘li ve bir câmi‘i harâb meydânda bir minâresi kalmış ve bir hammâm ve üç hân ve yedi mekteb-i sıbyân ve evleri kiremitli ve tahta örtülü nehr-i Sakarya'dan bir ok menzili ba‘îd imâr olmadadır. Ammâ bir kiremitli mu‘azzam hânı var ve hân cenbinde yigirmi kadar dükkânı ve bâğı ve bâğçesi firâvân olduğundan üzüm turşusu ve Sakarya kenarı kavunu meşhûrdur. İki kavunu bir ata yükledirler, gâyet iri ve lezîz kavunu olur. Geyve cisri kenarında sâfî besâtinlerdir. Bu cisrin altından cereyân eden nehr-i Sakarya'nın ibtidâ tulû‘ı (---)(---)(---) dağlarından hurûc edüp andan şehrin bâzârı kurbundan ubûr edüp niçe büldân ve kurâları reyy ederek bu İzmit sancağından geçüp Kocaili sancağında İrva nâm kasabada Karadeniz'e mahlût olur. Bu kasabada sipâh kethüdâyeri ve yeniçeri serdârı ve evkâf mütevellîsi vardır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS II 369a ·
metinde göster ·
… ol kadar me‘mûr değildir, bir âb-ı hayât göldür. Yine ba‘zı gemiler girer ammâ
iri
bârçe ve karavana ve burtun ve galyon gemiler girüp demir bırağıp yatmazlar. Cü …
Eşkâl-i kal‘a-i Payas: Leb-i deryâda şekl-i murabba‘ seng bînâ bir kal‘a-i ra‘nâdır. Cümle sekiz aded topları vardır ammâ bir burc-ı azîminde balyemez topları ile limanı korudur. Zîrâ Hâleb iskelesi olmağıla gâyet serhaddir ve kal‘ası dâ’iren-mâdâr cirmi sekiz yüz germe hatve adımdır. Dâhil-i kal‘ada toprak ve kireç ile mestûr üç yüz aded hâne-i ma‘mûrları var ve kal‘ası dâ’iren-mâdâr iki kat dîvârları burc [u] bârûsu gâyet metîn ü müstahkem binâ-yı kavîdir ve cânib-i şarka nâzır ikişer kat demir kanatlı kapuları ve handakı üzre ağaç cisri var ve iskele kullesi bir metîn ve müdevver kulledir. Şeb u rûz kal‘a neferâtları bu kulle üzre nigehbânlık ederler. Zirâ gümrük bu mahaldedir ve liman zamân-ı kadîmde gâyet latîf liman imiş. Mürûr-ı eyyâm ile hâlâ ol kadar me‘mûr değildir, bir âb-ı hayât göldür. Yine ba‘zı gemiler girer ammâ iri bârçe ve karavana ve burtun ve galyon gemiler girüp demir bırağıp yatmazlar. Cümle gemiler alarka lenger-endaht olup yatarlar. Sekiz rûzgârdan emîn a‘lâ demir dutar yataklı limandır ve kal‘a handakının sol tarafı kenarında bir müferrah mahkeme-i şer‘-i Resûl müntehâ dud ağacı vardır. Ve bu mahalde iki kanatlı demir kapulu kal‘a-misâl bir hân-ı azîmi var. Kapusu üzre târîhi sene 1007 târîhidir. Bu hân kapusu kal‘a kapusuna nâzırdır. Hânı gâyet mükellef ve müzeyyen ve ma‘mûr [u] âbâdân ve müte‘addid harem odaları ve ıstabl-ı anterli ve develikli ve imâret ve dârü'z-ziyâfeli ve bir harem-i vâsi‘li cemî‘i âyende vü revendegâna ârâmgâh hâne-i bî-minnetdir ve bu hâna karîb bir câmi‘-i musanna‘-i acîb var kim misli meğer İslâmbol'da Silivrikapusu dâhilinde İbrâhîm Paşa 20a câmi‘i ola. Mihrâbı ve minberi gâyet musanna‘dır. Tûlen ve arzen seksen ayakdır ve gâyet şîrîn ü müzeyyen bir câmi‘-i mahbûbdur. Hemân haremi bâğ-ı cinândan nişân verir bir mesîregâh [u] teferrücgâh yerdir. Bu şehr içre böyle bir selâtîn-misâl câmi‘-i pür-envâr olduğundan cemâ‘at-i kesîreli ibâdetgâhdır. Evvelâ harem-i ferâh-fezâsının ortasında bir havz-ı müşebbeki var, dâ’iren-mâdâr etrâfında âbdest muslukları var kim selsebîl-âsâ şeb [u] rûz cereyân edüp tecdîd-i vudû‘ olunur ve bu havzın etrâfında gûnâ-gûn turunc dırahtlarıyla ârâste olmuşdur. Her birisinin sâye-i hoş-hevâsında limon ve turunc şükûfesinin râyiha-i tayyibesinden cemâ‘at-i kesîrenin dimâğı mu‘attar olup hoş bû kesb etdikde ibâdet-i Yezdân ederler. Ve câmi‘in iki kapusu var, biri kıbleye mekşûfdur kim harem kapusudur. Üzerinde âhir mısra‘ı târîhi,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 19b–20a ·
metinde göster ·
… müdevver top çıkarup ucunda bir kınnap ipi bağlı. Andan meydân-ı muhabbete bir
iri
at kazığı kakup ol topun ucundaki ipi kazığa kayd eyledi ve ol topu eline alup …
Üçüncü gün san‘at-ı sihr-i garîb temâşâsın bildirir: Vakt-i çâştda meydân-ı muhabbetde iki huddâmına dâ’ire çaldırup kendi semâ‘ ederek meydân-ı muhabbete gelüp bir hayli çarh-ı semâ‘ edüp "Bugünkü gün siz erenlere âhir ma‘rifetimiz gösterelim" deyüp cilbend-i muhabbetinden bir küçük karpuz kadar var bir kırmızı müdevver top çıkarup ucunda bir kınnap ipi bağlı. Andan meydân-ı muhabbete bir iri at kazığı kakup ol topun ucundaki ipi kazığa kayd eyledi ve ol topu eline alup kazığa bağlı olan ipden çeke çeke on kulaç mikdârı ip topun içinden çıktıkda bir kerre "Yâ Allah" deyüp ol topu kuvvet-i bâzû ile hevâya atup ol top hevâda ditreyüp mu‘allak kaldı. Cümle halk dahi yine hayretde kaldı. Birkaç kerre topa "İnzil" dedi. Top yine mu‘allak dururdı. Yârân-ı safâ top lisân-ı hâl ile eydür: "Cümle yârân birer akçe ihsân etmeyince inmem, der" deyü birer guruş ve birer altun vermiş âdem var. Ba‘dehû topun ipi dibine gelüp "İşte akçe, in aşağı" dedi. Top yine ber-karâr idi. Âhir ipden cümle halk ile çeke çeke on yerde ip kankal kankal yığıldı kim üç fil yükü ip oldu. Ammâ cümle ip, hevâda olan topdan inüp yığılırdı. Bu kerre kendisi gazaba gelüp hüddâmın birine "Var şu topu indir" dedikde hemân bir esmerü'l-levn hüddâmı topdaki ipe yapışup resen-bâzlık ederek alâ mele’i'n-nâs ipden yukarıya çıkup ta hevâda topun üstine çıkup karâr etdi. "Bre topu indir ve sen dahi in" deyü feryâd ide gördi. Ne gulâmı ve ne topu inmedi. Anınçün dahi yüz guruş kadar mâl cem‘ edüp yine "En aşağı!" dedi. Gulâm ve top inmedi. Bu kerre öbür gulâmına emr edüp "Var şunları aşağı indir" 42b deyü tenbîh edince gerçi bu gulâmlar bî-zebân şekilliler idi. Üç günden berü bunlardan bir güft-gû istimâ‘ olunmadı ammâ ne kim fermân ederler emrine râm idiler. Bu kerre gulâm-ı sânî mezkûr kazık dibinden ipe yapışup keştîbân hüddâm-misâl ankebût-vâr hevâya urûc edüp öbür gulâmın yanına varup ol dahi anda karâr etdi. Bu âhvâle dahi cümle halk âlem-i hayretde kaldı. Hemân pehlivân "Bre inin oğlancıklarım!" deyüp niçe âdemler ile ipe yapışup çeke çeke üç kankal ip dahi yığılup oğlanlar hevâda râygân dururlardı. Bu kerre pehlivâna telâş el verüp gazab-âlûd olup "Hoş âdem peşîmân olursun. İşime mâni‘ olma. Sana kıyarım!" deyüp dal kılıç meydân-ı ma‘rekede gezerdi. Ammâ "el-Ma‘nâ fî batnı'ş-şâ‘ir" rumûzun kimesne bilmezdi. Hemân ummân-ı kerâmesinden bir kabak çekirdeğin yire diküp üzerine mezkûr tulumdan su döküp fi'l-hâl bir büyük kırmızı kabak zuhûr etdi. Hemân yine "Gel âdem, benim ma‘rifetime mâni‘ olma!" deyü meydânda dal tîğ serserî gezerdi. "Bu kerre bu ma‘rifetimi de temâşâ edin ümmet-i Muhammed" deyüp ipin yanına gelüp yine oğlanlara "Bre inin!" deyü hayli akçe değşirüp ve halkdan niçe hançer ve bıçağ ve kontuş ve niçe gûne esbâblar alup geyinüp ummân-ı kerâmesin beline bend kılup ip dibine gelüp elindeki kılıç ile bitirdiği kabağa bir satur urup kabak iki pâre oldu. Ol ân ipe yapışup ankebût-vâr urûc edüp oğlanların yanına varınca dal satur olup "Ben size inün aşağı demez miydim? Niçün inmediniz. Ey ümmet-i Muhammed sizi Hudâ'ya ısmarladım. Ündülüs diyârına bize yol göründü. Bu gulâmları, Allah emâneti olsun, bir hoşça defn eylen!" deyü iki gulâmın başlarını kesüp aşağı düşüp "Benim san‘atıma mâni‘ olanın dahi meytin bir hoş defn edin!" deyince hevâ ber-muzlım olup zemînde kazığa bağlı olan ip kırılup ol kesîf hevâda pehlivân ber-hevâ gâ’ib olup cümle halk hayret ender hayretde kalup iki gulâmın kelleleriyle cesedleri meydân-ı muhabetde kalup "Bre paşanın masraf kâtibi Urûm Mehemmed Ağa da başsız bulundu" deyü cümle halk varup gördüler kim fakîr Mehemmed Ağa Akka kal‘ası içre İskender'in sarâyı harâbının bir mürtefi‘ yerinden bu pehlivânı seyrederken bir pür ma‘rifet çelebi olmağıla cümle esbâblarını ters geymiş ve ayağından pâbucun çıkarup başına sokup pehlivânın sihrini ve sîmyâsını bâtıl etmeğe çalışup meğer meydânda pehlivânın "Âdem benim ma‘rifetime mâni‘ olma. Sana kıyarım. Sonra peşîmân olursun!" dedüğü fakîr Mehemmed Ağa içün imiş. Fi'l-hâl kabak bitirüp kabağı kılıç ile kesdikde Mehemmed Ağa İskender sarâyından aşağı düşmüş. Ters esbâblarıyla fakîr Mehemmed Ağa'nın na‘şın kaldırup gasl edüp Hazret-i Sâlih cenbinde defn etdiler. Gulâmları da Akka kumluğunda defn edüp ale's-sabâh hammâma gidenler gördüler kim iki gulâmın mezârında iki keçi leşlerin sırtlan kurdları çıkarup ba‘zı yerin yemişler. Meğer bu gulâmlar aslâ tekellüm etmediklerinden ilm-i simyâ ile hareket eder bir cemâd imiş. Ancak merhûm masraf mâtibi Çelebi'ye gadr oldu. İşte bu Akye kal‘asında böyle bir acâyibü'd-dehrden seyr [u] temâşâ etdik.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 42a–42b ·
metinde göster ·
… edi aded oğlan ve kızların üzerlerine ol külü saçup anı gördüm, yedisi de birer
iri
piliçler olup civ civ demeğe başladılar. Hemân elindeki bâkî kala[n] külden ken …
Ol balkanda cümle huddâmlarımla bir kefere hânesine mihmân olup bir hücrede âteş kenarında safâ-yı hâtırla dururken anı gördüm, kapudan içeri bir acûze-i bed-likâ geysûların fetile fetile târumâr kılup gazab-âlûd içeri girüp bî-pervâ âteş başına oturup lehçe-i mahsûsuyla vâfir şütûm etdi. Hakîr eyle fehm etdim ki taşrada huddâmlar birez nâ-hemvar evzâ‘ [u] etvâr teklîf-i mâlâ yutâk etmiş olalar. Hüddâmlara tenbîh etdikde hâşâ bir şeyden haberimiz yokdur, dediler. Ba‘dehû bu acûzenin yanına yedi aded sıbyân, gulâm, bintân-ı nâresîdeler gelüp acûzenin cânib-i erba‘asına cem‘ olup çağıl çuğul Bulkarca söyleşüp âteş başın ihâta etdiler. Hakîre aslâ bir yer komadılar. Garîb temâşâdır deyü gen yakadan seyr ederdim. Âhir nısfu'l-leyl oldukda anı gördüm, bir hareket eder şeklinde bir ayak savaşı oldu. Hemân hakîr hâb-ı râhatdan bîdâr olup anı gördüm, acûze karı kapuyu açup ocakdan bir avuç kül alup fercine sürüp elinde kalan küle bir efsûn okuyup elindeki külden ocak başındaki uryân yatan yedi aded oğlan ve kızların üzerlerine ol külü saçup anı gördüm, yedisi de birer iri piliçler olup civ civ demeğe başladılar. Hemân elindeki bâkî kala[n] külden kendünün başına saçınca ol ân kendüsü de bir büyük kuluçka tavuk olup gurk gurk diyerek kapudan taşra çıkup ardı sıra yedi aded piliç evlâdları civ civ diyerek aşra çıkınca ol ân "Bre oğlan!" deyü cân havliyle feryât edip gulâmlarım 130b hâbdan bîdâr olup geldiler. Gördüler kim burnumdan kan boşanmış. Bre bu ne hâldir, taşra çıkın, görün bu ne kütürdü oluyor dedikde taşra çıkdılar, gördüler kim atlar arasında mezkûr câzû tavuk piliçler gezdiğinden atlar boşanıp birbirlerin helâk ediyorlar. Hâlâ ki atlar tavukdan ve hınzırdan hazz edüp atlara sıraca ve kızılkurd marazı girmez. Anınçün na‘lbend dükkânı tavuksuz ve değirmânları hınzırsız ve ekâbir hâneleri Yahûdîsiz olmaz. Bu kerre atlar birbirlerin helâk ederken gökden re‘âyâ kefereleri bu kârdan âgâh olup atları kayd-bend etdiler. Cadu tavuklar bir cânibe gitdiler. Gulâmımın manzûru olduğu üzre, anın naklidir, Ânî gördüm, der, bir kefere hemân zekerin çıkarup tavukların üzerine sepe sepe işedikde anı gördüm, sekiz aded tavuklar benî Âdem olup yine ol acûze fertûte oldukda ol teşelşül eden kâfir acûze avreti ve gulâmları döğe döğe bir cânibe götürdü. Ardı sıra nazar etdik. Meğer ol hâne kiliseleriymiş, avreti papasa verüp papas avreti okıyarak afaroz-ı mandolos eyledi" deyü gulâmlarım yemin etdiler. Ve Antâbî Mü’ezzin Mehemmed Efendi huddâmları ve mataracıbaşı huddâmları gördü tavuklar âdem olduğun, deyü şâhid duyurdular. Ol gice sabâha dek havfimden mi yâhûd kan hareketinden mi burnumun kanı cereyân etmeden kesilmedi. Tâ vakt-i sabâh olup demden halâs oldum. Ba‘dehû mü’ezzin huddâmlarına ve Mataracı Mehemmed Ağa huddâmlarından su’âl etdim: "Vallahi ahşam tavukların üstüne ol kefere işeyince tavuklar âdem oldu. İsterseniz işeyen kefereyi getirelim" dediler. Cânım getirin, dedim. Ol ân kefere hande ederek gelüp eydür: "Sultânım, ol karı başka soydur. Kış giceleri yılda bir kerre eyle kara koncoloz olurdu. Ammâ bu yıl tavuk oldu. Kimseye zararı yokdur" deyüp gitdi. İşte bu hakîr-i pür-taksîr mezkûr Çalıkkavak'da böyle bir temâşâya düş gelüp aklım başımdan gideyazdı. Allahümme âfinâ.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS III 130a–130b ·
metinde göster ·
… zîz ve âbdâr Hudâyî mümessek elması olur ammâ Kefe diyârının Sudak elması kadar
iri
değildir. Ancak otuz kırk dirhem gelir. Lâkin Cenâb-ı Perverdigâr bu Malatıyye …
Bu Malatıyye'nin yedi tevir elması İzmit şehrinde misket elması ve ferik elmasından lezîz ve âbdâr Hudâyî mümessek elması olur ammâ Kefe diyârının Sudak elması kadar iri değildir. Ancak otuz kırk dirhem gelir. Lâkin Cenâb-ı Perverdigâr bu Malatıyye elmalarına bir gûne renk vermişdir kim kırmızısı, kırmızı-sarısı ve yeşili ve gayrı elvânları cümle sun‘-ı Hudâdır kim asla bir renge müşâbehetleri yokdur. Hatta bir hânede beş on aded elma olsa râyiha-i tayyibesinden âdemin dimâğı mu‘attar olur. (...)(...) misl-i tüffâh ve billahi i‘tasam (...) ibâreti bu Malatıyye {elması} hakkında ola. Hatta bu Malatıyye zurefâları ve nâzenîn havâtinleri bu elmalar dırahtında iken şem‘-i asel ile bu elmalara ebyât-ı eş‘âr tahrîr ederler ve niçeler kâğıda ebyât-ı münâsibleri mıkrâs-ı lâ ile oyup elmalar üzre yapışdırup ol elmalar dırahtında iken kisb-i hevâdan tarâvet buldukda ve kamerin te’sîrinden rengâmîz hâsıl edüp elma kemâlin buldukça mezkûr kâğıdların ve şem‘-i asellerin altından al ve beyâz ve sarı hüsn-i hatlı beytler hâsıl olur kim her biri gûyâ birer sihr-i mübîndir. Bu elmaları ba‘dehû vilâyet vilâyet a‘yân [u] kibârlara ve bizzât pâdişâhlara hedâyâ götürürler. Bu dahi bir diyâra mahsûs değildir. Ve yedi gûne ayvası olur, danesi birer vukiyye gelir, ammâ papa ayvası ve ekmek ayvası gâyet âbdâr ve lezîzdir ve müşk-i anber-i hâmdan ziyâde râyiha-i tayyibesi var.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 195b ·
metinde göster ·
… bu Balıklı'da kanı görüp şeyhi katl etdiğine nâdim olup havuz içinden dörd aded
iri
mâhîleri dutdurup her mâhînin gûşlarına altun ve gümüş mengûşlar geçirüp âzâd e …
Bizzât Murâd Hân gelüp bu Balıklı'da kanı görüp şeyhi katl etdiğine nâdim olup havuz içinden dörd aded iri mâhîleri dutdurup her mâhînin gûşlarına altun ve gümüş mengûşlar geçirüp âzâd eder. Karîbü'l-ahd durur idi. Bu ayn-ı Balıklı dahi âb-ı hayât sudur. Niçe bin âdemler girüp gusl edüp renc-i hummâya mübtelâ olan cüzzâm zahmetine bulaşan girse ve âbından kırk gün nûş etse be-emr-i Hayy-ı Kadîr rahm-ı mâderden müştakk olmuş gibi olur. Böyle bir nazargâhdır. Bu havzın ayağı cereyân ederek Alî Paşa câmi‘ine gider. Andan Balıklı gölü suyu Mardinkapusundaki hammâma gider.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 202a ·
metinde göster ·
… essek kavun zerdesi olur. Ammâ karpuzu memdûh değildir. Lâkin reyhânı dahi eyle
iri
ağaçlar olur kim yedi-sekiz ayda çadırlara direk ve kazık yaparlar. Âteşe yaksa …
Ulemâ-yı Diyârbekir: "Bizim Şat kavunu râyihasında ola", demişler. Tâ bu mertebe bir gûne râyihası var kim tenâvül edenün yâhûd teşemmüm edenün dimâğı pür-anber olur. Ve bu Diyârbekir kavunu kırkar ellişer vukiyye geliri de vardır ve cümle sebz-gûndur. Diyâr diyâr erdiği mahalle dek hedâyâ götürürler. Ve niçe kişiler dârçîn ve karanfil ve pirinç ile Hazret-i Mu‘âviye te’lîfi zerde ta‘âmı yaparlar kim diyâr-ı Rûm'da Atina balından eyle mümessek zerde olmak ihtimâli yokdur, tâ bu mertebe mümessek kavun zerdesi olur. Ammâ karpuzu memdûh değildir. Lâkin reyhânı dahi eyle iri ağaçlar olur kim yedi-sekiz ayda çadırlara direk ve kazık yaparlar. Âteşe yaksalar sünbül-i Hıtayî gibi kokar. El-hâsıl ahâlî-i Diyârbekr'ün bu Şattu'l-Arab kenârında yedi sekiz ay zevk ü safâlarına halk-ı cihân reşk ederler, zîrâ geceleri Kadîr, rûzları ıyd-ı adhâ olup Hüseyin-i Baykara fasılları edüp, "Fânî cihândan sehel kâm aldık" zann ederler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 208a ·
metinde göster ·
… çe hokkalarda hayâtda kara sülük ve çıyan ve domuzlan böceği ve yer solucanı ve
iri
karıncalar ve kutularda diri yılanlar ve akrepler ve sümüklü böcekler, Van dery …
{Der-beyân-ı ummân-ı kerâme-i simyâ}: Ba‘dehû Monlâ Muhammed'in harârı meydân-ı muhabbetde kalup hân eydür: "Getirin şu harârı, Monlâ Muhammed'in cihâz-ı fakrın temâşâ idelim." dedikde paşa eydür: "Hey hân gider şu mel‘ûnun şeylerini." dedi. Hân eydür: "Cığıcığı paşa! Hele bir temâşâ edelim." deyince harârın ağzın küşâde edüp ekser koyun ve deve yününden alaca ince ipler ve kendir sicimleri ve kutular içre gûnâ-gûn edviyeler ve kara çalı dikenleri ve kâfûrî ve asel-i bend ve kara günlük ve öd u anber ve zift u katran ve yelisan u zakkum ve gûnâ-gûn kâfûrî mum mâl-â-mâl ve eski bezler ve alaca bezler ve Keşân katîfesi ve Şâm kutnîsı ve pâreler ki asla bir münkeratımız (?) ve hokkalar içre gûnâ-gûn dühniyyât ü ma‘âcin-i hulviyyât ve kavun ve karpuz ve hıyar ve kabak çekirdekleri ve bunun emsâli niçe bin gûne tohm-ı mekûlât ve kalay-ı kumkumalar içre mürekkeb ü arak ve sirke vü şarâb ve neft ü sandaloz ve koyun ve keçi kelleleri ve paçaları tüğleriyle tuzlanmış ve bir arslan kellesi ve bî-hisâb yılan ve sakankur ve kertenkele ve akrep ve çıyan mürdeleri ve eşek ve at ve katır ve deve ve hınzîr ayakları ve dişleri ve niçe hokkalarda hayâtda kara sülük ve çıyan ve domuzlan böceği ve yer solucanı ve iri karıncalar ve kutularda diri yılanlar ve akrepler ve sümüklü böcekler, Van deryâsında hâsıl olur gûnâ-gûn böcek haşerâtları ve hatta bir kurumuş âdem kafası ve kaplan u arslan ve bebr ü pelenk {kafası} ve'l-hâsıl cümle hayvânın derileri ta semmûr u zerdevâ ve kakum [u] vaşak derisine varınca cümle post-ı gûnâ-gûn mevcûd idi. Ammâ cümlesi bir nükre etmez, lâkin cemî‘i mevcûdât bu harâr-ı ummân-ı kerâmede mevcûd idi. Ve bunda olan edviye-i ahşâbât ispeçer dükkânlarında ve sûk-ı fehhâmînde bulunmak ihtimâli yokdur.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 232a ·
metinde göster ·
… nkârîce ve alnı vâsi‘ gök ala gözlü ve şîrîn sözlü ve münevver yüzlü ve gûşları
iri
ve bıyıkları gür ve sakalı kırgıl, ol asır ki bin altmış târîhi idi, sinni yetm …
Evvelâ hân-ı âlîşân yedi yüz yetmiş fünûnda yed-i tûlâ sâhibi ferîd-i asr ve garîbü'l-heykel kimesnedir. Hilye-i eşkâli oldur kim evvelâ kasîrü'l-kâme ve gerdeni kısa ve esmerü'l-levn ve burnu sehel minkârîce ve alnı vâsi‘ gök ala gözlü ve şîrîn sözlü ve münevver yüzlü ve gûşları iri ve bıyıkları gür ve sakalı kırgıl, ol asır ki bin altmış târîhi idi, sinni yetmiş seneye yetmiş idi. Ammâ zinde ve kaviyyü'l-bünye idi ve savtı bülend idi ve kitifleri vâsi‘ ve şîrâne ve bâzûları merdâne ve kemeri ince ve tabanları vâsi‘ce ve her harekât [u] sekenâtları pâdişâhâne idi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 233b ·
metinde göster ·
… deni kalın ve arkası siyâh ve başı büyük ve tüğleri çim çim Marzıvân katırından
iri
Yezîdî arslan bî-emân olur. Ammâ hikmet-i hudâ bu Bağdâd arslanları şikâr içün …
Bu mahallerin hâvurlarında ve büklüklerinde esedler sürü sürü gezüp câmûs-ı beyâbânı ve har-ı çâr-pây-ı deşti ve gazal-ı maralı ve gayrı gûne gûsfend ü câmûs ve bakar-ı beyâbânî şikâr edüp tenâvül ederler. Bu Bağdâd arslanı kadar mahbûb u şîrîn ve semîn ü müdrik esed bir diyârda yokdur. Ammâ mel‘ûnlar gâyet mehîb ü mahûfdur. Bir kerre kemîngâh-ı hâvurdan tulû‘ edüp ra‘d-âsâ bir na‘ra ursa âdemin zehresi çâk, elbette ol mahalde ol âdem hâk olması mukarrerdir. Garâbet anda kim âdem yine na‘rasına karşu varmağa cür’et eder ammâ altında eğer atın aygır ise isterse iki yaşdan cılıkdan küheylânı olsun na‘ra-i esedi istimâ‘ edince hemân ol ân dümmin hotas edüp firâr eder. Bin kerre mahmîz itsen feryâd edüp avdet eder. Ammâ eğer kısrak üzre bulunursan 358a bi-emri Hudâ kısrak arslanın na‘rasından değil birkaç mühlik zahm-ı pençesinden bile havf etmeyüp yine arslan üzre hamle eder. Ammâ dişi arslan yavrularına nafaka tahsîliyçün şikârbâz u cengâver olur. Eğer tokdur ve eğer açdır elbette şikâr arar. Ammâ erkek sübû‘ yigirmi dörd sâatde bir kerre şikâr alsa tok iken artık gayrı şikâra bakmaz ve asla ceng etmez. Ammâ Yezîdî gazanfer eğer aç ve eğer tok Yezîdî'dir elbette ceng eder ve gâyet bed-çehre vü hamlekâr u hîlekâr ve boz tüğlü ve gerdeni kalın ve arkası siyâh ve başı büyük ve tüğleri çim çim Marzıvân katırından iri Yezîdî arslan bî-emân olur. Ammâ hikmet-i hudâ bu Bağdâd arslanları şikâr içün köylere ve büleydelere gelince avretler bu arslanları ortaya alup döğe döğe deyelerler. Arslanlar firâr ederken durup avretlerden tarafa aslâ nazar etmeyüp firâr eder, bir aceb hikmetdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS IV 357b–358a ·
metinde göster ·
… rhûm olduğu, karîbü'l-ahd olmağile meşhûrdur. Hakkâ ki Si‘îrd'in gâyet lezîz ve
iri
pürçüklüsü olur. Ol diyârda havuca pürçüklü derler.
Bir kerre Hasankeyfâ halkının şalgamları gâyet büyük olmağile bir azîm şalgamı şehr-i Si‘îrd'e hedâyâ gönderirler. Si‘îr[d] şehrinin zurefâları da kızıl havuçları gâyet büyük olmağile Hasankeyf şalgamın delüp kızıl havucu zeker gibi yapup şalgama sokup Hasankeyfâlıya gönderirler. Hasankeyfli dahi bu keyfiyyetden âr u gayret-i hamiyyete gelüp niçe bin asker cem‘ edüp Si‘îrdli ile bir ceng-i azîm edüp tarafeynden niçe yüz âdem merhûm olduğu, karîbü'l-ahd olmağile meşhûrdur. Hakkâ ki Si‘îrd'in gâyet lezîz ve iri pürçüklüsü olur. Ol diyârda havuca pürçüklü derler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 4b ·
metinde göster ·
… im Bosna ve Hersek diyârında şehr-i Mostar içre akan nehr-i Neretva'da ol kadar
iri
alabalığı olamazdır. Ve cemî‘i eyyâm-ı şitâda cümle kaz ve ördek bu buhayrede k …
Sitâyiş-i buhayre-i Fahte: Kal‘a-i Malazcird ile kal‘a-i Hınıs mâbeyninde bir müdevver göldür ammâ Malazcird'e bir menzil karîbdir. Bu buhayrede alabalıklar olur kim Bosna ve Hersek diyârında şehr-i Mostar içre akan nehr-i Neretva'da ol kadar iri alabalığı olamazdır. Ve cemî‘i eyyâm-ı şitâda cümle kaz ve ördek bu buhayrede kışlayup cemî‘i Malazcird sancağı ahâlîsi bu kazlardan sayd edüp kifâf edindiklerinden Kaz gölü derler. Cemî‘i kûh-ı bâlâların cereyân eden âb-ı hayâtları bunda cem‘ olur. Bu buhayrenin dâ’iren-mâdâr cirmi iki menzil yerdir. Andan yine cânib-i şimâle (---) sâ‘at karlar çiğneyüp,
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 16a ·
metinde göster ·
… n çıkarmağa cem‘-i vefîr ile geldiklerinde cümle guzât-ı müslimîn kâfirler üzre
iri
kumbaraları bırağup anlardan dahi niçe yüzü pür-potur olup yerleri dâr-ı cahîm …
Âhir bunları el kumbarasına dutup niçesi kumbaradan herse olup niçesi gerüye dönüp yine karaçav iskeleleri üzre hırhırı ceng ederken hemân benim yanımdan kal‘a mü’ezzini kâfirler üzre iki kıt‘a kumbara atup cümlesi kolambara havfinden iskeleler üzre kâfirler yığılup iskeleler üzre yığılan taş ve kireçler dahi çok idi, kâfirler dahi bâr-ı sakîl, hemân karaçav iskeleler yıkılup iki üç bin kâfir minâre kaddi yükseklikde yerden uçup cümlesi taş ve kerasteler ve kireçler altında kalup hurd-i hamîr ve haşhaş dânesi gibi olup baş hatmanlığı isteyen dahi başdan çıkup mürd olunca cemî‘i küffâr bu karaçav altında kalan lâşe-i murdârların çıkarmağa cem‘-i vefîr ile geldiklerinde cümle guzât-ı müslimîn kâfirler üzre iri kumbaraları bırağup anlardan dahi niçe yüzü pür-potur olup yerleri dâr-ı cahîm oldu.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 60a ·
metinde göster ·
Ve cümlesinin atları ve yedekleri ve süvâr oldukları esb-i kârihleri Eflâk ve Boğdan ve Dobruca ve Deliorman ve Sâlihli ve Taşlıca ve Hersekli diyârının yarar be-nâm atlarına süvâr olup cümlesi Tuna gecidi ve Hasanî ve Hüseynî hûn-âlûd kınalı Porça ve Gâzî Mihâlî al hınnâlara müstağrak olup her bir esb-i paymâsı hilkatinden çıkup bir gayrı hey’et-i mecmû‘a-i acîbeye girmiş atları vardı kim ba‘zısı kızıl kana müstağrak olmuş ve ba‘zısı nakş-ı bukalemûn iri kınalı hussân-ı sâfinâtü'l-ciyâd misilli küheylân atları bahrî hotas ile âbreş-i gül-endâm-misâl olup her atın başlarında ablak cığalar ve gerdenlerinde zil [u] bem ve cığ cığalar ve altışar pâre polâd-ı Nahşivânî yancıklar ve püsküllü harîr sineklikler ile müzeyyen olmuş ve her atın alnında yalmanlı harbeler ve göğüslerinde dahi harbeler ile zeyn olmuş ve bu kadar âlet-i silâha müstağrak olmuş Deli Hurûmî ve Ma‘dî Kerebî-vâr ucbe hey’et asâkirle ârâste ve pîrâste olmuş gâzîler idi.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 81b ·
metinde göster ·
… Paşa binâ etmişler kim nehr-i Çetine üzre bir cisr-i tavîldir. Cümle on üç aded
iri
gözlerdir ve altısı cümle küçük kemerlerdir, lâkin ol kadar serâmed âlî tâk-ı k …
Sene (---) târîhinde bu kulle-i azîmleri ve bu cisr-i kavîleri Gâzî Hüsrev Paşa binâ etmişler kim nehr-i Çetine üzre bir cisr-i tavîldir. Cümle on üç aded iri gözlerdir ve altısı cümle küçük kemerlerdir, lâkin ol kadar serâmed âlî tâk-ı kisrâlar değildir. Bir başdan bir başa tûlu beş yüz adımdır.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 137b ·
metinde göster ·
… sedî sekiz dirhemden ağır gelir. Andan ma‘lûm ola kim Banyaluka kirazı ne kadar
iri
ve sakîl olur, ammâ lezzetde hoşhor ve âbdâr-ı terdir ve hâzımü'l-ifrâtdır ve a …
Ve memdûhât-ı meyvelerinden eyle ter ve lezîz ve âbdâr ve hoş-güvâr kirazı olur kim Rûm ve Arab u Acem'de nazîri yokdur. Hattâ Melek Ahmed Paşa efendimize bir sepet kiraz getirdiler. Her biri Anadolu'da terzi iğnesi peydâ olan Mudurnu şehri cevizi kadar {kirazı} vardır. Cümlemiz bu kiraz-ı âbdârlara ta‘accüb edüp birkaç dâne kirazı cümleden intihâb edüp terâzûnun bir keffine bir dâne kiraz ve bir keffine bir esedî koyup berâber geldi kim bir esedî sekiz dirhemden ağır gelir. Andan ma‘lûm ola kim Banyaluka kirazı ne kadar iri ve sakîl olur, ammâ lezzetde hoşhor ve âbdâr-ı terdir ve hâzımü'l-ifrâtdır ve ayvası ve hayevânî elması dahi memdûhdur. Ve kapuska ta‘bîr etdikleri lahanası kazan kadar kelle olup cemî‘i yaprakları güllâç varakı gibi terdir. Hattâ Boşnak kavmi bu lahana içün, "Âh dinum ve îmânum kapuska" deyü şehîd olunca lahana yerler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 153b ·
metinde göster ·
… durup dağlarda karavulları ve avcıları gûnâ-gûn alabalıkları ve semîn ve şahîm
iri
geyikleri avlayup yaz ve kış şikâr ile geçinüp dâ’imâ şikâr eti yerler, zîrâ av …
Bu kal‘a-i garîb nehr-i Sava'dan sehel ba‘îd bir hıyâbân ve ormanlı dağlar içinde nehr-i İlove kenârında şekl-i muhammes bir (---) binâ bir köhne kal‘a-i kadîmdir. Derûn-ı hisârda tahta örtülü neferât hâneleri ve anbârları ve cebehâne mehâzinleri ve bir câmi‘i var. Gayrı ne medrese ve hân ve hammâm ve çârsû-yı bâzârdan bir eser-i imârât yokdur. Ancak cümle gâzîleri kal‘a kapusu arasında ve cisir başındaki ağaç kasırda oturup herkes cavk cavk zevk u şevk edüp pür-silâh âmâde durup dağlarda karavulları ve avcıları gûnâ-gûn alabalıkları ve semîn ve şahîm iri geyikleri avlayup yaz ve kış şikâr ile geçinüp dâ’imâ şikâr eti yerler, zîrâ avgâhları diller ile ta‘bîr olunmaz.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS V 157b ·
metinde göster ·
… r mescidi ve bir gılâl anbârı ve cebehâne hazînesi ve su sarnıçları ve mükellef
iri
topları ve (---) kapusu ve mehterhâne kullesi ve handakı (---)(---)(---) (--- …
Bu kal‘a Venedik körfezi deryâsı sâhilinde (---)(---)(---)(---)(---)(---)(---)(---)(---) üzre şekl-i murabba‘ bir seng-binâ-yı musanna‘ kal‘a-i murakka‘dır. Derûn-ı hisâr[d]a cümle (---) aded kiremit ve kayağan örtülü bâğçesiz neferât evleridir. Sultân Mehemmed câmi‘i ve mekteb [ü] medresesi ve bir mescidi ve bir gılâl anbârı ve cebehâne hazînesi ve su sarnıçları ve mükellef iri topları ve (---) kapusu ve mehterhâne kullesi ve handakı (---)(---)(---)(---)(---)
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 35b ·
metinde göster ·
… şehrin bir başından bir başına varınca 67a görünür, iki ve serâpâ zîr-i pâyı
iri
taşlı kâr-ı kadîm kaldırımlı pâk ü pâkîze şâhâne reviş edecek yolları var. Bu r …
Dükelisi iki bin iki yüz aded tahtânî ve fevkânî tarz-ı kadîm kârgîr binâ kat-ender-kat kâr-ı küffârî binâ hâne-i zîbâlardır kim her birinin vasfında lisân kâsırdır. Ve cümle hânedânların sütûhları birer gûne musanna‘ kâr-ı küffâr la‘l-gûn kiremitler ile mestûr mekân-ı muvahhidânlardır kim bu gûne kiremitleri bu hakîr bir diyârda görmemişimdir, ammâ câ-be-câ sâ’ir Tuna kenârı evleri gibi şindire tahta örtülü vasatu'l-hâl kimesnelerin hâneleri vardır, ammâ her evde bâğ u bâğçeler ve havz u şazrevânlar mukarrerdir. Ve cümle tarîk-i âmları şatranc nakşı tarh olmuş şâhrâhlardır kim her ne cânibden nazar etsen bu yollardan şehrin bir başından bir başına varınca 67a görünür, iki ve serâpâ zîr-i pâyı iri taşlı kâr-ı kadîm kaldırımlı pâk ü pâkîze şâhâne reviş edecek yolları var. Bu râh-ı âm üzre olan sarây-ı a‘yânların hepsi kırk adeddir. Evvelâ (---)(---)(---)(---)(---)(---)(---)(---)(---)(---)(---)
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 66b–67a ·
metinde göster ·
… i eyle ruhâm-ı ibret-nümûn hemvâr mermerler ile mefrûşdur kim görenler "Yekpâre
iri
taş döşelidir" derler.
Bu câmi‘-i nûr kıble kapusundan tâ mihrâba varınca iki yüz elli kademe tûlıdır ve arzı kâmil yüz kademe arîzdir. Mihrâbı ve minberi ve mü’ezzinân mahfili hem-çünân bir şuğl-ı üstâd-ı mi‘mârândır kim görenler vâlih ü hayrân olur. Ve ferşi eyle ruhâm-ı ibret-nümûn hemvâr mermerler ile mefrûşdur kim görenler "Yekpâre iri taş döşelidir" derler.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 67b ·
metinde göster ·
… a evlerin birer kemerleri var. Kefere zamânı ol kemerler içinde sokaklara nâzır
iri
saçma topları âmâde etmiş kim "Her kankı sokağa düşman yürüyüş ederse mezkûr zi …
Ve bu şehrin her köşe başında karşu karşuya üç dör[d] kat kalın pranka demir zincîrler çekilirmiş, hâlâ yerleri âşikâredir. Ve her köşe başında evlerin birer kemerleri var. Kefere zamânı ol kemerler içinde sokaklara nâzır iri saçma topları âmâde etmiş kim "Her kankı sokağa düşman yürüyüş ederse mezkûr zincîrlerden atlı geçemeyüp yayanları topların güllelerinden helâk olalar" deyü yoluna hiyel ü şeytanatlı hâzır-bâş kal‘a etmiş. Hâlâ her köşede top delikleri zâhir ü bâhirdir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 81a ·
metinde göster ·
taşlar ile pâk kaldırım döşeli şâhrâhlardır, ammâ bu varoşun İskele kapusu ve  …
Ve serâpâ cümle sokakları kâfir zamânından beri iri taşlar ile pâk kaldırım döşeli şâhrâhlardır, ammâ bu varoşun İskele kapusu ve Âhûr kapusu tarafları gâyet zîk ve ma‘mûr ve izdihâm yeridir.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi · EÇS VI 85b ·
metinde göster ·