EÇS VII 176a
Ve dahi vücûdlarında aslâ kıl olmayup sakalları da gâyet köselerdir kim kırk elli kadar sakal kılları var.
EÇS VII 176a
Ve dişleri deve dişi gibi iri azıları var. Aslâ diş ağrısı nedir bilmezler, incü gibi dizilmiş dişleri var.
EÇS VII 176a
Ve cümle ömürlerinde ısıcak ta‘âm yemezler ve vücûdları cümle gâyet tıknaz semizlerdir.
EÇS VII 176a–176b
Ve cümlesinin esbâbları yedikleri hayvânâtların derilerindendir, ammâ üstleri başları eyle murdâr ve mülevves ve mühmel ve bed-râyiha kokar kim âdemi sermest eder, böyle bir râyiha-i habîseleri vardır. Anıniçün bunlarda pire ve kehle olmaz, zîrâ kehle nâzük tabî‘atdır, pâk yeri sever ve cüzâm vücûdu sevmez. 176b Ve cüzâm ve miskîn âdemde kehle olmaz. Olmamak ve çok olmak dahi fenâdır.
EÇS VII 176b
Ve niçesi ile'l-ân üç yüz yaşına varınca yaşarlar. Hattâ Mehemmed Geray Hân efendimizin meclis-i şerîflerine üç yüz yaşında bir Kalmah gelüp bile ta‘âm yeyüp gördüğü serencâmları nakl etmişdi. Ve yine Mehemmed Geray Hân efendimiz bir sâlih pâdişâh-ı dindârdır. Anlar şehâdet edüp,
EÇS VII 176b
"Benim huzûruma iki Kalmık girdiler. Biri iki yüz yetmiş yaşında ve biri üç yüz on yaşında idi. Cingiz Hân oğlunun oğlu Bereket Hân'a yetişüp bile eşüp yorddukları cümle nakl edüp Cingiz Hân tevârîhine hikâyeleri mutâbık geldi, söyletdim" deyü Hân hikâye eyledi.
EÇS VII 176b
Ammâ ekseriyyâ bu kavm-i Kalmağ'ın sebeb-i mevtleri hulûlî-mezheb olduklarından aslâ ölümden korkmazlar, "Ölürsem rûhum fülân avredin karnındaki fülâna cânım girir veyâhûd karımın karnına cânım girüp yine dünyâya gelirim" deyü ölümden havf etmeyüp cenge biri biri akîbince domuz gibi girüp savaş-ı perhâşda urulup cân ber-cehennem mürd olur. Yâhûd bir sebeb-i mevti dahi hemân kulağı kanı gidüp beyâz olup kulağı sağır olup başını dutamaz olup ol gün ölürler. Bundan gayri hastalık nedir bilmezler.
EÇS VII 176b
Ba‘zı Kalmıklar iki yüz ve üç yüz yaşına varup kuvvet-i kuvâdan kesilüp enüp binmeden kalup akrabâları bunu gezdirmeden usanup ana bir semiz domuzun kuyruğun pişirüp ağzına biri biri ardı sıra kuyruğu dıkup öldürürler ve şehîd oldu derler.
EÇS VII 176b
Ve cümlesi birbirlerin yerler, ammâ kur‘alarına göre amel edüp birbirlerinin leşin ölünce yerler.
EÇS VII 176b
Meselâ Karpa nâm bir kişileri vardır. Taysı Şâhlarından sonra söz anındır. Ol Karpa âdemde dörd köşe bir ağaç kur‘a vardır. Ol kur‘a niçe bin yıldan berü ecdâdlarından kalmışdır. Her tarafı birer gûne rengde kudretden boyalı kur‘adır.
EÇS VII 176b
Bir ulu âdemleri ölse anın tâli‘ine kur‘ayı atarlar. Eğer kırmızı tarafı gelse "Kur‘a âteşe yak dedi" deyüp leşini âteşe yakarlar.
EÇS VII 176b
Ve eğer kur‘a siyâh yere gelse "Kara yere göm dedi" deyüp leşi yere gömerler.
EÇS VII 176b
Ve eğer kur‘a mâvî gelse "Suya at dedi" deyüp leşi yâ Edil suyuna yâhûd her kankı suya yakın konmuşlarsa girüp suya atarlar.
EÇS VII 176b
Ve eğer yeşil gelse leşi pişirüp yerler, ammâ kur‘aya amel ederler. Andan gayri hükümleri yokdur.
EÇS VII 176b
Hattâ bir gün Moyinçak Şâh'ın bir oğlu ölmüş, anı âteşde kebâb edüp yağını ve kanını akıdup yerler ve şâdımân edüp gülüşerek yerler. Hakîr geçerken beni de sofraya teklîf edüp,
EÇS VII 176b
"Gel pâdişâhımızın oğludur. Sen de yemiş ol" dediler. Hakîr eyitdim:
EÇS VII 176b
"Bah yenir ya! Biz anın etini yeriz ki cânı birimizin cânına girüp ölmez, bile gezer. Domuz etiyle ve yılan etiyle âdem etinden tatlı babamız bir şey yaratmamışdır" dediklerinde,
EÇS VII 176b
"Ya babanız kimdir?" dediğimde hâşâ sümme hâşâ,
EÇS VII 176b
"Seni beni yıldırak tavı olı canı(?) yasadandır" dedi, ya‘nî hâşâ sümme hâşâ hele bu sözü yazmağa cür’et edemem, eyle dediler. Ammâ küfr [ü] dalâlet nedir haşr ü neşr ve mîzân ü terâzû, cennet ve cehennem ve a‘râf nedir ve dörd kitâb ve peygamber ve farz ve sünnet nedir aslâ bilmezler. Hemân bir behâ’im makûlesi âdem şekilli benî asfarlardır.
EÇS VII 176b
"Bire âdemler bu âdem eti yenir mi, acı değil mi?" dedim. Bir kart Kalmık eyitdi:
EÇS VII 176b
"Acıdır sen yeme, eğer lezzetin bilmek istersen bir avredi bir kerre öp, gör ne kadar lezîzdir. Eğer âdem etin yersen lezzetinden hayât-ı câvidân bulup bizim gibi çok yaşarsın" dediler.
EÇS VII 176b
Ve ol sâ‘at bu âdem leşi kebâbını kırk elli nefer Kalmıklar yediler ve yağların yüzlerine ve gözlerine ve vücûdlarına sürüp kemiklerin yere gömdüler. Acîb ü garîb temâşâdır, ammâ Allâhümme âfinâ, eğer Rûm'un ve eğer Kırım'ın Badrak Tatarların dutup esîr etseler ahşama komayup kur‘a atmadan âdemi pişirüp yerler. Böyle bir merdüm-hor kavimdirler.
EÇS VII 176b
Ve dahi Moyinçak Şâh'dan gayri hâşâ ve kellâ tanrı ve peygamber ve cennet ve cehennem nedir bilmezler. Hemân Taysı ve Moyinçak şâhların bilirler. Ve yine şâhlarının oğlu ölüsün yerler. Ammâ âteş yaksalar elbette bir kerre âteşe taparlar. Anıniçün ölülerin âteşe yakarlar.
EÇS VII 176b
Ammâ bunların bir ey hâlleri var, aslâ yalan söylemezler ve yalan nedir bilmezler ve zinâ ve livâta ve calkzenlik nedir bilmezler. Cümle avretleri yüzleri açık gezerler. Erleri ne kadar bed-çehre ise avretleri ol kadar mahbûbe siyâh kaş ve siyâh kirpikli ve kudretden sürme gazâl gözlü zenâneleri olur.
EÇS VII 176b
Avretlere nikâh nedir bilmezler. Hemân kur‘a ile amel edüp alırlar. Ve cümle bahâdır kavm-i şecî‘lerdir. Aslâ ölümden kaçmazlar, zîrâ hulûlî-mezheblerdir. "Bu vücû[du]m ölürse cânım elbette bir kesin avreti karnındaki uşak ile yine dünyâya tâze cüvân gelirim" derler.
EÇS VII 176b–177a
Âlât-ı silâhların beyân eder: Cümle ok ve yay ve mızrak taşırlar. Okları Çîn ü Fağfûr hadengleridir, parmak kalınlığı oklardır ve demrenleri el ayası kadardır. Ve demrenin dâ’imâ seng-i ferah nâm bir taş ile bileyüp demreni ustura gibi eder, ammâ oku gâyet 177a yakından atar, zîrâ okları uzağa sürmez. Ammâ tîrkeşinde yâ beş yâ altı kadar okları vardır, ziyâde değildir, zîrâ demrenleri pek ağır demirdir. Ve yayları kol kalınlığı Hıtâ ve Hoten yaylarıdır. Ammâ kılıçları nâdirdir. Lâkin elbette ellerinden mızrakları mukarrerdir. Gâyetü'l-gâye mahâretleri sünü iledir.
EÇS VII 177a
Ve bellerinde yüzer ve yüz ellişer yıllık ucu sivri uzun bıçakları vardır. Yaka yakaya gelseler ol bıçağ ile düşmanlarına aslâ amân ve zamân vermezler. Ve cümlesi beşer ve onar re’s atlarıyla enüp binerler.
EÇS VII 177a
Temâşâ-yı garîbe: Bunlar at üzre dizgini eliyle dutmazlar. Ağaçdan bir gûne Çîn vilâyeti avuzlukları, vardır. Dizgininin iki uçları üzengilerde bağlıdır. Ve dizginin iki uçları dahi atının iki burnu delikleri kulağına demir halkalar ile geçmişdir. Değmesinin atları ağızlarında üzengileri, ya‘nî gemleri yokdur. Cümle dizginleri atların iki burunlarında bağlıdır. Atlarına süvâr olduklarında dizginleri üzengilerinde bağlı olmak ile ayaklarıyla dizgin kullanup iki elleri âlât-ı silâha hizmet eder.
EÇS VII 177a
Ve bu sahrâ-yı Kıpçak'da ma‘âdin kısımları olmadığından bunlarda dahi akçe pul yokdur. Ve demir ma‘deni olmadığından bir bıçağı ecdâdlarından beri mîrâs ile kullanırlar. Demir kıtlığındın kılıçları ve demir üzengileri azdır.
EÇS VII 177a
Ve mızraklarının demrenlerinin çoğu yaban donbayı ve sığın boynuzundandır, ammâ seng-i hârâya geçer mızraklardır.
EÇS VII 177a
Der-beyân-ı mutalsamât-ı acâ’ib [ü] garâ’ib-i ibret-nümâ-yı şuğl-ı kehene-i kudemâ, ya‘nî bilâ-teşbîh ziyâretgâh-ı ka‘be-i kavm-i Kılmah-ı hubesâ
EÇS VII 177a
Bu kavm-i heyûlâda kizb olmaduğu mukarrer olup ve bunların mü’min ve muvahhid Noğay tâ’ifeleri esîrleri olup ziyâretlerine bile gidüp Kalmığı'ın ve Noğay müsliminin nakilleri üzre elli yılda bir ve altmış yılda bir kerre yüz ve yüz elli bin âdem ve beş altı kerre yüz bin atlara talkan ve kurut ve kuru balıklar yükledüp bu kadar asker olup kûh-ı Kâf'a giderken karanlık vilâyetinde Bahr-i Zulumât üzre buz deryâsın ılgar ile üç ayda öte tarafda yine aydınlık dünyâya çıkup kendileri çiğ at etleri yeyüp ve atları ot ve kuru balık yeyerek altı ay dahi yine ılgar ile aydınlık dünyâda gidüp kara ukâb kuşları ve sarı ukâb kuşları ile ceng ede ede giderler.
EÇS VII 177a
Ammâ ukâb kuşları bu bu Kalmık tâ’ifesin atlarıyla kapup hevâya çıkarup minkârlarından bunları yere bırağup atları kendüleri pâre pâre oldukdan sonra ukâb kuşları bunları yer imiş. Bunlar dahi ukâb kuşlarında[n] halâs olmak içün ol aydınlık dünyâda kırk elli gün gündüz gitmeyüp her yerde âteşler yakup ve geçen yıldan kalmış ölen nâm otlukları yakup gündüz oturup ukâb kuşlarından âteşle halâs olurlarmış.
EÇS VII 177a
Yine anların nakilleri üzre, mezkûr ukâb kuşlarının cüsseleri iki fîl ve iki deve vücûdları kadar olup kanatları birer fersah yeri dutarmış.
EÇS VII 177a
"Kaçan kim biri kapmağa geldiği zamân kanatlarının gıjgırdısından vücûdlarımız ditreyüp kanatlarının yelinden sinek gibi atlarımızla yuvarlanmağa başlarız, ol mahalde bizi kapar, dediler, ammâ bu kuşlar âteşden gâyet havf edüp gündüzün aslâ yanımıza âteşden gelemez, yine alarkadan cevelân ve hamleler eder, ammâ kanatları yanar deyü gelmez" dediler.
EÇS VII 177a
Böyle kırk gün bu kuşlar ile bu Kalmık gündüzün ceng edüp hemân ki ahşam olup şeb-i muzlim oldukda cemî‘i ukâblar âşiyânlarına gidüp Kalmıklar dahi fursatı ganîmet bilüp cümle gece ile ılgar edüp sabâh olunca yine yatup andan yine gece gidüp altıncı ayda ılgar ile giderek "Kûh-ı Kâf eteklerinde Sedd-i İskender dibinde ka‘bemize varup yüz süreriz" dediler. Hakîr bunlara ka‘belerinden su’âl etdim. Anlar eyitdi:
EÇS VII 177a
"Hâşâ sümme hâşâ bizi yaradan babamız hakkıyçün şolkaydır, ya‘nî şöyledir kim:
EÇS VII 177a
{Der-tahkîk-i eşkâl-i bilâ-teşbîh ka‘be-i kavm-i Kalmık, bi-ta‘rîf-i kavl-i hod}