EÇS VII 175a
Bunu dahi seyr [ü] temâşâ edüp nehr-i Edil'i gerüye bırağup yine cânib-i garba bir gün sahrâ-yı Heyhât'da gidüp,
EÇS VII 175a
Menzil-i Sahrâ-yı Heyhat: Anda arabalarımız yanlarında çadırlar kurup yatdık. Ammâ ol gece çekilen azâb-ı elîmi Hudâ bilir. Andan ertesi gün yine deşt-i Kıpçak'da vakt-i asra dek ılgarla gidüp,
EÇS VII 175a
Evsâf-ı sahrâ-yı Heyhât, mesken-i Kılmak kavm-i mühmelât
EÇS VII 175a
Hakkâ ki mühmelât mel‘ûnât çepelât haşerât bir alay kavm-i nâpâklardır. Bu tâ’ifeye Kalmak ve Kalmık ve Kılmak ve Kılmah ve Kılmağ, cemî‘i müverrihân bunlara Benî Asfer kavmi derler. Hattâ kelâm-ı cifr-i Hazret-i Alî'de: "Yâ bilâde'r-Rey ve's-Sol‘ât ihzer ‘an sığâri'l-‘uyûn min nefsihi" buyurmuşlar.
EÇS VII 175a
Hattâ Cifr-i Câmi‘'de dahi bu Kalmık hakkında çok şey yazmışlar, ya‘nî "Yâ bilâde'r-Rey ve's-Sol‘ât"dan murâd-ı rümûz "Yâ vilâyet-i Rey halkı ve yâ Sol‘ât Kırım halkı, siz hazer edin küçük gözlü âdemden ki kendi nefisleri kabîlesindendir, anlardan korkun" buyurmuşlar.
EÇS VII 175a
hadîs-i sahîhi içün cemî‘i müfessirîn ve muhaddisîn ve ulemâ-yı Tatar bu Kalmık hakkınadır, demişler.
EÇS VII 175a
Hattâ bu Kalmık kavmi yigirmi sene mukaddem bu Heyhât sahrâsında vücûdları olmayup cümle Noğay kavminin yüz kırk aded kabîleleri Heyhât'da konup göçüp cümle hâsıl olan say yağların Taman adasına getirüp fürûht edüp İslâmbol'da say yağının bir vukıyyesi beş akçeye idi, ammâ bu Kalmık Heyhât'a kadem basalı kavm-i Noğay târumâr olup say yağ bahâya çıkdı.
EÇS VII 175a
Hâsıl-ı kelâm bu kavm-i Kalmık mel‘ûn tâ’ifedir kim cemî‘i halk bunlardan havf ederler. Hattâ Maskov kralı gibi cihângîr olmağa yakın bir kral-ı dâll bu Kalmık'dan havf edüp her sene hedâyâlar verüp kardaş olmuşlardır, ammâ yine Maskov vilâyetin vurmadan hâlî değillerdir.
EÇS VII 175a
Hemân bizim elçi ban Heyhât'a kadem basınca alay-ı azîm ile hedâyâsın alup Kalmık şâhına gitdikde hakîr bile gidüp üç sâ‘at kâmil obaları içlerinden geçüp Taysı nâm pâdişâhlarına buluşduk. Oğlu Moyinçak Şâh'dır. Bunların yüzer bin aded keçeden derim oba evleri vardır. Ve babasının ve oğlunun ikişer kerre yüz bin leşkerleri vardır kim sahrâ-yı Heyhât'da oba evcikler ile konup göçerler.
EÇS VII 175a–175b
Elçiyle yahşi mu‘âmele edüp hedâyâları alup kabûl 175b edüp ol ân hedâyâları tevâbi‘ ve mirzâlarına yağmâ etdirdi, gûyâ yanında lâ-şey idi. Bir yanına hakîri bir yanına elçiyi oturdup aslâ bizim elçiye rağbet ve iltifât etmeyüp hemân beni yanına alup başımda destâr-ı Muhammedîye ve esbâb [u] eskâl [ve] bıçağ u hançerime nazar eder bakardı. Elçiye sorup,
EÇS VII 175b
"Bu kimdir?" dedi. Elçi dahi tercümânları anladup,
EÇS VII 175b
"Bu Osmânlı leşkerinden seyyâh-ı âlemdir. Mehemmed Geray Hân ile Dağıstân'a gidüp andan bizim Terek kal‘amızdan Sarây vilâyetine, andan bize gelüp bizimle Türk'e gider" dedikde tercümânı Noğay Tatarı'dır, hakîr lisân-ı Noğay'ın envâ‘ın bildiğimden kâmil beş sâ‘at hakîri söyledüp hazz etdi.
EÇS VII 175b
Hikmet-i Hudâ Ahmad Mirzâ nâm bir âdemi Kırım'a gelüp üç yüz âdemiyle müselmân olup Kırım'da âşinâ olmuşduk. Mehemmed Geray Hân ma‘zûl olunca Ahmad Mirza Kırım'dan firâr edüp yine Kalmık Taysı Şâh'a gelüp mürted olmuş. Hikmet-i Bârî yârî kılup ol Ahmad Mirza Taysı Şâh'ın yanına kerr ü ferr ü dârât ile gelüp bu hakîri görünce hemân seğirdüp hakîr ile öpüşüp görüşüp hakîri Taysı Şâh'a ta‘rîf edüp Mehemmed Geray Hân'ın musâhibi ve kazakdaşıdır dedi. Taysı Şâh hazz edüp ta‘rîf edüp Mehemmed Geray'ın Dağıstân'da kalması ahvâlin su’âl etdikde cümle vâkıf-ı esrâr olduğum üzre lisân-ı Noğayca hep [a]nlatdım. Ve Mehemmed Geray Hân'ın biti mektûbun ve Terek kal‘asında rehin olan Kabartay beğinin ağaç çetele ve tamgası alâmetin Taysı Şâh'a bir Kaya Sultân makremesiyle verdiğimde makremeyi çevire döndüre nakşına baka baka hayrân olup ol kadar hazz etdi kim elçinin hedâyâlarından ziyâde hazz edüp makremeyi başındaki kalpağı üzre koyup durdu. Hakîrle niçe bin kelimâtlar etdi ve dedi kim,
EÇS VII 175b
"İnşâallâh biz de sana böyle çetele tamga veririz. Tâ Çîn ve Hıtâ ve Hoten ve Mâçîn ve Fağfûr vilâyetlerine varınca istersen gidüp seyâhat edesin. Bizim ol vilâyetlerde ve karanlık dünyâda ve dahi onda Yıldırak vilâyetinde akrabâlarımız vardır. Anda mu‘azzez [ü] mükerremsin" deyü ol ân hakîre bir ardıç ağacı gibi kırmızı ağaç pâresi üzre kendi bıçağıyla bir gûne kertikler kertüp ve demir ile ağaç üzre kızgın münakkaş demiri ağaca basup bir gûne nakş oldu kim rûy-ı zemîn nakkâşları eyle bir nakş-ı bûkalemûn-ı ibret-nümûn edemezler. Hemân hakîr çetele münakkaş ağacı öpüp başıma koyup bir destimâle sarup koynuma koyup yine kelimât-ı gûnâ-gûnlara başladık. Elçi beğe dedi kim,
EÇS VII 175b
"Kâmil bir hafta benimle bunda otur. Sefere gitmiş askerimiz vardır. Anlara yolda râst gelirseniz sizi ururlar. Birkaç günden anlar gelirler, sonra siz gidin" deyüp beş bin koyun ve yüz d[ev]e yükü darı zahîre verdi. Andan kalkup koşlarımıza geldik.
EÇS VII 175b
Der-beyân-ı eşkâl-i kabâ-yı Taysı Şâh ve dârât-ı âyîn-i Moyinçak Şâh
EÇS VII 175b
Bizzât Taysı Şâh ol şiddet-i şitâda sığın derisi kürkünü üzerine ters geymiş idi. İçinde yine sığın yavrusu derisinden Özbek libâsı gibi peşli deriden haftanı var idi. Ve kuşağı at derisi kayışından idi. Ve çakşırı mâvî keçeden idi. Mest yerine yine çakşırla yapılmış keçe idi. Başında kalpağı kırmızı tilki kürkünden olup üzeri bir beyâz deri idi. Lâkin kalpağının depesinde gûnâ-gûn harîr pâreciklerinden püskülleri olup aralarında yumurta kadar bir delikli elmâsı var idi. Oğlu Moyinçak Şâh dahi eyle libâs geymişdi, ammâ tâcı üzre püsküller ve elmâs taş yok idi. Bunlar pâdişâhlarına kendi ıstılâh lugâtları üzre Taysı Şâh derler. Oğluna ve vezîri makâmında olanlara Moyinçak Şâh derler. Obaları ve derimleri cümle deve yünü keçedendir. Ve cümle sığın ve kaplan ve at ve koyun postlarıyla döşeli bârgâhları var. Yanlarında tuzdan ve katrândan azîz ve lezîz bir şey yokdur. Kendüleri ve cümle hayvânâtları tuzsuz olmaz. Ve katrânı karıları zebat ve kala-misk yerine kulaklarının ardlarına sürerler.
EÇS VII 175b
Bunlar dahi cümle kesdikleri hayvânın derilerin geyüp gezerler. Ve başlarına yine deriden kalpak geyüp at binüp mızrak kullanup kılıç kuşanup kocalarından ziyâde ceng ederler. Lâkin ba‘zı avretlerin kalpakları üzre harîr pârelerinden şekilleri çokdur. Ve niçe avretlerde Çîn ve Hıtâyî elvân bezden haftan sûzenkârlar gördüm. Yine ayaklarına keçe çakşır ve domuz derisinden pâbûç ve çizme geyerler.
EÇS VII 175b
Ve bu iki pâdişâhın elli bin kadar Noğay tâ’ifesi re‘âyâları vardır. Bunların dahi yedikleri darı ve geydikleri deri ve evleri obadan az kendileri nâsâz bir alay kavm-i Noğay'dır. Ammâ bu kavm-i Noğay'ı Kalmık on yılda bir kerre mâlını talava vurur, ya‘nî yağmâ ederler.
EÇS VII 175b
Ve bu kavm-i Kalmak'da olan hayvânât nahırâtın hisâbların Allâh bilir ve ol kadar hayvânâtların yerler kim deryâda katre ve güneşde zerre kadar eksilmez, zîrâ bu Heyhât sahrâsı eyle otlu yerlerdir kim at ve deve ve sığır çayır içinde gâ’ib olur, ammâ ağaçdan zerre kadar nâm u nişân yokdur. Meğer nehr-i Edil ve nehr-i Cayık ve nehr-i Kuban kenârlarında ve nehr-i Ten ve nehr-i Güğümlü çetlerinde ormanlar ola.
EÇS VII 175b–176a
{Der-beyân-ı hikmet-i Bârî}: Ve bu sahrâlarda aslâ su yokdur, ammâ bir karış yeri kazsan bir gûne şorak su çıkup kaynar. Ol çıkan suyun öte yanına bir 176a havz-ı kebîr bir çukur kazsan ol çıkan şora su bu havza akup âb-ı hayât su olur, aceb hikmetdir. Cemî‘i benî âdem ve cemî‘i devâbbât bu sulardan içüp def‘-i atşân ederler. Ammâ kavm-i Tatar ömürleri içinde su içmek ve etmek yemek nedir bilmezler. Eğer etmek yeyüp su içseler belki ölürler. Hemân at südü ve deve südü ve boza ve talkan içerler. At südüne kımız derler.
EÇS VII 176a
Ve deve ve sığır ve at ve koyun ve keçi ve hınzîr ve yaban devesi ve yaban atı ve yaban donbayı ve yaban eşeği yerler.
EÇS VII 176a
Ve yaban sığır dutup arabaya koşarlar. Arıkladığı zamân âzâd edüp bir gayrısın dutarlar. Ve cümle arabaların develer çeküp develer ile çift sürüp ekin eküp darı yerler, gayri buğday ve arpa nedir bilmezler. Ve hıll [u] hurmetden bir şey bilmezler, cümle mübâhîlerdir. Zî-rûh kısmıyla olup kanı çıka elbette etin yeyüp derisin geyerler.
EÇS VII 176a
Ve eti aslâ pişirmezler, çiğ yerler. Böyle bir dürlü çiğ et yemeden necâsetleri aslâ kokmaz. Hemân doğan kuşu gibi beyâz evşan edüp sanlarlar.
EÇS VII 176a
Ve bunlarda hergiz gaybet ve mesâvî ve mâlâ-ya‘nî ve şütûm ve sû-i zan ve kibir ve kin ve buğz ve adâvet etmek birbirlerine yokdur, ammâ gayri kavim üzre adâvet edüp sefere varup düşmanların gâret ederler.
EÇS VII 176a
Ve cümle kavm-i Kalmık on iki pâdişâhdır. Her biri beşer altışar kerre yüz bin âdemlere mâliklerdir. Ve cümlenin lisânları birbirlerine muğâyir olup on iki lisânları olduğu inşâallâh mahalleriyle tahrîr olunur. Karanlık dünyâya varınca cihânı dutmuş envâ‘-ı kavmi Kalmık'dır.
EÇS VII 176a
Ve mezhebleri gûnâ-gûndur. Bir kavmi mecûsîlerdir ve bir mezheblisi hulûlîlerdir. Ve bir kabîlesi âteş-perestlerdir. Ve bir fırkası âfitâb-perestlerdir. Ve bir zümresi zemîn-perestlerdir, ya‘nî zemînî-mezheblerdir. Ve bir sınıfı kamer-perestlerdir. Ve bir oymağı gâv-perestlerdir. İnşâallâh bunlar dahi mezâhibleri ve âlât-ı silâhı ve tarz [u] tavırlarıyla tahrîr olunur.
EÇS VII 176a
Ammâ bu mezkûr Kalmahlar Büyük Heyhât ve Küçük Heyhât ve deşt-i Kıpçağ ve vilâyet-i Mesköv içinde ve Çîn ü Mâçîn u Fağfûr'a varınca sâkinlerdir, ammâ mukaddemâ nehr-i Edil'in Maskov cânibinde sâkinler idi. Kavm-i Noğay'a galebe çalup nehr-i Edil'i beri Heyhât cânibine ötüp deşt-i Kıpçak'da ve Heyhât'da sâkin olup Azak ve Kırım câniblerin nehb ü gârete başladılar.
EÇS VII 176a
Ve bu kavimlerde aslâ tâ‘ûn ve sancı ve zâti'l-cenb ve hüvâm ve hummâ ve ağrı hastalığı ve cüzâm ve freng zahmeti ve gayri emrâz-ı muhtelifeler olmazdır. İki yüz ve iki yüz elli ve üç yüz yaşında mu‘ammer olup ömr-i tabî‘îsi ki gele başın dutamayup başı omuzuna düşe, ol gün mürd olup yâ yere gömerler veyâ âteşe yakarlar veyâ suya atarlar veyâhûd meyyitlerin yerler. Mezheblerine ve kur‘alarına göre amel etdikleri dahi mahalliyle tahrîr olunur.
EÇS VII 176a
Ve bunlarda aslâ pire ve kehle ve tahtabiti ve yılan ve çıyan ve akreb olmaz, zîrâ derim evleri arabalar üzre olup sahrâ-nişînlerdir.
EÇS VII 176a
Bu vâdilerde tuz ma‘deni olmamak ile gözleri gâyet küçükdür, ammâ nigerân etdikde mağribden maşrıkı seçer. Gûyâ gözleri dûrbîn âyînesidir, ammâ beş on adım yerden nazar eden âdem Kalmık'ın gözleri mıh gibi yokdur zann eder. Anadan doğdukları zamân ba‘zısının gözleri köpek balası gibi bir haftada açılır. Ba‘zısının gözleri açılmayup ustura ile gözlerin yarup açarlar ve sehel tuz sürerler.
EÇS VII 176a
Ve bu kavmün başları Adana şehri kabağı kadar büyükdür. Ve her Kalmık'ın elleri ne kadar ise kulakları dahi ol kadar büyükdür.
EÇS VII 176a
Ve gözleri aslâ görünmez, kör zann edersin, ammâ gece ile ipliği iğneye geçirir. Tâ bu mertebe kuvvet-i nazarları vardır. Ammâ erlerinin kaşları ve kirpikleri yokdur.
EÇS VII 176a
Ve yüzleri tabak gibi yassıdır ve boyunları gâyet kısadır. Başları hemân omuzlarına bitişikdir, ammâ boyunları kurd boynu gibi kalındır. İki cânibe nazar edeyim dese gevdesiyle dönüp bakar. Ardlarına hod evlâ bi't-tarîk aslâ bakamaz, zîrâ gerdânları yokdur.
EÇS VII 176a
Ve cümlesinin omuzları gâyet enlidir kim birer âdem müstevfâ oturur vâsi‘ omuzları ve domuzları vardır.
EÇS VII 176a
Ve gevdeleri kasıklarına varınca yekpâre kalın sepet gibi kısa boylu ve butları ve ayakları uzundur, ammâ incik kemikleri içeri eğridir. Atlara bindikleri zamân eğri ayakları atının karnın kucaklar.
EÇS VII 176a
Ve kadd [ü] kâmetleri cümle bodur kad dirler. Aslâ yayan yürümeğe iktidârları yokdur. Ammâ parmakları çınar gibi olup bâzûları kısa ve kalındır. Pençelerin aslâ âdem çeviremez.