EÇS VII 180b
Ve bu mahalde nehr-i Ten azdır, zîrâ ibtidâ tulû‘u gâyet karîb olduğundan at ile geçilir dediler, ammâ bu mahalde donmuş idi. Tuğyân ile geldikde bu Ten suyu at ile geçilmezmiş. Ammâ bu mahalde içmek içün buzu niçe bin yerden delüp su alırlar, âb-ı hayât nehirdir.
EÇS VII 180b
Ve dahi tâ şehr-i Ejderhân'dan ve kal‘a-i Terek'den tâ bu mahalle gelince Küçük Heyhât sahrâsında kirmen yokdur. Cümle kavm-i Kalmık konup göçerler.
EÇS VII 180b
Andan bu kal‘a-i Praskirmân hatmanı beş yüz aded tüfengli asker elçiye imdâd verüp cümle hükmünde olan re‘âyâların boğazlarında tüfengleri ve ayaklarında demir mıhlı çarıkların geyüp Heyhât sahrâsı buzu deryâsı üzre demir çarıklı kefereler kış kürklerin geyüp horilka rakıların içüp buz üzre ceyran gibi seküp hizmet ederlerdi. Kal‘a hatmanı dahi elçi hâtırıyçün askeriyle bile giderlerdi.
EÇS VII 180b
Der-beyân-ı ibret-nümâ-yı temâşâ-yı acâ’ib ü garâ’ib ve kızak gemileri
EÇS VII 180b–181a
Bu Heyhât sahrâsında donan buz deryâsı üzre at ve âdem ve hayvânât gitmek muhâl-ender-muhâl olduğundan kavm-i Maskov kefereleri bir gûne kızakdan gemiler peydâ edüp kızakların altındaki kalın kiriş ağaçlara cümle domuz dişleri ve sığır kemikleri ve sığır 181a boynuzları kakup kızaklar buz üzre güc ile durur. Hemân zerre kadar bahâneyle kızak gemileri uçmağa bakar.
EÇS VII 181a
Cümle kızakların ikişer ve birer yerinde çam direklerinda sazdan ve kamışdan örülmüş hasırdan yelkenleri var. Ve her kızak gemide yigirmişer otuzar at bağlayacak ıstabl-misâl âhûrlar ve ocaklı müte‘addid tahtadan çatılmış odalar ve matbahlar ve ayak yolları âmâde kızak gemileridir. Ammâ buz deryâsı üzre olmak ile bu gemilerin ne dümeni ve ne kürekleri ve ne kürekçileri var. Ancak hasırdan yelkenleri kullanmağa gemisine göre beşer onar aded bâdbân, kâr kâfirleri var.
EÇS VII 181a
Lâkin her geminin ileri başı olan kayalığı üzre ikişer kefere iskemle gibi tahtalar üzre oturup ikisinin dahi ellerinde uzun sırıklar ucunda demir demrenli mızrak gibi harbeleri var. Gemileri hasır yelkenler ile yıldırım gibi şakıyup giderken eyyâmına göre gemilerin başların döndermek içün bu iki kâfirler ellerindeki harbelerin buza urup geminin başın murâd edindikleri yere çevirüp gemiyi bu iki kefere ellerindeki harbeler ile kullanırlar.
EÇS VII 181a
Ve eğer gemi dursun derse geminin başındaki kayalığında iki yerde er kellesi sığar delikler var. Hemân mezkûr kefereler ellerindeki harbeli gönder sırıkları ol iki ad[ed] deliklere sokup niçe sırıkları buz üzerlerine sırık harbeleri buz[a] saplayup gemiler dura kalup yelkenleri olan hasırları sarup sarmalarlar.
EÇS VII 181a
Ve eğer eyyâm-ı rûzgâr muhâlif olup murâd edindikleri yere gemileri buz üzre gitmek muhâl ola ve yâhûd aslâ rûzgâr olmayup serd-mend hevâ ola. Her geminin onar on beşer kadar keştîbânları ellerine ucu harbeli sırıkları alup gemilerin iki yanlarına kefereler ayak üzre dizilüp usûl ve âheng âğâze ile "Yajuj ve Yajuj, Marya Got Hristosu Aya Niko Aya Kaşo Aya İsvet Nikola ve Aya Vosto" deyerek savt-ı a‘lâ ile feryâd ederek ellerindeki harbeleri buza urdukça hasır yelkenden ziyâde gemileri kuş gibi uçar, zîrâ gemilerin altları sâfî domuz dişleri batırup dizilmişdir kim altı billû[r] gibi buz deryâsında gemi durabilir mi?
EÇS VII 181a
Cümle asker ve elçi ve hakîr cemî‘i tevâbi‘ ü levâhıkâtlarımızla ve cümle bâr [u] büngâhlarımızla bu gemi kızaklar içinde oturup âteşler başında kebâblar çevirüp kefereler horilka rakıları ve pivo ve med suları içüp gemiler haçlı peykerle zeyn olup toplar ve tüfengler atup şâdımânlar ederek ol billûr gibi buz deryâsı üzre katı yaydan ok çıkar gibi giderdik.
EÇS VII 181a
Hamd-i Hudâ benim gemim yıldırım gibi giderdi, ammâ Kalmık şâhı verdiği koyun ve sığır ve arabaların gemileri sehel gerü kalırdı. Andan ol gün eyyâm ile gidüp,
EÇS VII 181a
Bu dahi nehr-i Ten kenârında şekl-i müseddesden tûlânî ağaçdan kirmân-ı metîndir kim başka hatmanlık ve kapudanlıkdır kim nehr-i Ten döğüp yüz pâre Urus şayka gemileri karada durur idi. Bu dahi evvel ve âhır Maskov kralınındır.
EÇS VII 181a
Bu kal‘adan dahi toplar ve tüfengler atup şâdımânlar edüp ziyâf[et-i] azîmler tenâvül olunup elçiye ve hakîre kapudan ve hatman vâfir hedâyâlar verüp bunlar dahi gayri kızak gemileri hâzırlamışlar. Ammâ küçük kal‘adır, içinde elli kadar saz ve kamışdan örtülü dâr-ı menhûsları var. Ve üç yüz kadar iç hisâr kulu var. Taşra hisârı yine nehr-i Ten kenârında üç bin evli ve yedi kenîseli ve üç yüz kadar dükkânlı şehirdir.
EÇS VII 181a
Bunda dahi şiddet-i şitâdan bâğ u bâğçe yokdur, ammâ ormanları ve müşebbek bostânları gâyet çokdur. Ve mahbûbu ve mahbûbesine hadd [ü] nihâyet yokdur. Bu taraf Maskov kâfirlerinin başka lehçe ile kelimâtları var, ammâ isimleri bu gûnedir:
EÇS VII 181a
Der-nâmhâ-yı esmâ-i kâfire-i zâniye-i ehl-i isyân:
EÇS VII 181a
Bu kal‘adan dahi ale's-seher yine kızaklara binüp muvâfık eyyâm-ı müsâ‘id ile ra‘d-vâr gidüp,
EÇS VII 181a
Bu kal‘a dahi nehr-i Ten kenârında Maskov hükmünde iki bin askerli ve başka hatman ve kapudanlı çâr-kûşe kal‘adır. Bu kirmende elime bir Kalmık atı girüp atı gemiye koyup hıfz etdim, ammâ niçe kerre binmek vâki‘ olup mu‘azzam suları yıldırım gibi yıldırup karşu tarafa çıkardı ve hasmına(?) amân u zamân vermeyüp çatardı. Ve önüne bir handak ve bir dere gelse kendüyi karşu tarafa ceyrân gibi atardı. Hakkâ ki ağırmak küheylân-ı Tatardı. Ve bu mahallerde hamd-i Hudâ hevâlar sehel mu‘tedil olup yüzümüz güldü.
EÇS VII 181a
Andan yine gemilere süvâr olup buz deryâsı üzre berk-ı hâtif gibi gidüp,
EÇS VII 181a–181b
Bu dahi Maskov hükmünde 181b nehr-i Ten kenârında ağaçdan sarp kal‘adır. Hatmanı yedi bin cünûd-ı cünübe mâlik kavimdir. Derûn-ı hisârda her imâreti mevcûd ve müzeyyen kirmândır. Hikmet-i Bârî hevâlar mu‘tedil olup millet-i nasârâ yılda bir bed-nâm günleri olup cümle kal‘a kapudanları hatmanları ve a‘yân-ı vilâyetleri elçiye ricâ edüp bir iki gün oturak edüp bed-âyîn ve küfr [ü] dalâlet ve ayş [u] nûş ve tarab u ışret edecek olunca cümle küffâr gemilerden atların çıkarup her biri süvâr olup birer cânibe at gezindirmeğe gitdiler.
EÇS VII 181b
Hemân hakîr dahi "Fursat ganîmetdir" deyüp hüddâmân [u] refîkânlarımızla atlara süvâr olup Alman diyârlarından berü taşıdığım üç aded iri samson kelpleri dahi gemiden çıkarup iki Maskov keferesi ehl-i beled refîk kefereler alup sayd [u] şikâr tarîkıyla nehr-i Ten'i buz üzre karşu tarafa ubûr edüp azm-i râh etdik.
EÇS VII 181b
Der-beyân-ı sergüzeşt [ü] serencâm-ı hakîr fakîr ve hakîkat kelb-i mu‘allem Palu ve Hüna ve Çakır
EÇS VII 181b
Nâm esed-misâl kelbleri zencîrlerinden yedeğe alup üç aded dahi kelb-i zağarlar dahi şikâr arayarak deşt-i hâmûnu geşt [ü] güzâr ederken at üzre bu hakîrin gönlüne geldi kim,
EÇS VII 181b
"İlâhî pâdişâhî ve Mevlâyî, bu abd-i kemterini 1074 senesinden berü bu 1076 senesi âhırına varınca üç senede vilâyet-i Alman ve vilâyet-i Donkarkız ve vilâyet-i Danimarka, vilâyet-i İsfaç, vilâyet-i Nemse, vilâyet-i Filimenk, vilâyet-i Çeh, vilâyet-i Korol, vilâyet-i Leh, vilâyet-i Erdel, vilâyet-i Eflak, vilâyet-i Boğdan, vilâyet-i Kırım, vilâyet-i Dağıstân, vilâyet-i Acem ve yine vilâyet-i Çerkezistân, vilâyet-i Heşdekistân, vilâyet-i Kalmığistân, vilâyet-i Maskovistân.
EÇS VII 181b
Bu on tokuz pâre vilâyetleri sıhhat ü selâmetle seyâhat etdirdin. Bin bin sana hamd [ü] senâ kim bu kadar kâfiristânda beni bir ân müşevveşü'l-hâl [ve] bî-dermân etmeyüp bu Maskov vilâyetlerinde sıhhat [ü] selâmet ile bu samson kelblerimle beni sayd [u] şikârda gezdirirken sad kez sana şükr olsun" deyü gönül yoluyla âlem ağyârdan bî-haber bükâ-âlûd olup minnet-i Hudâ edüp bir cânibe teveccüh etdim.
EÇS VII 181b
Ammâ samson kelblerimin her biri birer arslan-ı Bağdâd'a benzer idi. Hadd-i zâtında bin elli bir târîhinden elli dörd târîhine varınca Leh ve Çeh ve Krakov kâfiristânlar bu kadar seyâhat ve sefer etdik, eyle kelbleri bir diyârda görmedim. Sübû‘-ı şehr-i Vâsıt'a benz[er] idi. Hattâ niçe muta‘assıb kimesneler,
EÇS VII 181b
"Vallâhi Evliyâ Çelebi, katı murdârsın kim köpek beslersin" dediklerinde,
EÇS VII 181b
"Vallâhi bürâderler, ben vâ‘ız ve nâsıh ve sâhib-i sülûk ve pîr-i pişvâ değilim. Avândan bir seyyâh-ı âlem ve nedîm-i âdem garîbü'd-diyâr bir kimesneyim. Bu kelb-i mu‘allemler ile sayd [u] şikâr edüp gezerim ve kelbler de sehelce hakîkat severim. Eğer kelbde olan hakîkat benî âdemde olsa kırk günde bir âdem kâmil sâhib-i ayyâr olurdu. Ve bu kelbler benimle gezüp çadırcığımı ve atlarımı her gece bekledikleri bana yetişir" deyü cevâb ederim.
EÇS VII 181b
"Behey âdem kelbde ne hakî[ka]t olsa gerek. Hemân anlara verdiğin ekmeği fukarâlara ver. Yohsa hâlin Allâh katında harâbdır" deyü niçe muta‘assıblardır hakîre zebân-dırâzlıklar ederlerdi. Aslâ anların asvât-ı hamî[r]lerini istimâ‘ etmeyüp kelpler ve tâzî zağarlar atlar def‘-i sevdâ edüp eğlenerek sayd [u] şikâ[r]a kâhîce mâ’il idim.
EÇS VII 181b
Hikmet-i Bârî Palu nâm samson kelb bu vilâyet-i Maskov'da ol kadar büyüyüp semîn ve cesîm oldu kim gûyâ vilâyet-i Sivas'da şehr-i Merzivan'ın ve diyâ[r-ı] Mısır'da Circe şehrinin hımârları kadar mefret kelb oldu. Hattâ bulûğuna ermemiş bir gulâmım her bâr bu Palu nâm kelbe binüp bî-bâk ü bî-pervâ bir sâ‘at kadar götürürdü. Kaçan kelb yorulsa hemân yatırdı. Ve oğlan yine atına süvâr olurdu, ya‘nî tâ bu mertebe d[ız]man kaplan kadar kelb-i mu‘allem olmuşdu.
EÇS VII 181b
Bunlar ile sahrâ-yı Heyhât'da birkaç beyâbân koyunları alup bir hayli mesâfe-i ba‘îdede bir kal‘a nümâ[yâ]n olup anda varup kal‘a hatmanına buluşup ale'l-fevr koyunun birin kebâb edüp tenâvül etdik. Kapudan ve hatmanlarıyla hüsn-i ülfet ederek kış günleri olmak ile günler kısa olup vakt-i asr oldukda yine yola revâne olup kat‘-ı menâzil ve tayy-ı merâhil ederek nehr-i Ten'den bir azmak kenârında Du‘ânice nâm bir geçidi buz üzre geçüp andan Kırım hâki olan Azak kal‘ası cânibine gidüp Şâhîkirmen nümâyân olup anı da geçüp âhır-ı kâr Heyhât sahrâsında ahşam elçinin sâkin olduğu kal‘a dahi hayli mesâfe-i ba‘îdede kalup âhıru'l-emr Cerekli nâm bir mahalde atlarımız ve kendilerimiz ve kelblerimiz bî-tâb ü bî-mecâl kalup bi'z-zarûrî bu sahrâ-yı Heyhât'da kilimlerimiz döşeyüp "Hevâ mu‘tedildir" deyü hâb-ı râhata yatdık.
EÇS VII 181b–182a
Cümle refîk ve gulâmlarım mest [ü] medhûş gibi serâsime yatup Ashâb-ı Kehf hâbına varmışlar idi, ammâ hakîr ve Baba Mansûr-ı Hindî uyah idik. Cümle silâhlarımız ile kelblerimiz yanımızda, ammâ vakit dahi 182a henüz nısfu'l-leyl olmuşdu. Mâh-ı felek de henüz kubbe-i felekden baş gösterdiği mahal olup bizim Şak[ı] nâm bir zağar kelbimiz bizden bir hayli mesâfe-i ba‘îdede yatırmış.
EÇS VII 182a
Hemân kelb hüngürmeğe(?) ve çakğırmağa(?) başlayınca hemân hakîr ve refîkim Baba Mansûr refîklerimizi ve memlûklarımızı üç aded kulağız Maskov keferelerin hâbdan bî-dâr edince cümle pür-silâh âmâde oldular.
EÇS VII 182a
Hemân ol ân yedi aded Tatar-ı Noğay-ı bed-rây ellerinde dal-tîğ uryân olup üzerlerimize at bırağınca hemân Palu nâm kelbin boğazından haltasın alup Hüna samson ve Çakır nâm samson bir kerre bu atlı Tatarlara arslan gibi hamle edince Tatarlar bizim üstümüze gelmeğe rehâ bulamayup biz dahi atlara süvâr olup kol tüfengleriyle Tatarlar üzre varup "Bire oş Palu, kış kış" deyü köpekleri kışkır[d]ınca azamet-i Hudâ hemân Palu kelb ve Hüna ve Çakır ve Şakı ve Cünbî nâm zağarlar dahi Tatarın atlarına sarılup Tatarları atları yere urup ân-ı vâhidde üç aded Tatarları köpekler pâre pâre ve rîze rîze [edüp] yedi Tatarın dördü firâr ederken gece olmak ile anlar da atlarından tekerlenüp ser-nigûn olup Hindî Baba Mansûr ileri varup piyâde olan Tatarların birini teberiyle pâre pâre edüp bizler dahi öbürlerine yetişüp gulâmlar anları dahi temizleyüp dördünün dahi atların şikâr alup atların köpekler yeyüp pâre pâre edüp bırakdılar.
EÇS VII 182a
Meğer gerüde üç aded Tatar dahi var imiş. Anlar bu hâl-i pür-melâli görünce firâr ederken atları tavuşun istimâ‘ etdik, ammâ mukayyed olup komadık. Bir zamândan sonra anı gördük, üç dâne at bizim atların yanına geldiler. Hemân bizim gulâmlar atlara sarılup yedeğe aldılar. Hemân bize refîk olan Maskov kefereleri
EÇS VII 182a
"Bu atların sâhibleri bu Heyhât sahrâsında kanda gider, biz bunları buluruz" deyü hakîrden izin alup Halhâlî Dervîş Ahmed ve Dervîş Türâbîyle atlanup gitdiler.
EÇS VII 182a
Biz yine Tatar leşkerinin yanlarına gelüp gulâmlar esbâbları ve silâhların alup yedisinin dahi başların kesüp terkilerine asdılar. Bir sâ‘atden anı gördük, Maskov kâfirleriyle Dervîş Ahmed ve Dervîş Türâbî at sâhibleri olan Tatarları kayd [u] bend ile getirüp,