EÇS VI 97b
Ve bir câmi‘i ve dizdârı ve iki yüz aded neferâtları vardır. Ve müstevfâ cebehânesi ve yahşı topları vardır. Ve bu kal‘a yumurta gibi bir yalçın kaya üzre üstü vâsi‘ her tarafı çâh-ı gayyâ zemînde olmak ile üç tarafında handak hafri yokdur. Ancak kıble tarafında kesme handakı vardır. Ve bu kal‘a içre yalçın kayadan kesme bir âb-ı hayât kuyusu vardır, Tuna'dan suyu gelir derler.
EÇS VI 97b
El-hâsıl sarp palankadır, ammâ Allâhümme âfinâ ibtidâ düşman geldikde der-ceng-i evvel bu hisâra sarılup aldıkda andan kal‘a-i Üstürgon'u top ile döğe döğe harâb u yebâb eder. Hemân buna çâre oldur kim bu Depedelen kayasın beş on aded dörder ve beşer hazîneli lağımlarla ender-havâ mu‘allakest dediği gibi lağımlarla bu depeyi sehel hâke berâber etseler henüz kal‘a-i Üstürgon sedd-i Kahkahâ olurdu, Allâhümme yessir.
EÇS VI 97b
Hattâ bir iki kerre küffâr tâ aşağıdan lağım edüp bu kayayı atmak murâd edinmiş, kalından kavratdığiyçün lağımları gerüye depüp niçe bin kâfir âteş-i Nemrûd'a piryân olup yerleri dârü'l-cahîm ve nâr-ı sa‘îr olur. Hâlâ lağım deliği aşağı kaya dibinde nümâyândır.
EÇS VI 97b–98a
Ve bu Depedelen kal‘asından aşağı düz çemenzâra enince nehr-i Tuna kenârında bir ılıca suyu 98a kaynağı olduğu mahalde,
EÇS VI 98a
Evsâf-ı palanka-i Nârhâne, ya‘nî âteşgede-i Bârûdhâne
EÇS VI 98a
Sene 1014 târîhinde bu kal‘ayı dahi Koca Lala Mehemmed Paşa binâ etmişdir. Nehr-i Tuna kenârında bir alçak düz çemenzâr yerde şekl-i murabba‘ dolma ve rıhtım bir palanka-i kavîdir. Dâ’iren-mâdâr cirmi altı yüz adımdır, ammâ alçak yerde vâkı‘ olmağile aslâ handakı yokdur. Ancak cânib-i şimâle kapusu önünde handakı asma köprüsü vardır. Ve çâr-rüknünde çâr kullelerinde şâhî topları ve muşkat tüfengleri vardır. Dizdârı ve iki yüz aded neferleri ve cebeci ve topçu ve bârûdcubaşı nâmân ağaları ve neferâtları vardır. Derûn-ı hisârda başka bir bölme içre neferât hâneleri vardır. Bârûdhâne kârhânesi başkadır. Bu dahi Budin bârûdhânesi gibi ibret-nümâ çarhları ve dollâbları ve tuç havânları var. Bunun dahi cümle âlet-i çarhların ılıca suyu deverân etdirir. Bunun dahi âb-ı germâbı sehel nermâbdır. Aceb hikmetdir kim bu mahmiyye-i Üstürgon'da mezkûr olduğu gibi üç aded ılıcalar vardır, üçü dahi issi değil, mu‘tedilce nermâdır. Bunda dahi latîf bârûd-ı siyâh işlenir. (---) (---) (---) (---) (---) (---) (---)
EÇS VI 98a
Der-vasf-ı tetimme-i şehrengîz-i külliyât-ı şehr-i Üstürgon
EÇS VI 98a
Evvelâ âb [u] hevâsının letâfetinden ol kadar mahbûb u mahbûbeleri olur kim nisvân ve gılmânı kemâl mertebe hüsn-i cemâlde ve lütf-i i‘tidâlde olup hâllarının her dânesi hâl-i Hâşimî-vâr bin kez müşg-i Tatar değer gül-çehre ve perî-peyker ve melek-manzar gılmânları olur, ammâ zenâneleri aslâ kapudan taşra çıkmayup âhir nefesde Arapça ile kapudan çıkarup Kurite(?) bâğlarının cebbânesine defn ederler.
EÇS VI 98a
Ve cemî‘i halkı garîb-dost halûk ve hüsn-i ülfet sâhibi âdemler[dir]. Ve sahrâ-yı Üstürgon'un nısfı bâğ u bâğçe ve müşebbek bostânlardır. Hattâ kal‘anın cânib-i kıblesinde top altında bârûdhâne olan yerde kefere zamânı İrşek şehri nâmıyla bir şehr-i müzeyyen var imiş, gûyâ İremezâtü'l-imâd imiş. Hâlâ der [ü] dîvârdan bir eser kalmayup ol kadar bâğ u bâğçe ve nahlistân u gülistândır kim gûyâ ravza-i cinândır kim bu bâğların bir ucu tâ Süleymân Hâ[n] depesine varır ve bir ucu kal‘adan bir top menzili alarka tâ Şoşkot deresine varınca serâpâ bâğlardır kim Âl-i Osmân askerine "Salâdır mahsûlümüz helâl olsun" dediklerinde cümle guzât gûnâ-gûn meyve-i âbdâr yemeden müstağnî oldular. Cümle meyvesi ve havâsı ve halkının reng-i rûyları ve kâr [u] kisbleri ve libâsları ve lisânları cümle Budinli gibidir, ammâ şehri koz içi gibi ma‘mûrdur ve sancağı dahi ma‘mûrdur.
EÇS VI 98a
Ve cümle taht-ı livâsında yüz elli pâre ma‘mûr köydür, ammâ kâfiristânın tâ Yanık ve Komaran ve Beç ve Prag'a ve Pojan'a varınca gâzîleri seğirdüp kâfirden baş dil alup harâc dahi alup selâmet ile kal‘a-i Üstürgon'a gelirler.
EÇS VI 98a
Der-ziyâretgâh-ı şühedâ-yı kal‘a-i Üstürgon
EÇS VI 98a
Bu ziyâretgâhları ve kal‘a-i Üstürgon'u alâ kadri'l-imkân niçe ahbâb ile şeb [ü] rûz seyr [ü] temâşâ etdiğimizin beşinci günü Sadrıa‘zam Köpürlüzâde Ahmed Paşa-yı mükerrem deryâ-misâl asker ile kal‘a-i Üstürgon altına gelüp meks-i hıyâm etdikde kal‘a-i Üstürgon'dan ve Depedelen ve Bârûdhâne ve Ciğerdelen kal‘alarından ol kadar top şâdumânları etdiler kim arz [u] semâvât ve kubbe-i eflâk-i kâ’inât güm güm gürleyüp bir sâ‘at kadar bârûd-ı siyâhın dûdı ebr-i kebûddan zâil olmayup bir sâ‘atden sonra kal‘a-i Üstürgon dûd-ı muzlimden nûr-ı beyz-âsâ zâhir ü bâhir olup cümle ebrâcları ve dendân-ı bedenleri şukka alemler ve sancağ u bayrağ u fılandıralar ile zeyn olmuş göründü.
EÇS VI 98a–98b
Hemân ol ân Sadrıa‘zam bir ân durmayup nehr-i Tuna kenârına gelüp ibtidâ altı oda yeniçeriler ile Zağarcıbaşı İbrâhîm Ağa'yı ve Kadızâde İbrâhîm Paşa'yı ve Sührâb Mehemmed Paşa'yı ve Kaplan Paşa'yı ve Hısım Mehemmed Paşa'yı cümle eyâleti askerleriyle Tuna'dan gemiler ile mezkûr vüzerâları ve mîr-i mîrânları karşu tarafa Uyvar hâkine geçirüp karşu tarafda gemiler üzre cisir yapmağa başladılar. Üstürgon tarafında dahi Sadrıa‘zam deryâ-misâl asker ile cisir yapmağa mübâşeret edüp bir gecede on aded gemi Sadrıa‘zam tarafından ve yedi gemi karşu tarafda yapıldı. Ve gece gündüz ale'l-umûm 98b cisr-i azîm itmâmına cidd ü cehd, sa‘y ü ihtimâm olundu.
EÇS VI 98b
Hikmet-i Hudâ efendimiz Kadızâde İbrâhîm Paşa cisir yapmağa Tuna'nın karşu tarafına gemilerle geçüp bu hakîr Üstürgon temâşâsiyçün beri tarafda kalup ta‘yînâtımız olmadığından on bir re’s atlarımız ve hüddâmlarımız aç kalup zahîre ve alef peydâ etmek içün beş aded gulâmımla ve on aded yâr-ı gâr-ı refîklerimle sahrâ-yı Üstürgon'un cânib-i garbîsine beş sâ‘at gidüp bir latîf yulaflı ve arpalı tarla bulup cümle atlarımız bağlayu[p] yulafa salup bizler arpa demetleri düğmeğe başlayup fi'l-hâl birer cak yükü arpa peydâ edüp, "Bire meded, asker bu mahalle gelmeden dahi arpa düğelim" derken anı gördük: Üç yüz aded cürd atlı pür-silâh gözleri kızmış şehbâz gâzî yiğitler bize doğru gelüp selâm {vermeden},
EÇS VI 98b
"Baka n’işlersiniz, demet mi düğersiz. Kalkın hey gidiler, arpa düğmeden ne bulursuz. Kalkın varalım kâfir kıralım, doyum olalım, oğlan kız alalım, ordu-yı İslâma inşâallâh doyum gelelim" dediklerinde,
EÇS VI 98b
Hakîr eyitdim "Vallâhi {kardaşlar} atlarımız açdır, hidmetkârlarımız aşa ekmeğe muhtâcdır. Bu kâfir diyârında bildiğimiz yer yok ve yol bilir kulağızımız yok. Kanda gideriz, arpamızı düğdük, biz döner orduya gideriz" dediğimde,
EÇS VI 98b
"Bire var hey demetçi gidiler" deyüp hemân üç yüz aded şehbâz yiğitler at boynuna düşüp dağlar içine girüp gitdiler.
EÇS VI 98b
Biz dahi sehel arpa düğelim derken hemân nîm sâ‘at geçmeden bu gâzîler bir kal‘a altına varırlar. Görseler kim kal‘a kapuları mesdûd, cümlesi handak kenârına varup Ahyolı ve Müsevre şehirlerinin dağları çakalları gibi çağrışmağa başlayup,
EÇS VI 98b
"Bire dizdâr, bire kal‘a gidileri, bire açın kapuları, bire yoğurd, bire ayran, bire ekmek, bire arpa ve bire at nalı var mı" deyü her biri bir gûne feryâd edüp çakal gibi çağrışırlar.
EÇS VI 98b
Kimisi de "Bire serhad gidileri, göğsünüzde îmânınız yok mu, bir ekmek keseğiyle birer çanak ayranınız yok mu" derler.
EÇS VI 98b
Meğer bu kal‘a Nemse kâfirinin Tata kal‘ası imiş. Küffâr mazgal deliklerinden bu kavmi görüp kimi handak kenârında yatır kimi durur ve kimi oturur ve kimi yoğurd ister. Hemân küffâr müşâvere edüp,
EÇS VI 98b
"Tedârik bunları kal‘a içine alup cümle esîr etmekdir" deyü yek-dil [ü] yek-cihet olup birkaç Türkçe bilir kâfirler kal‘a bedenleri üzre gelüp "Ne istersiz âdemler" derler.
EÇS VI 98b
Bunlar da Aydın ve Saruhan ve Menteşe Türkleri eydir "Bire cânım serhadli kardaşlar, açız. Bize yoğurd ve ayran ve ekmek ve atlarımıza arpa verün, yeyelim, size du‘âlar edelim. {Andan} ordumuza gidelim" dediklerinde bedenler üzre {olan} kâfirler eydir:
EÇS VI 98b
"Baka yiğitler biz de bir alay serhad gâzîleriyiz. Size at yemi ve at nalı ve her ne isterseniz verelim, ammâ korkarız, akçasına cefâ edersiz" derler.
EÇS VI 98b
Bu gâzîler dahi bellerinde kemerlerin ve ceblerinde ve kîselerinde altun guruşların gösterdiklerinde hemân küffâr kal‘anın kapusun açup asma cisrini yerine koyup,
EÇS VI 98b
"Geliniz, cümleniz atlarınızla içeri kal‘aya giriniz" dedikde bunların iki yüz mikdârı atlarıyla kal‘aya girüp yüz mikdârı cisir üzre dururlar. Kimisi de kal‘a kapusun alırlar.
EÇS VI 98b
Hemân bu kapu önündeki yiğitleri kâfir içeri koyup kapuyu kapamak isterler. Bunlar dahi,
EÇS VI 98b
"Biz atlarımızdan ayrılmayup burada dururuz" derken bunlar kâfirle azğaşup kâfire vur ederler.
EÇS VI 98b
Hemân küffâr dahi içerde olanlara girişince içerde olanlar henüz bilirler kim bu kal‘a küffârın imiş. "Bire vurun gâzîler şu kâfiri" deyince bu kal‘a içre girmiş üç yüz aded cürd atlı gâziyân-ı Anadolu kâfirin kal‘asına tâ‘ûn-ı ekber gibi girüp küffâra eyle bir sâtûr-ı Muhammedî ururlar kim küffârı kıra kıra iç kal‘aya tıkup taşra kal‘ayı âteşe urunca küffâr bunlara iç kal‘adan elli yedi pâre top atdığın biz arpa demetleri düğdüğümüz yerden istimâ‘ ederdik.
EÇS VI 98b
Anı gördük, nîm sâ‘atden bu üç yüz aded gâzîler üç yüz altmış aded esîr-i bend-i zincîr edüp ve yüz yetmiş aded saçlı küffâr kellelerin ârâyiş-i nîze edüp gülbâng-ı Muhammedî çekerek elleri kan ve kolları kan ve ciğerleri biryân bir alay gâziyân-ı Aydın ve Saruhan yanımıza gelüp eyitdiler:
EÇS VI 98b
"Bire âdemler, dahi arpa demetleri mi düğersiz. Görün biz ne gûne gazâ etdik. Biz müslüman kal‘ası sanup kal‘a altına vardık. Kâfir bizi hîle ile kal‘aya alup kırmak istedi. Hamd-i Hudâ biz anları kırdık ve işte bu gümüş deyenekli ve başı telli {kâfir} kal‘a kapudanı imiş" deyü kazıyye-i sergüzeşt [ü] serencâmların hakîre bir bir takrîr etdiler.
EÇS VI 98b
{Biz dahi hemân} atlarımıza arpalarımızı yükledüp bu gâzîler ile at başı berâber ordu-yı İslâma gidüp dosdoğru Sadrıa‘zam kethudâsı Semiz İbrâhîm Kethudâ'ya varup {kıssa-i mâcerâların bir bir} nakl etdiklerinde hakîr dahi ene eşhedüci idim.
EÇS VI 98b–99a
Kethudâ Beğ bu gâzîleri Sadrıa‘zama götürüp cümle kelleleri 99a huzûr-ı Serdâr-ı mu‘azzamda zemîne galtân edüp "Hemîşe devletli vezîr, dîn düşmanlarının kelleleri böyle pâymâl-i rimâl ola" deyü hayr du‘âlar edüp esîrleri de huzûr-ı vezîre keşân-ber-keşân getirüp cümle gâziyân-ı mücâhidân zemîn bûs edüp Sadrıa‘zam bu gâzîlerin ebü'l-kelâmların söyledüp cümle serencâmların bâlâda tahrîr olduğundan mufassal sergüzeştlerin bir bir takrîr etdiklerinde Serdâr-ı âkıbet-endîş buyurdular kim "Siz ne yerlisiz?".
EÇS VI 99a
Bunlar dahi "Aydın ve Saruhan sancağı sipâhîlerindeniz" dediklerinde,
EÇS VI 99a
"Yâ siz kimin izniyle çeteye ve poturaya gitdiniz. Yâ esîr olsanız, hâl neye müncer olurdu. Niçün fermânsız çeteye gitdiniz?" deyince hemân içlerinden biri,
EÇS VI 99a
"Vallâhi devletli vezîr, at na‘lı ve arpa ve zahîre almağa gidüp gördük, bu Üstürgon yanında bir kal‘a var, biz müselmân kal‘ası sandık. Meğer kâfir kal‘ası imiş. Kâfir bizi içeri alup kırmağa başlayım derken biz de dal sâtûr olup kâfirleri kırup bu kadar gazâ edüp bu kadar mâl-ı ganâ’im alup huzûruna geldik" dedikde hemân vezîr-i dilîr hüsn-i tedbîr {edüp},
EÇS VI 99a
"Asâkir-i İslâm ordudan pârekende ve perîşân olmasıniçün, ibret-i âlem ola" deyüp,
EÇS VI 99a
"Tîz dutun şunları" deyince hakîr, İbrâhîm Kethudâ'nın yanında pinhân olup durdum.
EÇS VI 99a
Sadrıa‘zam, "Tîz cellâdlar gelsin" deyince cümle cellâd-ı bî-amânlar meydân-ı mahabbete gelüp dal tîğ-i uryân olup fakîr gâziyânların girîbânlarına yapışup serâperde önüne getirdiklerinde hemân hakîr İbrâhîm Kethudâ'nın destin bûs edüp,