EÇS IV 243a
Evsâf-ı ziyâretgâh-ı Âdilcevâz: Evvelâ Zâl Paşazâde bunda hâkim iken bir gice ale'l-gafle sekiz bin şâh nökeri tülüngi Kızılbaş şebhûn edüp bâğlar içinde siyâbi yatarlar. Hemân Zâl Paşazâde istimâ‘ edüp altmış nefer kimesne ile Kızılbaş'a girüp eyle satûr-ı Muhammedî ururlar kim sekiz bin Kızılbaş'dan ancak elli aded sorhbaş firâr edüp on bir aded gâzîler câm-ı şehâdetde şerbet-i şehâdeti nûş etdiklerine bu beyt şâhiddir:
EÇS IV 243a
Sekiz bin kâfirin ardından altmış merd ile yetmiş
EÇS IV 243a
Aceb Rüstemlik etdi derler oğlu Zâl Paşa'nın.
EÇS IV 243a
Hâlâ mezkûr şühedâların on biri dahi ziyâretgâh-ı ünâsdır. Ve Kızılbaşların üstühânları püşte püşte yığıldığı alâ mele’i'n-nâsdır. Âhir yine bu kerre Kızılbaş şebhûn edüp Zâl Paşazâde Kızılbaş-ı kallâşlar ile ceng ederken destinde kılıc dünîme olup Paşa'yı şehîd ederler. Hâlâ kabr-i şerîfi mezkûr şühedâların cenbinde medfûndur.
EÇS IV 243a
Ziyâretgâh-ı Kırk Karındaşlar: Bir müddetde ve bir batından kırk evlâd bir sâ‘atde doğduklarından kırklar ziyâreti derler.
EÇS IV 243a
Der-beyân-ı ibret-nümâ-yı sun‘-ı azîm ve cebel-i Sübhân-ı kadîm
EÇS IV 243a
Bu Âdilcevâz kal‘asının cânib-i şimâlîsinde evc-i âsumâna ser çeken Sübhân dağı ki rûy-ı arzda Batlamyus-ı Hâkim kavlince yüz kırk sekiz aded cibâl-i azîmler vardır. Biri dahi bu Sübhân dağıdır. Sebeb-i tesmiyyesi oldur kim bu kûh-ı bülendin cânib-i şimâlinde Malazcird kal‘ası câniblerinde bir mağara-yı azîm vardır. Ol gârdan ilâ hâze'l-ân "Ya Sübhân!" lafzı istimâ‘ olunduğiyçün Sübhân dağı derler. Şimâl tarafı yedi konak Erzurûm hâyilindeki Bingöl yaylasına muttasıldır. Şark tarafı on konak Revân kal‘ası ensesindeki Ağrı dağında nihâyet bulur. Sübhân dağıyla nâm bulmuş bir kûh-ı benâmdır kim her sene zirve-i a‘lâsına kadar Kemân ve Haltî ve Çekvânî ve Zaza Lulu ve Ziyarî ve Besanî ve Karkarî Ekrâdlarından ve niçe kerre yüz bin kerrât hayvânâtlarıyla bu Sübhân dağına çıkup yayla faslı ederler.
EÇS IV 243a
Hikmet-i garîbe: Bu kûh-ı bülend üzre kavm-i Yahûd urûc etse bi-emrillahi Ta‘âlâ zehresi çâk olup mürd olur. Hatta Yahûd hâhamlarının birine Van'da Sübhân dağına varasın!", disen "Başına uğrayup bolay ki sen varasın!", derler. Hâlâ elsine-i ârifânda darb-ı mesel olmuşdur. Hikmet-i Hudâ bu kûh-ı Sübhân'da otlayan devâbâtın çoğu ikişer kuzular.
EÇS IV 243a
Acîbe-i diğer: Benî Âdem dahi "İkişer ikiz müştak olduğundan mâ‘adâ üç evlâd müştakk olduğu karîbü'l-ahd vâki‘ olduğundan gayrı yedisi bir anda doğduğun gördük", deyü Âdilcevâz ihtiyârları şehâdet etdiler.
EÇS IV 243a
Hakîr i‘timâd etmeyüp "Âdetullah böyle cârî değildir", deyü mu‘âraza etdim. Hemân Savuluoğlu ve Dizdâroğlu ve Mendioğlu nâm ihtiyârlar mahkemeye varup Kadı Hâmid Efendi'ye bir guruş verüp "Cânım efendi, Sultân Süleymân asrında Zâl Paşa sicillâtlarına nazar idin" deyü ricâ etdiler.
EÇS IV 243a–243b
Derhâl Âdilcevâz kal‘ası hazînesinden Zâl Paşa sicillâtın çıkarup nazar edüp buldular kim ol asırda Sübhân dağı yaylasında "Moğol Sücâh nâm bir merdin hurmesi dokuz ay on günde bir batından bir sâ‘atde kırk dane evlâd vücûda gelüp yigirmisi kız ve yigirmisi oğlan müştakk olup Zâl Paşa Süleymân Hân'a böyle arz etdüği sene 940 târîhi" deyü sicilde mastûr olduğun hakîre gösterdiler. 243b
EÇS IV 243b
Mukaddemâ bu za‘îfe yedisi bir yerden tevellüd etdi dediklerinde i‘timâd etmeyüp mu‘âraza etdiğime peşîmân olup Sübhân dağında kırk evlâd birden müştak olduğun sicill-i şer‘-i Resûl-i mübînde görüp Arapça deyüp hâmûş oldum. Ve Âdilcevâz'da Kırklar Makâmı deyü ziyâret etdim ve hâlâ evlâd-ı evlâdları vardır, deyü yemîn billah etdiler.
EÇS IV 243b
Hikmet-i Hallâk-ı âlem. Ve Sübhân dağında cemî‘i kurd ve sırtlan ve andık ve tilki ve çakal ve kaplan velhâsıl cümle yırtıcı canavarlar bu dağda çiftleşirler ammâ asla ve kat‘â balaları hâsıl olmaz.
EÇS IV 243b
Hikmet-i Allahu azîm, kurd ile koyun bu dağda bir yerde gezüp zîb ganeme asla bir zarar etmez. Gayri hayvânlar hem-çünân yırtıcı canavarlar şerrinden emîn olup bî-bâk u bî-pervâ gezerler. Anınçün bu Sübhân dağında çobanlara rağbet yokdur. Çobanları sebbu‘-ı Bağdâd'a benzer mıkreb kelb-i mu‘allemleri vardır. Sun‘-ı Hâlık mahlûk-ı Hudâ katır bu Sübhân dağında Nemrûd-ı la‘înin hargelelerinden hâsıl olduğu bu Târîh-i Mîrhând ve Târîh-i Mıkdısî dahi mufassal yazmış.
EÇS IV 243b
Ba‘dehû Nemrûd-ı la‘în Hazret-i İbrâhîm'i Urfa şehrinde âteşe atdıkda katır hırz-ı cân ile odun taşıdığından Hazret-i İbrâhîm "Tenâsül bulmayasın", deyü katıra beddu‘â eylediğinden ilâ hâze'l-ân harşık olan katırlar har-ı çârpâlarıyla cimâ‘ ederler ammâ katırdan kulun sâdır olmak ihtimâli yokdur.
EÇS IV 243b
Sun‘-ı diğer: Cemî‘i yırtıcı kuşlar dahi Sübhân dağında çiftleşüp biçe hâsıl edemediklerinden çıynaklı murglar asla duramazlar ve mu‘ammer de olmazlar. Ammâ kerkes kuşları gâyet çokdur ve gâyet mu‘ammer olup hattâ bin sene ömür sürer derler. Beyt
EÇS IV 243b
Yaşar kerkes kim âzâd olduğuncaDoğan durmaz ziyâfet bulduğunca
EÇS IV 243b
demişler. Hakkâ ki sükker yemişler. Sun‘-ı Hudâ Hallâk-ı ezel. Ammâ bu makâlîd-i Sübhân'da ekseriyyâ tavuklar her gün ikişer yumurta yumurtlarlar.
EÇS IV 243b
Ve mine'l-acâ’ib, ibret-nümâ-yı garîb: Kal‘a-i Erzurûm ve kal‘a-i Ahlat ile bu Sübhân dağı mâbeynehümâlarında bir temâşâgâh-ı mahûf vardır. Allahümme afvenâ, ana Ayn-ı Çemenzâr derler, yalçın kayalardan tulû‘ edüp seng-i hârâlardan aşağı ol uyûn pertâb etdikde sâ‘ikasından âdemin kulağı asamm olup sadâsı iki fersah mesâfe-i ba‘îdeden istimâ‘ olunur. Bu ayn bir haylice cereyân edüp gâ’ib olur. Eğer âdem eğer gayrı hayvânât bu sudan nûş etseler ol ân âdem merhûm olup devâbât makûlesi mürd olurlar. Semm-i helâhilden nişân verir bir sudur, dediler. Bu hakîr yakîn geçdik ammâ görmedik. Hatta Kenzikli Hacı Cârullah nâm bir sâhibü'l-hayrât kendi hikâyet etdi kim "Bu ayn-ı hummenin yemîn ü yesârında gurûbuna varınca ol kadar dağî hayvân üstühânları var kim hadd ü hasrın Hudâ bilür. Âhir-ı kâr Hacdan geldiğim sene mâlımdan üç bin guruş hasbeten-lillah harc edüp bu ayn-ı hummenin tulû‘undan gurûbuna varınca iki tarafında kârgîr kireç cibis ile metîn dîvârlar etdim ki hayvânâtlar nûş edüp helâk olmayalar" deyü sâhibü'l-hayrât el-Hacı Cârullah hikâyet etdi. Ve bu aynın yemîn ü yesârında asla nebâtât u giyâhât ve imârâtdan bir nişân yokdur, dedi.
EÇS IV 243b
Sitâyiş-i germâb-ı cebel-i Sübhân: Bu kûh-ı Sübhân'ın şimâliyle şarkîsi mâbeyninde dağlar içre bir azîm ılıca vardır. Cümle yaylaya gidüp gelenler girüp gasl ederler ammâ gâyet ıssıdır. Lâkin sâ’ir hummeler gibi kıbâblar ile mebnî değil bir küşâde kaplıcadır, ammâ havzı gâyet vâsi‘dir ve suyu zırnîhlıdır. Her bâr giren âdemlerin saçı ve sakalı dökülür. Ammâ nisâ tâ’ifesine gâyet nâfi‘dir. Ve çamurundan uyuz olan âdem vücûduna sürse cerebden bi-emrillah halâs olur.
EÇS IV 243b
Ve mine'l-garâ’ib sun‘-ı İlâh vâcibü's-seyr: Bu Âdilcevâz kal‘asının şimâlinde Sübhân dağı dâmeninde Hazret-i Alî kayası nâm bir sahrâ-i benâm vardır. Bi-emrillahi Ta‘âlâ ol kayalar Mısr'ın Süveys deryâsı kenârı kurbünde Tur dağı tecellî-i cemâl-i Rabbü'l-İzzet'den niçe pâre pâre olmuşsa bu Hazret-i Alî kayası dahi eyle pâre pâre olmuşdur. Ammâ bu kayanın niçe kerre yüz bin pâre olması sebebi oldur kim bu kaya içre bi-emrillahi Ta‘âlâ iki ejderhâ sâkin idi.
EÇS IV 243b
{Bu mahalle rivâyet-i uhrâ Hazret-i Circîs'in karşu sahifede yazıla matlab}
EÇS IV 243b–244a
Biri hicret-i nebeviyyeden sonra Erzurûm halkını tenâvül etmeğe vardıkda alemdâr-ı Resûlullah olan Hazret-i Abdurrahmân Gâzî bu ejderi görüp "Kande gidersin ya mübârek" deyüp emr-i Hudâ ol ejder lisân-ı hâl ile "Erzurûm halkın yemeğe giderim" dedikde hemân Abdurrahmân Gâzî "Kıf yâ su‘bân, bi-emrillah misle'l-hacer!" dedikde bi-izni Hudâ ol ejder kara taş olmuşdur kim Erzurûm kal‘asının cânib-i cenûbundaki Eğridağ üzre yedi yüz yetmiş 244a adım kaddi ki kara taş olduğu kal‘a-i Erzurûm evsâfında mufassaldır. Bu ejder Erzurûm'da taş olunca öbür eşi bu Sübhân dağı dâmenindeki Alî Kayası gârı içre kalır. Hemân Abdurrahmân Gâzî kerâmet kuvvetiyle "Yâ cebel-i Sübhân imsik bi-emrillah su‘bân" deyince bi-emri Fettâh Allah kayanın mağara kapusu sedd olup mezkûr ejder içinde mahbûs olup ilâ hâze'l-ân kalmışdır. {Anınçün bu kûh-ı serbülende Su‘bân dağı} Ba‘dehû derûn-ı gârda mahpus olan ejderin germiyyetiyle ve gâr içre harekât u sekenâtıyla ve gazabından âteşfeşânlığıyla mezkûr Alî Kayası pâre pâre olmuşdur.
EÇS IV 244a
Rivâyet-i uhrâ: Mıkdısî tevarihinde tahrîr etdiği üzre kal‘a-i Mifârıkîn'de Hazret-i Circîs'i kırk kerre âteşe yakdılar. Cenâb-ı Bârî rûzgâra emr edüp küli bir yere cem‘ olup yine Circîs Nebî hayât bulup yine küffârları dîne da‘vet ederdi. Âhir birisi İslâm ile müşerref olmayup Hazret-i Circîs bu Mefârikîn kavmine bed-du‘â edince bu Sübhân dağındaki ejderin biri gârından gelüp bu Mefârikîn halkını cümle yiyüp Mefârikîn kal‘ası mu‘attal kalur. Ba‘dehû "Hazret-i Circîs du‘â edüp ejderhâ-yı mezbûru Sübhân kayasında Sübhânallahu Ta‘âlâ emriyle haps olunmuşdur." deyü Mıkdısî böyle tahrîr etmiş.
EÇS IV 244a
Rivâyet-i diğer: Ba‘de hicreti'n-nebeviyye bu ejderin bir eşi Erzurûm'da Abdurrahmân Gâzî'nin du‘âsı berekâtıyla taş oldukda bu eşi Sübhân dağı gârında yalınız kalınca ta Âzerbaycân'a ve Diyârbekir'e varınca eli vilâyeti harâb u yebâb etdüğünde niçe ahâlî-i büldân ve kavm-i Ahlat-ı Van Hazret-i Risâlet'e gelüp "Yâ Resulallah dâr-ı diyârımızı ve ehl [ü] ıyâlimizi bir ejderhâ yeyüp hânelerimizi pâymâl-i rimâl etdi" deyü tazallum etdiklerinde hemân Hazret-i Resûl-i kirâm "Yetiş yâ Alî, ol su‘bânı Zülfikârınla katl eyle!" deyüp destûr verince der-ân Hazret-i Alî-i Kerrâr Düldül'e süvâr olup kat‘-ı menâzil ederek Sübhân dağına geldikde görse kim ejderhâ Van deryâsından su içer. Hemân Kerrâr Alî ol Esedullah-ı Velî bir na‘ra-i Allah'a rehâ buldurup Düldül'e mahmîz edüp dal-ı tîğ-ı zülfikâr olup ejder ile mukâbele oldukda su‘bân âteş-feşânlık edüp bir hayli ceng ederler. Âhir bi-emrillahi Ta‘âlâ fermân-ı Resûlullah ile ejderi katl eder. Su‘bân cân acısıyla galtân {olarak} Van deryâsına düşüp gark olur. Hazret-i Alî ejderhânın mağarasına gelüp görse derûn-ı gârda ejderin yavrusu var. Gâra girmeyüp taşra kaya üzre iki rek‘at salât-ı hâcet kılup du‘â eder. Ba‘de's-senâ bi-emrillah gârın kapusu sedd olduğu hâlâ mezkûr kayalarda zâhir ü bâhirdir. Müverrihânların tahrîrleri üzre bu Sübhân dağı dâmeninde Alî Kayası içre mahpus olan Hazret-i Alî du‘âsıyla mahpusdur kim anınçün "Alî Kayası derler", deyü bir rivâyet dahi böyle tahrîr etmişler, hakkâ ki yahşı demişler.
EÇS IV 244a
Menâkıb-ı netîce: Ol zamân ki Hazret-i Alîyy-i Kerrâr kerremallahu veche sâhil-i Van'da ejderhâ ile ceng edüp su‘bânı katl idince su‘bân, yılanın bir nev‘i olmağile gecerek mürd olup pür-potur olarak su‘bânın lâşe-i murdârı Van deryâsına düşüp talattum-ı deryâ ile ejderin lâşesi Van kal‘ası kurbünde leb-i deryâya düşüp cîfe-i murdârı çürüyüp üstühânları kalur. Ba‘dehû sene 525 târîhinde Van kal‘asın binâ eden Kılıç Arslan Şâh ejderhânın kemiklerin cem‘ edüp demir zencîrler ile cümle üstühânları tertîb üzre dizüp Van kal‘asının aşağıdaki Rıbat kullesi ve Veled kullesi mâbeynine zencîrler ile ibret-nümâ içün mezkûr kemikleri âvîze edüp cümle seyyâhân-ı berr ü bihâr gelüp seyr [ü] temâşâ ederlerdi. Ta ki sekiz yüz beş târîhinde Timur Hân Mâverâü'n-nehir'den hurûc eyleyüp kal‘a-i Van'ı kâmil üç sene muhâsara eyleyüp bâğ diküp meyvesin yeyüp âhir fethi müyesser olmayup hâ’ib ü hâsir gider oldukda Hindistân'e tehî dest gitmemek içün mezkûr ejderhânın kemiklerin aşağı kal‘a dîvârından alup on katar develere kemikleri tahmîl edüp Hindistân'a götürüp hâlâ anda (---) (---) (---) (---) (---) (---) (---) (---) (---) (---) râygândır, derler. Ammâ hakîr Hindistân'a varmamak ile görmedim. Allahümme yessir bi'l-hayr ve'l-âfiye.
EÇS IV 244a
{Hikâye-i vâkıf-ı esrâr hakîr Evliyâ-yı pür taksîr: Bu merkûm maktûl ejderin mahpus olan oğulları mağarası yanına varup kayaların seyr [ü] temâşâ edüp "Mezkûr gârdan ve pâre pâre kayalardan bir sadâ zâhir ola." deyü tahta'l-kahve tenâvül idince bir sâ‘at muntazır olduk, asla bir sadâ istimâ‘ olunmadı. Âhir refîklerimizin bir sefîh gulâmı elindeki Basra kargısı mızrağın kayalar deliğinden içeri sokup mızrak bir yumuşak şey’e dokunur gibi takırdamazdı. Anı istimâ‘ etdik kim gâr içre ra‘d-vâr bir gıjgırıklı kerrâr işidilüp cümlemiz havfe düşdük. Hemân ale'l-akîb kayalar arasından ebr-i siyâh gibi bir müte‘affin duman çıkup mezkûr gulâm cıdâsın bırağup firâr edüp bizler dahi karârı firâra mübeddel etdik, ammâ ejderin vücûdundan bir eser görmedik. Ammâ niçe kerre kayaların çatladığı mahalden "Ejderin kuyruğu elli altmış arşın taşra çıkdığın gördük", deyü yemîn eden âdemlerin hadd [u] pâyânı yok idi. Ammâ hakîr ra‘d gibi bu mahalde sadâsın istimâ‘ etdim}.
EÇS IV 244a–244b
Menâkıb-ı kerâmet-i kâtil-i su‘bân Alî Kerrâr-ı zamân: Kaçan kim Hazret-i Gazanfer Alî, ol Düldül-süvâr-ı Velî, Van bahri kenârında ejderhâ ile bâz-geşt ederken hırka-i peşmînesi ve Düldül-i üstür-dâbbesi ejderin hûnuyla surh-gûn olmuşdu. Hazret-i Alî cilbendinden bir sabun pâresi çıkarup Kamber ile Alî Düldül'ün yıkarken gördüler kim Van deryâsı Azâb suyundan hâsıl olmağile zehr-i mâr-ı semm-i helâhildir. Hazret-i Alî du‘â edüp Kamber âmîn deyüp "İlâhî, bu Van deryâsında gasl olan atlar ve gayrı hayvânâtlar cemî‘i emrâzdan selâmet olup lahm u şahm sâhibi olalar ve Van bahrinin mâhîleri gâyet lezîz olalar" deyü du‘â etdiler. İlâ hâze'l-ân Van bahrinde gasl olan atlar 244b ve gayrı hayvânâtlar mahbûb u semîn ü cesîm olurlar.
EÇS IV 244b
Menâkıb-ı diğer: Yine Hazret-i Alî ejder kanıyla mülevves olmuş hırkasın Van bahrinde gasl ederken ba‘de'l-gasl destinden bir kıt‘a sabunu Van deryâsına düşüp Hazret-i Damâd-ı Nebî, ol Alî Kerrâr-ı Velî eydür; "İlâhî, bu deryâda esvâbın gasl edenlerin siyâbların benim sabunumla inkırâzu'd-deverân pâk u pâkîze eyle." deyü du‘â etdüğinden ilâ yevminâ hâzâ Van bahri bir semm-i helâhil iken sabunsuz bir gûne beyâz esvâb yıkanır kim diller ile ta‘bîr olunmaz.
EÇS IV 244b
Hikmet-i sun‘-ı Hudâ: Bu kal‘a-i Âdilcevâz'ın şimâline karîb yine Sübhân dağı dâmeninden gelir bir ayn-ı mâlih cereyân eder, ammâ gâyet berrâkdır. Bu aynın tarafeyninde cereyân eden sudan taş olup kalmışdır. Niçe binâlara andan taş keserler ve ba‘zı mi‘mâr-ı bennâlar murâdları üzre tahta sandûklar yapup içine mezkûr sudan koyup ol su içre sehelce tuz idhâl etseler bi-emrillah ol su taş olur kim seng-i hârâdan nişân verir, ammâ bi-emri Hudâ hafif taş olur. Hatta kapu kemerleri ve ocak paşmakları ve nerdübân ayakları ve niçe gûne eşyâlara lâzım olduğuna göre tahtadan yahûd çamurdan kalıplar yapup ana göre suyu dondurup taş olur. Garîb temâşâdır. Arapça
EÇS IV 244b
Hamd-i Hudâ Âdilcevâz'ın bu mertebe seyr [ü] temâşâların edüp andan yine cânib-i şarka kâh bâğ u bâğçe-i gülistânlar içre kâh leb-i deryâ ile 9 sâ‘atde,
EÇS IV 244b
Karye-i Deliklitaş: Ercîş hâkinde leb-i deryâya karîb iki yüz hâneli Ermenî köyüdür ve ze‘âmetdir. Hatta bu delikli kaya içün bu diyâr halkı Hazret-i Alî Düldül'ün bu kayaya bağlamak murâd edindikde mübârek dest-i şerîfiyle bu kayayı delüp Düldül'ün bağladıklarından Deliklikaya derler, deyü hikâye etdiler. Andan,
EÇS IV 244b
Karye-i Demirci: Bu dahi Van deryâsından ba‘îd Ercîş kal‘ası hâkinde üç yüz hâneli ma‘mûr Ermenî köyüdür kim cümle kefereleri demircilerdir ve ze‘âmetdir. Andan yine şarka,
EÇS IV 244b
Menzil-i karye-i Kenzik: Bu dahi sâhil-i deryâdan ba‘îd Ercîş hâkinde iki yüz hâneli Müselman ve Ermenî sâkin, ma‘mûr ze‘âmet köyüdür. Paşa bunda serâperdesi önünde yedi aded harâmî Kürd'ün kellelerin kesdi. Andan yine cânib-i şarka (---) sâ‘atde,
EÇS IV 244b
Evsâf-ı dâr-ı gâzîyân-ı ceyş, şehr-i kadîm kal‘a-i Erceyş
EÇS IV 244b
Sebeb-i tesmiyyesi oldur kim bu diyâr dest-i Ermen'de iken bir harâbe zemîn-i bî-hâsıl idi. Bir gün bir kabîle-i Ermenî bu mahalden ubûr ederlerken görseler kim bir alây-ı azîm asker hayme vü hargâhlarıyla meks etmişler. Bu tâ’ife-i Ermenî bunların mâbeynlerine girüp ba‘zı haymelerde meks ederler. Görseler kim bir alây yüzü münevver âdemler, ammâ kimisinin gerdeninden kiminin kolundan ve gayrı vücûdlarından kanlar cereyân eder ve cümle süvâr oldukları atları eğerli ve uyanlı aslan u kaplan ve bebr ü peleng ve câmûs-ı beyâbânî ve esb-i hâmûnî ve sığın-ı kûhî ve ejderhâ ve evren-i su‘bânî bu makûle hayvânâtları bu kabâ’il-i Ermenîler gördüklerinde içlerinden biri su‘âl edüp eydür: "Sultânım siz kimlersiz" der.
EÇS IV 244b
Ol ceyşden biri eydür: "Biz ricâlullahdan kavm-i nücebâ vü rukebâ vü büdelâ vü ümenâ ve evtâd u nukebâ vü melâmiyyûn (---) (---) (---) (---) vü ricâliyyûn askerîsiyiz kim Muş sahrâsı cengine gideriz." derler.
EÇS IV 244b
Hemân bu tâ’ife-i Ermenîler cümle parmak getirüp İslâm ile müşerref olup ricâl-ı gaybın fermânlarıyla bu İslâm ile müşerref olan âdemler ricâl-ı gaybın haymeleriyle bu Ercîş zemîninde kalup imârına sebeb olup Erceyş'den galat Ercîş derler.
EÇS IV 244b
Sebeb-i tesmiyyesi oldur. Andan bu mahal anların şerefiyyetiyle imâr olarak sene 521 târîhinde Âzerbaycân şâhlarından Kılıç Arslan Şâh bir kal‘a binâ eyleyüp imâr etdi.
EÇS IV 244b
Ba‘dehû niçe mülûkdan mülûka değüp Karakoyunlu şâhlarından Kara Yûsuf Şâh dahi ziyâde imâr edüp Timur geldikde harâb etmeğe kasd etdikde vâkı‘asında ricâl-i gaybı görüp "Yâ Timur! Bu kal‘a-i hasîn-üstüvâr bizim menzilgâhımız olduğundan himâyemizdedir, harâb etme" derler. Hemân Timur meks etmişken nefîr-i rıhletleri çalup kal‘a-i Âdilcevâz ve kal‘a-i Bitlîs'i incitmeyüp şehr-i Muş'u harâb u yebâb edüp ahâlîsin kebâb eder.