EÇS V 144a
Hemân sâ‘at bir azîm küme atlı ve piyâde kâfirler geçdi. Anların akîbince bir küme yayan ve bir küme elli mikdârı atlı kefereler geçüp anlar dahi har har soluyup giderlerdi. Hemân beş on aded kâfirler kayalar üzre seğirdüp giderlerken bizleri dereler içinde kat-ender-kat görünce hemân anları kovan kâfirlere "Bire geri dönün" diyesiye kalmadı.
EÇS V 144a
Hemân bizim Yûsuf Kethüdâ'mız ibtidâ "Allâh Allâh" deyüp at bırağınca cümlemiz dal-sâtûr-ı Muhammedî olup aç kurd koyuna sunar gibi ve sunar zağar gibi kâfirin ardına düşünce kâfir gördü kim kendü câniblerinden Türk askeri gelir. Hemân kıranlarındaki yayanları kovmadan ferâgat edüp bizüm üzerimize döndüler. Hemân cümle kâfirle alak bulak olup anlar bizlere, biz anlara bizler sokup kırarken ileri kaçan yayalarımız dahi geri dönüp kâfir iki asker arasında kalup cümle kefere kayalar arasına sepişüp merdâne ve dilîrâne hakkâ ki ey ceng etdiler.
EÇS V 144a
"Bire bire koma kurdlarım" deyü savaş-ı perhâş ederken hamd-i Hudâ Melek Paşa efendimizin pusuya koduğu alaybeğinin biri kâfirin kamandığı kayalar üzre çıkup aşağıda olan küffâra anlar dahi kurşumu bârân-ı la‘net gibi yağdırup âhir kâfir kayalardan çıkup tekrâr üzerimize hücûm edüp köpek cengi etmeğe başladı, ammâ mel‘ûn küffâr kurşum ile yüzden mütecâviz yiğitlerimiz haşladı. Yine cümle guzât bu hâl-ı pür-melâle aslâ nazar etmeyüp "Bire Allâh Allâh" diyerek kâmil iki sâ‘at ceng [u] cidâl ve harb [u] kıtâl olup küffâr-ı murdâr firâra yüz dutup bu kadar askerden biri cân kurtarmayup beş yüz on kelle ve kırk diri asker tâze cân buldu. Hemân bu hakîr ü za‘îf Evliyâ-yı bî-riyâ ileride ince çetecilere iki atımla seğirdüp varup yetişdim ve cümle kâfirleri kırup kelle-paça kırup etdiğimiz anlara nakl etdiğimde cümle gâzîyân secde-i şükür edüp dediler kim,
EÇS V 144a–144b
"Anlar bizim yanımızdan geçüp bizi görmediler. Biz az âdemleriz, anlar çokluk. Belki bize gerüden imdâd gelmeye deyü anlara iğmâz-ı ayn etdik. Meğer anlar ecellerine 144b seğirdirlermiş. Elhamdülillâh" deyüp her biri ejder-i heft-sere dönüp,
EÇS V 144b
"Bire Evliyâ Çelebi kopara İhlâs-ı şerîfi" deyüp at bırağup seğirderek üç yüz kadar kâfirler kayalar üzre meç ve kılıçların oynadup kendüler de oynarlardı. Hemân bunların üzerlerine "Allâh Allâh" deyüp at bırakdık. Cümlesi yer yarılup yere geçüp gâ’ib oldular. "Bire âyâ bunlar nice oldu" deyü tecessüs ederken, meğer ol kayalarda kuyulara girmişler. Biz ise kuyu var derken bir yiğidimizi kuyudan kurşumla urup şehîd eylediler. Hakîr meyyitin bir boş atıma tahmîl eyleyüp bir piyâde yiğide verdim. Andan yine seğirdüp,
EÇS V 144b
Menzil-i Karavulhâne: Sene (---) târîhinde Tekelü Mustafâ Paşa bu şibenik kal‘asın kırk gün kırk gece döğdükde paşa-yı müşârün-ileyhin sû-i tedbîriyle zîr-i kal‘adan bî-feth hâ’ib [u] hâsir avdet edince asâkir-i İslâm'ın meteris yerlerine havâle bu karavulhâneyi binâ edüp gûyâ bir sedd-i İskender etmiş. Yetmiş seksen pâre balyemez ve yigirmişer vukıyye gülle atar kolumburuna topların güllelerin bizim üz[er]imize bârân-ı la‘net gibi yağdırdı ve cümle küffârları tabya dîvârları üzre râyegân olup der-ân cümle der [ü] dîvârların haçlı Sanmarko bayraklarıyla zeyn etdi ve bu kastelin tâ ortasında eflâke ser çekmiş bir gemi direği üzre makara ile bir çatal filandıra bayrak kaldırdı kim zerdûz mutallâsının şa‘şa‘asından çeşm-i benî Âdem hîrelenir. Hamd-i Hudâ anı gördük.
EÇS V 144b
Cümle guzât-ı müslimîn serdârımızla bir yere cem‘ olup alay alay ve sâf sâf olup cümle kelleleri Kosdaniçse nâm mızraklar üzre sançup mevc mevc gelüp bu kal‘a-i şibenik altında hayme vü hargâhsız cümle asâkir meks etdiler ve esîrlere kâfirlerin kellelerin yüzdürdüler. Ba‘dehû içlerine ot doldurup cıdalar üzre gezdirdiler. Küffâra rağmen kal‘a-i şibenik'e karşu cümle kelleleri ve esîrleri dizdirdiler.
EÇS V 144b
Evsâf-ı binâ-yı Pirinç Pirnik, ya‘nî kal‘a-i dâr-ı diyâr-ı Venedik deyr-i menhûs hâne-i sedd-i Kahkaha, ya‘nî hisâr-ı şibenik
EÇS V 144b
Kavm-i Bundukanî, ya‘nî milel-i Fireng-i bed-reng-i seng-i pür-ceng-i Venedik vilâyetin keferelerinin târîhlerinde bu kal‘ayı ibtidâ kavm-i Venedik'e pirinc-pirim, ya‘nî ban ve hersek olan Pirinç Pirnik nâm bir keferenin binâsıdır. Bu Venedik cümle milel-i Nasârâ kralları mâbeyninde ne kral ve ne hersek ve ne ban ve ne çarna ve ne çâsâr ve ne iğranduka ve ne irşek (---) (---) (---) Ancak bunların zâbitlerine pirinc-pirim derler kim yaldız altununda bir bodurca Hacivad külâhlı sûret ibtidâ pirinc-pirim olan keferenin suver-i menhûsudur, ammâ başdaki sivri şekilli tâcları kendü zu‘m-ı fâsidlerince Hazret-i İsâ'nın kadem-i şerîfi çorabı ola kim diyâr-ı Kürdistân'da şehr-i Rıkka'da, ya‘nî Urfa şehrinde ellerine girmiş ola ve sahîhdir. İşte bu şibenik kal‘asın evvelki pirinc-pirim binâ etmişdir, ammâ lisân-ı Latin'de şibenik (---) (---) (---) (---) (---) (---) (---) (---) (---)
EÇS V 144b
Niçe kerre bu kal‘ayı sâ’ir krallar muhâsara edüp döğmüşlerdir. Âhir hâ’ib [u] hâsir gitmişlerdir. Hattâ sene (---) târîhinde zamân-ı İbrâhîm Hânî'de Tekelü Mustafâ Paşa serdâr-ı mu‘azzam olup kırk gün kırk gece döğüp bilâ-feth avdet edüp ba‘dehû Danilova nâm mahalde bir yüz karalığıyla münhezim olup bu kadar guzât câm-ı şehâdeti nûş etdiler ve rûh-ı şerîfleri dâr-ı Illiyyîne gitdiler. Beyt:
EÇS V 144b
Edemez def‘ sakınmakla kazâyı kimseBin sakınsan yine ön son olacak olsa gerek
EÇS V 144b
Andan sonra küffâr-ı dûzah-karâr bu kal‘ayı bir hâle koyup gûyâ sedd-i İskender etmişdir, zîrâ sayyâd elinden kurtulmuş gazâla dönmüşdür bu.
EÇS V 144b–145a
Eşkâl-i zemîn-i kal‘a-i şibenik: Venedik körfezi sâhilinde Kilis sancağı hâkinde Kırka sancağı türâbıyla müşâ bir kayalı ve fedâ’î katanalı yerde şekl-i muhammesden tûlânî bir seng binâ bir kal‘a-i garrâ-yı ra‘nâdır kim gûyâ incü-misâl beyâz ve münevverdir, ammâ düşman kal‘ası olmak ile ne cirmde ve kaç tabya ve kaç kapusu ve kenîseleri var ma‘lûmum değildir, ammâ kal‘a-i azîmdir. Varoşu deryâ tarafınadır ve kıble ve batı rûzgârı tarafları körfez deryâsıdır. Ancak maşrık ve şimâl tarafı karadır kim ol taraflarda havâlesi var, ammâ meterise girecek yerlerin cümle lağım etmişdir ve Tekeli Paşa döğdüğü yerlere azîm fostiçe ve tabyalar etmişdir. Ve bu kara tarafı serâpâ bâğ u bâğçe ve gül [ü] gülistân idi. Teberdârân-ı Ebû Müslim elinden geçmiş gibi cümle eşcârât-ı müsmirâtların kırup geçirdik. Ekseriyyâ dıraht-ı meyvedârları zeytûn ve incir ve nar ve ayva ve üzüm fidânları ile müzeyyen olmuşdu 145a
EÇS V 145a
Ve kal‘a içinde kârgîr binâ manastır çanlıkları nümâyân idi ve kal‘anın cümle rûy-ı dîvârları iç yüze eğridir. Hîn-i muhâsarada top güllesi te’sîr etmeye deyü eyle eğri binâ etmişdir, ammâ sâ’ir Rûm kal‘aları gibi bu kal‘anın dendân-ı bedenleri yokdur, lâkin top delikleri ve mazgal delikleri çokdur.
EÇS V 145a
Bu kal‘a-i hısn-ı metîn altında sehel istirâhat edüp ba‘de't-ta‘âm cümle guzât bir yere geldikden sonra serdârımız fermânıyla niçe gâzîler şikâr almak içün tâ kal‘anın handakı kenârına dek seğirdüp aslâ ve kat‘â ganîmet bir şey bulmayup hâ’ib u hâsir dönmüşler iken hikmet-i Hudâ bâğlar içre mahmûr ve evkâr bir kâfir-i bed-kâr ve sitemkârı dil dutup Yûsuf Kethüdâ serdârımız huzûruna getirdiklerinde eydir:
EÇS V 145a
"Eğer beni âzâd ederseniz size bir azîm şikâr diyeyim" dedikde, serdârımız eydir:
EÇS V 145a
"N'ola Muhammed hakkıyçün seni âzâd edeyim" dedikde, hemân kâfir dest ber-kafâ iken dal taban olup "Ardıma düşün" deyü Ayyâr-vâr pertâb ederek şibenik'den cânib-i şarka dağlar ve bâğlar aşup yarım sâ‘atde,
EÇS V 145a
Evsâf-ı binâ-yı fostiçse, ya‘nî kal‘a-i ma‘mûr Ribniçse
EÇS V 145a
Lisân-ı Latince Ribniçse (---) (---) demekdir. Bânîsi Bundukanî kefereleridir. Niçe kerre dest-i İslâma girüp Süleymân Hân asrından berü dest-i kâfirde kalmışdır. Hâlâ hâk-i Kilis ve hâk-i Kırka ile müşâdır. Kal‘ası leb-i deryâ-yı körfezde şekl-i murabba‘ bir alçacık kaya üzre seng binâ bir mahbûb kal‘a-i ra‘nâdır kim beyâz kuğu gibi münevver şekillidir, ammâ derûn-ı hisârda mahsûr olan bizim re‘âyâlığımızdan Venedik'e tapup Uskok olan şarik nâm kâfirin karargâh-ı mecma‘ı ve eşkıyâ-yı Hırvad ve Fireng derneği olup bu kâfirler bu mahalden her bâr Sin ve Kinin kal‘alarımız etrâfların nehb u gâret etmeden hâlî değillerdir, lâkin bu kal‘a şâhrâhdan ba‘îd bir sa‘bü'l-mürûr yerde vâki‘ olmağile üzerine varılmayup dest-i küffârda kaldı. Hemân bu kal‘a küffârları bizim asker-i İslâm'ı görüp kal‘a dîvârları üzre pencik esîri gibi âşikâre pür-silâh dizilüp âmâde durdular, ammâ bu kal‘anın mağrib tarafı deryâ vâki‘ olup bir liman-ı azîmdir kim gûyâ liman boğazında bir kapu gibi daracık boğazdır. Ve bu limana beş yüz pâre gemi sığar hayli vâsi‘ limandır kim bu limanın tâ ortasında bi-emr-i Hudâ bir kaya halk olunup ol kaya üzre bir küçük kullecik var.
EÇS V 145a
Bu kulle etrâfında sağîr ü kebîr otuz aded kayıklar ve firkate ve ıskanpaviyeler var idi kim sâhibleri cümle kal‘a etrâfında olan bâğlarda ayş [u] işretlerde iken kal‘a muhâsara olunca kayık sâhibleri cümle bâğlarda kalup pinhân oldular, ammâ kayıklarda olan kâfirler bu kal‘a muhâsarasın görüp hemân "Avanta" deyüp liman boğazından taşra çıkmağa cân atarken hemân serdârımız Yûsuf Kethüdâ liman ağzının yemîn ve yesârına beşer yüz tüfengli gönderüp varan firkatelere kurşumu bârân-ı la‘net gibi yağdırup aslâ bir gemi taşra çıkamayup yine liman ortasındaki kal‘alı adacığa geldiler. Birkaçı kal‘anın deryâ tarafında kapusuna yanaşdılar.
EÇS V 145a
Ba‘dehû cümle guzât derûn-ı dilden cân [u] gönülden kal‘anın her tarafından hücûm ederek cenge âhenk etdiler.
EÇS V 145a
Hikmet-i Hudâ küffâr cengde iken iki yüz mikdârı Hırvat yiğitleri soyunup deryâda yüzerek kal‘a dibindeki kayıkların üç dâne kebîrlerinden uğurlayup beri bizim tarafa getirdiler, ammâ içinde şarâb ve ekmek ve peynirden gayrı bir şey yok. Hemân bu gâzîlere Yûsuf Kethüdâ beşer altun ihsân edince bu gâzîler gemilerin direkleri ve küreklerini gemilerin ipleriyle beş on aded nerdübânlar edüp ve bâğlarda büyük şarâb fıçıların âşikâre yuvarlayup kal‘a altına getirdiler, zîrâ kurşumun yağmur gibi yağdığından kal‘adan küffâr aslâ baş gösteremezler idi. Anıniçün cümle guzât bî-bâk u bî-pervâ fıçıları ve mezkûr nerdübânları kal‘aya dayayup hâh-nâ-hâh kal‘a üzre çıkup şarik nâm mel‘ûn kâmil bir sâ‘at dilîrâne ceng edüp âhir-i kâr karârı firâra mübeddel olup zîr-i kal‘ada birkaç kayık ve firkateler var idi. Anlara süvâr olup alarka olurken kal‘a üstünden gâzîler bunların gemilerine eyle kurşum urdular.
EÇS V 145a–145b
Gemilerinde yigirmişer 145b ve otuzar kefereler görünürken beşer altışar âdem görünmeğe başlayup kürek çeküp kaçmağa baş gösterir başları kalmadı. Ne çâre ne hâl ise mezkûr adacığa yanaşdılar.
EÇS V 145b
Hemân gâzîler mukaddemâ alınan firkatelere şahbâz yiğitler dolup "Avanta" deyü kâfirler üzre vardıkda, hemân kâfirler beş altı pâre firkate ile boğaz ağzına cân atdılar, ammâ iki tarafda bin aded tüfeng-endâz kuş uçurmağa komazlar.
EÇS V 145b
Hemân kal‘a kapudanı şarik küffâr ve gayrı nâ-bekâr [u] füccâr gemilerin başdan kara edüp bâğlara dökülünce cümle guzât bu yayan kâfirler üzre at bırağup cümlesin dest ber-kafâ der-çember ve der-zencir ve niçeleri tu‘me-i şemşîr olup gemileri der-kenâr kalınca üç aded firkatelere dahi Hilevne yeniçerileri binüp der-akab mezkûr küçük adadan üç firkate dahi kâfirleriyle alup kenâra gelüp ol üç firkatelere dahi gâzîler dolup cümle dokuz pâre firkateler ile cümle guzât bu liman içre altı aded firkateler dahi mâl-ı ganâ’imleriyle alınup, hulâsa-i kelâm sağîr ü kebîr cümle yigirmi dokuz pâre firkateler[den] ancak biri boğaz ağzında atılan tüfenglerden halâs oldu ve niçe kâfirler firkatelerden kendüleri deryâya atup gark oldu. Birkaç gemilerin âteşe urduklarında içinde mecrûh olan kâfirler, âyet sûre (---) (---) (---) Arapça nass-ı kâtı‘ı üzre niçeleri suda gark oldu ve niçeleri âteşde ark u hark oldu.
EÇS V 145b
Hulâsa-i kelâm biz karadan atlarla gelüp deryâda olan kâfir gemilerin feth etdikden sonra bâğlar içre üzüm değşirmeğe çıkan küffâr ve avrat ve oğlan halâs olur mu?
EÇS V 145b
Ba‘dehû kal‘ada olan zî-kıymet eşyâcıkları serdârımız, "Bunlar mîrî mâldır" deyü girift edüp ve cebehânesinde cümle üç yüz aded tüfeng ve yüz aded meç ve kılıç ve harbe ve niçe bunun emsâli âlet-i silâhları ve zî-kıymet âlât-ı âvânîleri cümle komor bârgîrlerine tahmîl etdirüp ve altı pâre şâhî topların her birin ikişer komor bârgîrlerine yükledüp kal‘anın içinde kalan mâl-ı ganâ’imi guzât-ı müslimîne "yağma" deyüp ân-ı vâhidde derûn-ı hisârı harâb [u] yebâb edüp âhir ıhrâk bi'n-nâr edüp hânelerin türâb etdiler. Tâ şu mertebe harâb etdiler kim kal‘anın demir kapuların bile söküp götürdüler.
EÇS V 145b
Andan yigirmi dokuz aded firkatelerin top u tüfenglerin ve gayrı âlât-ı mühimmât levâzımâtları ve demirleri ve yelkenlerin cümle guzât alup firkatelerin cümlesin birbirlerine kayd [u] bend edüp cümlesin âteşe urdular, ammâ niçe firkatede çok mecrûh kâfirler var idi. Cümlesi nâr-ı cahîme girmezden mukaddem dâr-ı fânînin âteşinde biryân u giryân oldular. Niçeleri cân havliyle kendülerin deryâya atup gark olduklarına bu âyet-i şerîf sûre (---) delîldir:
EÇS V 145b
nassı üzre gemiler hark, ahâlîsi gark olup yerleri dârü'l-bevâr oldu.
EÇS V 145b
Ve bu kal‘a tarafı ve gemiler ahvâlleri ber-taraf oldukdan sonra bâğlar içre ve dağlar ve ırağlar içre firâr eden dalâlet-âyîn ve melâ‘în ve kefere-i müşrikînlerin akîbine cümle guzât düşüp tavuk yerden daru değşirir gibi dağlarda ve bâğlarda ol kadar mahbûb u mahbûbe pençe-i âfitâb muğpîçe mehpâreler buldular kim hadd [ü] hasirden efzûn ve hisâb-ı kalemden efzûn esîr-i mihr-i mâhlar alındı, ammâ dağlar içre bir sadâ-yı Allâh Allâh kopunca hemân serdârımız İsmâ‘îl alaybeği ta‘yîn eyledi kim bir şecî‘ tüvânâ-yı bahâdır ve niçe yüz aded cenglerde isbât-ı vücûd edüp akrânı nâdir bir şîr-i merd-i Hudâ'dır. Anı sancağı askeriyle ta‘yîn edüp vardıklarında gördüler kim bir bâğ dîvârı içine beş yüz mikdâr kâfir deryâdan kaçamayup karada kuruya kalmışlar. Cân bâzârlarına düşüp cân u gönülden cenge âhenk ederler. Hemân İsmâ‘îl alaybeği,
EÇS V 145b
"Bire gâzîler, ayıb değil midir? Bire karış katış olaluma. Hovdur hov" deyüp cümle guzât kal‘a-misâl bâğ dîvârından içeri girüp müslimîn ile müşrikîn rû-be-rû olduklarında bir neberd-i perhâş ve bir cidâl-i uğraş olup gâzîyân-ı Ervâm "Böyle ceng-i be-nâm görmedik" deyü şahâdet etdiler, felillâhi'l-hamd.
EÇS V 145b
Bu mahalde küffârların dahi ekseri tîğ-i bürrândan geçdi. Ancak yedi aded şahbâzımız câm-ı şehâdeti içdi. Mezkûr şühedâları alup bu kadar hûr gılmân meyyâl-ı alemân(?) ve bintân ve nisvânlar ile ve yüz altmış aded başbuğ firkate sâhibi kapudan esîrler ile kal‘a-i Ribniçse altında huzûr-ı serdâra gelüp gâzîler kıyâsdan hâric ihsânlar aldılar, ammâ,
EÇS V 145b–146a
Hakîr dahi birkaç refîklerimizle dağlarda 146a ve bâğlarda şikâr ve kelepürcükler ararken bir bâğ içre beş aded serhad gâzîleri on aded esîrleriyle bâğda oturup bir meclis-i müheyyâ üzre ayş [u] işret edüp bâde-i hamr nûş ederek esîrlerine gûyâ evleri gibi kebâb çevirderek zevk u safâ ederlerken hakîr râstgele düşdüm. Hemân bunlar hakîri görünce Boşnak lehcesi üzre biri eydir:
EÇS V 146a
"Bire cele cânum, hoço çelo Allâhı seversen kazı yiğit bir manca yeyelüz" dedikde, gördüm ki ortada beyâz nân pâreler ve kebâb pâreler ve gûnâ-gûn ni‘met-i nefîseler var. Hemân atdan inüp eyitdim,
EÇS V 146a
"Gâzîler şikârınız çok ola ve gazâlarınız kutlu ve kollarınız kuvvetli ve kullarınızın yüzleri ve gözleri nûrlu ola" deyüp ekmek yemeğe başladım, zîrâ kelb-i sarîhden ziyâde karnım aç idi. Biri eydir:
EÇS V 146a
"Bak a kazı yiğit, bu ta‘âm bizüm değildür, Allâh efendimizindür. Bu esîrlerimizin bâğlarıdır. Bunda cümlesi manca yeyüp şarâb içerken Allâhumuz bu mancayı ve bu şarâbı bize ihsân eyledi. İçe benüm elimden şu şarâbı" deyü bir çanak şarâb sundukda, hakîr eyitdim:
EÇS V 146a
"İçmem gâzîler ve âbâ vü ecdâdım dahi tütün ve kahve dahi içmemişlerdir, değil ki ben şarâb içem"