EÇS VII 25a
"Bire oğlanlar etrâf-ı eknâfı cüst u cû edin. Bu kebâbın aslı fer‘ına erelim, ayâ ne ola görelim" deyü memlûklarım her cânibe gönderdim.
EÇS VII 25a
Hakîr dahi at ile cânib-i erba‘ayı devr eyledim. Âdem ü âdemî-zâtdan bir nâm u nişân bulmadım, ammâ bu koyun kebâbı olan cây-ı ma‘hûdeden ve bu pusu yerinden iki bin mikdârı asker henüz kalkmışlar, zîrâ âteşlerinden ve at na‘lının yerlerinden ne kadar asker olduğu ma‘lûm idi.
EÇS VII 25a
"Ayâ bu ne asker yurdu ola?" deyü zîr [u] bâlâyı tecessüs ederken bir kefere çantası, ya‘nî silâh kîsesi içinde bir kara şapka ve bir telatin derisinden kefere çizmesi bulduk. Bildim ki kefere taburu yurdudur, ammâ henüz kaçmışlar yâhûd kalkup gitmişler. Hakîr eyitdim:
EÇS VII 25a
"Bire oğlancıklar, Cenâb-ı Kibriyâ bu dağ içinde pişmiş koyun kebâbları ihsân eyledi. Evvel cân sonra cihân, gelin şu kebâbı ekele ye’külü bâbında sıyğaya çekelim, def‘-i cû‘ edüp Hâlık-ı Râzık Allâh'a hamd edelim" dedikde memlûkumun biri eydir:
EÇS VII 25a
"Ağa korkarım, bu kebâblar domuz etidir" deyince hakîr eyitdim:
EÇS VII 25a
"Hey hınzîr oğlu hınzîr, hınzîr eti olsun şişde olsun, dedikleri işte bu kebâb hakkına denmişdir. Siz kâfir evlâdı belinden gelesiz, domuz etiyle perveriş bulasız da sakınasız, yâ ben sakınmam mı? İşte koyunların başları ve paçaları ve derileri" deyü gulâmlarıma gösterüp Ma‘ânoğlu hapsinden çıkar gibi aç çıkmış ve niçe eyyâm aç kalmış hüddâmlarımla koyun kebâbının birisin Ma‘dî-kereb-vâr gulâmlarımızla yedik ve fi'l-hâl pîr [ü] pâk etdik ve bir koyun kebâbın meşin sağrıya sarup hıfz eyledik.
EÇS VII 25a
Ba‘de't-ta‘âm gulâmlar iki karabina kâfir tüfengleri ve üç dâne çarhlı kol tüfengleri ve bir kılıç ve bir külüng buldular. Andan seyishâneleri yükledüp gitmek sadedinde iken iki gulâmlarım bir çalı dibinde iki cak yükü yulaf bulup getirdiler, ammâ her birin birer âdem kaldıramaz. İlâhî bin bin sana hamd ü senâ, bizlere şu dağ-ı bî-amânda pişmiş koyun kebâbı verdin. Atlarımıza yulaf verdin. Hakkâ ki Rabbü'l-âlemîn ve Râzık-ı bî-ta‘b Hudâ-yı Kerîm'sin kim âyet-i şerîfinde,
EÇS VII 25a
dedin, deyü bu âyet-i şerîfe hâtıra hutûr edüp Cenâb-ı Kibriyâ'ya i‘tikâd-i ezelîm dahi ziyâde oldu.
EÇS VII 25a
Ammâ bu yulaf cakların atlarımıza tahmîl etsek atlar götürmeğe iktidârları yok. Hemân yedi aded atlarımıza yedi kadar sallama yemleri asup atlar yemleri yeyince âteş kenârında emîrâne zevk u safâ edüp atlar ıyd-ı ekber etdiler ve atlar yemleri kesince hakîr piyâdece şâhrâh üzre varup
EÇS VII 25a
"Asâkir-i İslâmın âyende vü revendesinin ibtidâ-yı intihâsına varınca vâkıf-ı esrâr olalım" deyüp şâhrâh üzre varup cüz’î temâşâ ederken hemân bu hakîrin Seyfî nâm bir gulâmım har har soluyarak elinde bir dalyarak ile gelüp:
EÇS VII 25a
"Bire ağa muştuluk şikâr var, kalkın gidelim. İki kâfir bir ağaçlık içinde hor hor uyuyup yatırlar ve dörd dâne yarar atları boşanmış gezerlerken atları dutup bizim atların yanında bağlayup yemlerin asup dururlar" dedikde hemân hakîr dörd aded gulâmımla pür-silâh kâfirlerin olduğu mahall-i ma‘hûdeye varup gördüm, iki kâfir silâhların bir ağaç dallarına asup hâb-ı râhatda domuz gibi horlayup yatırlar.
EÇS VII 25a
Hemân bu abd-i fakîr yap yap elim kılıç kabzasında varup ibtidâ kâfirlerin çalıda asılan silâhların alup bizim gulâmlar yanında bir çalıya salb edüp andan her kâfire ikişer gulâmlarımla ale'l-gafle üstlerine düşüp sarılup ol ân küffârın biri cân havliyle yerinden pertâb edüp meğer belinde bir küçük tüfengi var imiş, belinden çıkarup âteş edem zann edüp hakîr bunun koluna nice bir balta tügdüsü urdum ise tüfeng kolundan fırlayup hemân Rüstem nâm benâm kölem hakkâ ki Rüstemâne küffâra sarılup ol mahalde kâfirin kellesine hakîr bir balta dahi urup kâfir serâsîme olıcak dest ber-kafâ kâfiri kayd [u] bend edüp ikisin de âteş kenârına getirdik.
EÇS VII 25a
Ammâ öbir kâfire Kâzım ve Sührâb nâm gulâmlarım aslâ kâfiri davrandırmayup bağladılar. Ammâ bu kefere ehl-i zevk imiş, elinde mezesiyle belinde bir çotra şarâbıyla hâb-ı nâza varmış imiş, ammâ sonra şimdi zor ile uyanmış.
EÇS VII 25a–25b
Derhâl 25b bu kâfirleri, Seyfî nâm gulâmım merhûm Seydî Ahmed Paşa ile Erdel diyârından kendü elimle çıkardığım fasîh u belîğ Macar gulâmı idi, bir yarar tüvânâ yiğit olup anınla bu iki kâfirleri söyledüp kâfirler eyitdi:
EÇS VII 25b
"Vallâhi yuram, ya‘nî ağam, biz Yanık kal‘asından iki bin âdem bu mahalle gelüp iki gece idi yatup bu dereden gelen geçen Türk askeri üzre çıkalım, şikârlar alalım, Yanığ'a tafra ile varalım derken çaşıtlarımız gelüp bire burada ne durursuz, deryâ gibi Türk askeri üzerinize geliyor, demişler. Askerimizin cânları başlarına sıçrayup yoldaşlarımız kaçmışlar. Biz dahi şu âteş başında iki koyun kebâbımız var idi. Ana muntazır olup birkaç kadeh şarâb ziyâdece içüp uyuya kalmışız. İşte başımıza böyle hâl geldi" dedikde hemân bu kâfirleri soyup bellerine bakdım.
EÇS VII 25b
Birer güderi meşin kemerleri var, birinde yetmiş Sivilye talar guruşları var ve kırk aded Ungurus altunu var, birinde on Sivilye guruş ve yüz beş Ungurus altunu var idi. Bu altunları alup ummân-ı kerâmeye torbiçe edüp beşer altunun gulâmlarıma verüp küffârların dörd re’s atlarına nazar etdim.
EÇS VII 25b
Dördü dahi yaranmış ve işlemiş katana kâfiri atları ve cümle atların âlât-ı silâhları ve eğer kaşında ikişer ve terkilerinde kezâlik ikişer kol tüfengleri telatin altun yaldızlı kuburları ile musanna‘ tüfengleri ve terkilerinde birer kızıl abâdan yağmurlukları ve birer heybelerinde donları ve gömlekleri ve at na‘lları ve mıhları ve beyâz beksumat ve peynirleri ve onar yem kadar cakları terkilerinde var idi. Lâkin rahtları cümle kayış idi, ammâ kılıçları eski Alman idi ve gümüşlü külüngleri, boy tüfengleri gâyet musanna‘ idi.
EÇS VII 25b
Hikmet-i Bârî nasîb ender nasîb-i yârî gulâmların bir kaçı dağlar içre gezüp şikâr-ı kelepürler ararken iki cak arpa ve iki cak beyâz beksumat ve bir cerre şarâb-ı bî-hicâb ve çanta çanta kebâblar ve iki gümüşlü musanna‘ kılıçlar ve bir sîm kadeh ve bir altun arak kadehi ve meclis başında altı dâne gümüşlü bıçaklar ve altı dâne gümüş sahanlar ve bir gümüş kulplu tâs ve bir beyâz ihrâm içinde gûnâ-gûn donlar ve gömlekler ve esbâblar bulup hüddâmlarım getirdikde hemân hakîr şâd-ı merk olayazdım ve beyâz ihrâmı âteş başına döşeyüp Sedd-i İskender-vâr lenger bırağup bu esbâbların ahvâlinden haber sordurdukda,
EÇS VII 25b
"Vallâhi bu esbâblar bizim Yanık kapudanının esbâblarıdır. Gece karanlıkda haber gelüp kalkdıklarında şaşkınlıklarından cümle şeylerin ve bizi dahi bile unudup gitdiler. Biz dahi ve bu mâllar dahi size nasîb olduk. Dahi kimlere nasîb olacakdır" dediler.
EÇS VII 25b
Hemân ol dem âteş kenârında iki rek‘at namâz kılup eyitdim:
EÇS VII 25b
"İlâhî bu abd-i âsî vü âciz ne hakîr ednâdan ednâdır ki bu kadar ihsân [u] in‘âm etdin ve bu iki dağ arasında iki dağ pâresi kadar kâfirleri kabza-i tasarrufuma verdin. İnâyet ü ihsân u in‘âm senindir ve havl [ü] kuvvet ü kudret ve nusret senindir" deyü secde-i şükr edüp "Hâzâ min fazlı Rabbî" lafzı verd-i zebânım oldu.
EÇS VII 25b
Gör imdi Cenâb-ı Bârî'nin in‘âmın kim üç gün mukaddem def‘-i cû‘ içün bir eşheb atımı boğazlayup tenâvül edüp salt sebükbâr kalalım deyü bu kadar eşyâ-yı esbâb [ü] eskâl ve havâyic ü çadırı cümle âteşe urmuş idik. Bu kerre Cenâb-ı Allâh aşr emsâli kadar Allâhu Kerîm kerem edüp niçe gûne ıvazların etdi.
EÇS VII 25b
Ey bürâder-i cân-berâberim bu kadar tatvîl-i kelâmdan me’âl-i muhassal-ı kelâm oldur kim hemân bir kul kulluğunda bir hoş sâbit kadem durup cemî‘-i umûrun dergâh-ı İzzet'e tefvîz edüp sıdk ile Allâhu Azîmü'ş-şân'a tevekkül oldu mu anın rızkın Râzık Allâh sezmediği yerden verir ki âye[t], sûre-i (---) Arapça dir deyüp bu şikârları alup âlem ağyârdan bî-haber âteş kenârında safâ edüp asâkir-i İslâm ise öte tarafımızda renc-i anâ çekerek ubûr etmede, ammâ bu âteş kenârında gulâmlarımla müşâvere edüp,
EÇS VII 25b–26a
"Ne dersiz oğlanlar biz bu esîr kâfirler ile asker içre şâhrâha varsak ihtimâldir Sadrıa‘zam bu esîrleri duyup kalîl bahâ ile elimizden alalar, yâhûd dildir deyü söyledüp boyunların vuralar. Bu ganîmetler ile anlar elden gideler ve aç asker içine bu kadar terkimizdeki caklar ile zahîreyi asker görüp yağmâ etmeleri mukarrerdir, biz dahi durmayup mâlımız vermemek içün ceng etmemiz mukarrerdir. Ammâ umûma muhâlefet kuvvet-i hatâdandır, 26a bu kerre umûm içre ölmek iktizâ eder. Elbette bizim bu zahîremize asker sarılıcılardır, zîrâ kâmil yigirmi altı gündür kim Sadrıa‘zamın bile atları cümle meşe ağacı filisleri ve çamurlu otlukları yerler. Kâfir korkusundan asker ordudan bir fersah ve nîm merhale taşra gidemeyüp askerin girîbânları niçe kerre kâfir alduğu ecilden herkes atların gözleri önünde (---) çamura bağlayup atları ve kendüleri açdır. Bizde bu kadar zahîreleri görünce askerin elbette yağmâ etmeleri mukarrerdir. Gelin oğlanlar sizinle sağ tarafımızda asker ve sol tarafımızda dağlar kenârın kollayarak gidelim" deyü niçe bin gûne müşâvereler etdikde Sührâb gulâm eydir:
EÇS VII 26a
"Yâ sultânım belki bizim gibi yoldan taşra ormanlara çıkan çeteci askerlere râst geleyüz yâhûd bu esîr kâfirlerimiz gibi katana kâfirlerine râst geleyüz. Yoldır izdir ve askerlikdir, bize ve size sarkındı edeler. Elbette döğüşmek iktizâ eder, zîrâ şimdi bu dağlar aslâ hâlî değildir, mâl-â-mâl kâfirlerdir ve yol iz bilmeziz. Her kankı askerimiz bize râst gelirse elbette bu kâfirleri ve bu mâlları ellerimizden alırlar" deyü kölelerim yahşi meşveret etdiler. Seyfî gulâm eydir:
EÇS VII 26a
"Hele bir kerre dahi şu kâfirleri söyledeyim" deyüp,
EÇS VII 26a
"Siz nerelisiz?" dedikde anlardan hakîrin bağladuğu kefere eydir:
EÇS VII 26a
"Ben bir garîb ü fakîrim. Yanık kal‘asında yanmışım. Bu askerle bile gelmişim" dedikde,
EÇS VII 26a
"Yâ fakîrde böyle küheylân atlar ve böyle altun yaldızlı altunlu tüfengler ve gümüşlü kılıç ve gümüşlü külüngler nişler, tîz doğru düşürün, yohsa sizi şimdi şurada baş ederiz" deyü kâfirlere birkaç Hacı Bektaş Velî baltaları urunca,
EÇS VII 26a
"Îsâ ve Meryem Ana hakkıyçün ben Senmartin kal‘asının yüzbaşısıyım. Bu benim efendim kapudanımın oğludur. Eğer bizi öldürmezseniz size çok bahâ verelim. Bizi Ustolni-Belgrad'a çıkarın, anda bize esîr olmuş âdemler çokdur. Anlar bizi a‘lâ bilirler. Sizlerden bizi anlar gümüşlerle kurtarırlar. Bizim serhaddimizin hâli budur, eyle olur" dediklerinde gulâmlarım eydir:
EÇS VII 26a
"Yâ siz Ustolni-Belgrad yolların bilir misiniz ve kaç günlük yoldur"" deyü su’âl etdirdiğimde kefereler eyitdi:
EÇS VII 26a
"Elli yedi sâ‘at yer kaldı, biz bu pusuda dutulduğumuz yerden kalkup bir gece sizin Çavka kal‘ası altında pusu edüp ertesi seğirdüp [i]kindi zamânı Ustolni-Belgrad altında varoşundan yâ bağdalalardan şikâr alup yine döneriz" deyü cevâb etdiklerinde bildim ki Âl-i Osmân askeri ayağıyla kâmil dörd konak yer var, ammâ mel‘ûnlar ihtimâldir kendüleri halâs olmak içün bizi kâfir askeri üzre götüreler, deyü niçe gûne mülâhazalar edüp hemân yine Âl-i Osmân ordusun kollayarak gitmek ma‘kûldür, deyü karâr verüp durdum, ammâ "Evvelü'r-refîk sümme't-tarîk" kelâmı üzre bize dahi refîk lâzımdır deyüp gulâmlarıma eyitdim:
EÇS VII 26a
"Siz oğlanlar gâfil olman, ben piyâdece yine ulu yol üstüne varup bolay kim birkaç âşinâ bulaydık" deyü silâhımla şâhrâha çıkup gördüm ki asâkir-i İslâm cemapur askeri gibi dökülüp kimi zâr u giryân ve kimi vâlih ü nâlân olup ac u zâc ve zelîl ü zebûn piyâde ve yalınayak Allâh Allâh deyüp dökülerek ubûr ederler. Koynumdaki sâ‘atime nazar etdim, henüz vakt-i zuhur olup bir garîb yiğitden su’âl edüp:
EÇS VII 26a
"Âyâ şehbâzım askerin gerüsü dahi var mı?" dedikde ol yiğit eydir:
EÇS VII 26a
"İbtidâsı henüz biziz, toplar ve dündârlar ancak ahşama karîb buraya gelirler, ammâ ileride konak uzak mı ve yakın mı bilmem" dedikde,
EÇS VII 26a
"Haberin sihhatin Lokmân'dan aldım" deyü askeri nâzereye alup dururken hikmet-i Hudâ bizim silihdâr sipâhîsinin başhalîfesi Gedüslü Mehemmed Efendi'nin sarrâcı Mustafa ve Demiroğlu ve Kara Alî nâm on iki aded refîk-i kadîmleri görüp cânım yerine geldi.
EÇS VII 26a
"Bire gelin yoldaşlar, şu gerüde dere içre gulâmlarımla âteşler yakdım, sehel teneffüs edüp râhat olup andan gidelim" dedikde anların da cân-ı azîzlerine minnet, hemân yoldan sapup derhâl âteş başına gelüp oturdular.
EÇS VII 26a
Hamd-i Hudâ nezâketle refîkler peydâ etdim deyüp bunların cümle atlarına birer sallama yemler asup ve sofra-i Halîl'i kebâb ve beksumatlar ile meydân-ı mahabbete getirdiğimde bunlar âlem-i hayretde kalup tâze cân buldular ve cihân cihân atları da kendüleri de âteş başında safâlar etdiler ve def‘-i cû‘ edüp ibâdet etdiler.
EÇS VII 26a–26b
Ba‘dehu salâtu'l-asr cümlemiz refîkler ile bî-bâk ü bî-pervâ atlanup cakları katanaların atlarının dördüne tahmîl 26b [edüp] katanaları gulâmlarımızın zebûn atlarımıza bindirüp ve kâfirlerin bindiği atların karınları altından ayaklarına bukağılar urup karacalarından pek kayd [u] bend edüp her birinin licâmların birer gulâmların ellerine verüp sağ tarafımızda büyük askerin hây hûy sadâların istimâ‘ ederek ormanlar içre giderek hamd-i Hudâ ahşama karîb ordu-yı askere dâhil olup Gedüslü Halîfe'nin haymesinde refîklerimizle bir yerde meks edüp bize ol kadar i‘zâz u ikrâmlar edüp nehr-i Çavka kenârında hakîre başka bir çadır kurup hüddâmlarımızla zevk edüp hamd-i Hudâ çadırımızı yakmış iken yine başka çadır sâhibi olduk. Ammâ nehr-i Çavga (---) dağlarından gelüp kıble cânibine Balatin gölüne akup mahlût olur âb-ı hayât küçük sudur.
EÇS VII 26b
Anda Gedüslü Efendi'ye on yem ve Hacızâde Efendi'ye beş yem ve Sadrıa‘zam Kethudâsı İbrâhîm Ağa'ya on yem ve kâtibi Selîm Efendi'ye bir yem ve Cebecibaşı Alî Ağa'ya ve Samsoncubaşı Abdî Ağa'ya ve gayri dostlara kifâyet mikdârı birer yem verüp bu tertîb üzre iki cak yükü şa‘îrleri cemî‘i velî-ni‘amlarıma bezl edüp anlar da,