EÇS VIII 192b
Ciniviz keferesi binâsıdır (...) depe başında bir vîrân harâb kal‘adır. Timur Hân harâb etdiğine "harâb" lafzı târîh vâki‘ olmuşdur, sene 803, zîrâ zamân-ı kadîmde şehr-i azîm imiş. Hâlâ niçe kerre yüz bin yerde âsâr-ı binâları zâhirdir. Ve nehr-i Yaman su bu şehri ihâta edermiş. Hâlâ yolları hâk-i pâk-i rimâl ile leb-ber-leb olup mürûr-ı eyyâm ile nehr-i Yaman bu harâb kal‘a altından akmaz olmuş. Andan 2 [sâ‘atde],
EÇS VIII 192b
Nehr-i Ulu Caman Su ya‘nî Büyük Yaman Su: Bunun dahi aslı nehr-i Kuban'dandır. Yine Adahon boğazında nehr-i Kuban'a Kuban dahi Karadeniz'e mahlût olur. Bu nehri dahi potlar ile karşu tarafa geçüp 3 sâ‘at gidüp,
EÇS VIII 192b
Zamân-ı kadîmde bir zîbâ kal‘a imiş. Timur Hân hâke berâber etmiş. Bu diyârlarda yılan ve çıyan ve akreb olmamak ile bu kal‘a yurdunda birkaç yılan görünüp artık amâr olmadığından Yılanlıbayır derler. Bir mürtefi‘ depe vardır. Bu kal‘a-i Yılanlı'yı geçüp Yeleşke boğazından Kuban boğazından karşu Temrek kal‘asına ya‘nî Taman cezîresi hâkine düşeli[m] dedikde Yeleşke boğazı ne sudur ve ne buzdur. Adahon boğazı dahi eyledir, deyü haber gelüp cümle askerin e[r]likleri kesilüp bi'z-zarûrî cümle asker-i İslâm ile bir günlük yol gerü cenûb tarafına dönüp yine nehr-i Kuban'ı buz üstünden karşu tarafa ötüp Şağake Çerkezi hâkinde,
EÇS VIII 192b
Mehemmed Geray Hân efendimizin vezîri olan Sefer Gâzî Ağa akrabâsı Ömer Ağa'nın otarıdır, ya‘nî çiftliğidir. Bunda yedi gün kâmil meks edüp bir tarafa gidüp selâmete çıkamadık. Zîrâ ne Yeleşke boğazı ve ne Adahon boğazı ne sudur ve ne buzlapdır.
EÇS VIII 192b
Hamd-i Hudâ sekizinci [gün] haber geldi kim Kızıltaş kal‘ası önü buzlap oluyor dediklerinde cümlemiz hamd [ü] senâ edüp ol ân bâr [u] büngâhları arabalara ve seyishânelere tahmîl edüp iki gün cânib-i garba ılgarup nehr-i Kuban kenârına vardık.
EÇS VIII 192b
Ne buz dutmuş ve ne gemiler var. Bir aceb derde giriftâr olduk kim ta‘bîri mümkin değil. Meğer Çerkes mel‘ûnları sekiz günden berü bizi besleyüp zahâ’ir vermeden âcizler olup "Kuban dondu" deyüp yalan haber verdiler.
EÇS VIII 192b
"Biz nice çadırlar kuralım?" deyüp çadır kazıkları buzdan yere geçmez ne çâre. Niçe çadırları arabalara ve ba‘zı ağaçlara tınâbların bağlayup çadırları kurup içinde karâr-dâde olalım derken bir rîh-ı akîm ve elîm ve bir bâd-ı sarsar-ı azîm esüp ol rûzgâr-ı zorkâr cümle haymeleri pâre pâre edüp hevâya perrân atup niçe arabaları baş aşağı edüp ve niçe arabaları rûzgâr atsız ve sığırsız rûzgâr sahrâlar içre götürüp tekerleklerinin deverânlarına göz ermez.
EÇS VIII 192b
Hattâ fakîr Ak Mehemmed Paşa bir vezîr-i âlî-vakâr iken bir araba altına girüp pinhân olmuşken arabayı rûzgâr dönderüp Mehemmed Paşa gücile cân halâs edüp bir musîbet-i vâveylâ oldu kim haşr [ü] neşrden bir nişân olup nefse nefsî oldu.
EÇS VIII 192b
Ba‘zı iş görmüş gâzî "Tatar gâzîleri sihre uğradık" dediler. Hemân Mehemmed Paşa[-yı] âkıl cümle iç ağalarına tenbîh edüp sûre-i Muavvezeteynlere müdâvemet etmeğe başladıklarında bi-emrillâhi te‘âlâ rûzgâr-ı zorkâr rîh-ı akîm teskîn olup sehel hevâ küşâde oldu. Ammâ yine nehr-i Kuban'ın beri tarafında ne köy ve ne kend ve ne amâristân var. Bir berzah-ı calenderde kalup ne zahîre ve ne dâne-i hardal var. Herkes berk-i hazân gibi ditreyüp âlem-i hayretde kaldılar.
EÇS VIII 192b
Hemân bu mahalde bir koca nûhî köse Kalmık Tatarı gelüp paşaya buluşup eyitdi:
EÇS VIII 192b
"Paşa, bana zararın tokunmaz mı, yemîn eyle" dedi. Paşa da Kelâm-ı İzzet'e el urup yemîn edüp
EÇS VIII 192b
"Benden ve benim hüddâmlarımdan sana zarar yokdur" deyü yemîn etdikde Kalmık eydir:
EÇS VIII 192b–193a
"Sultânım, şimdi sizin başınıza rûzgârın kızıl kıyâmetin koparup bu kadar arabaları ve bu kadar çadırları bile götürdüp kıyâmet gösteren ben idim. İşde ol size ma‘rifetim bir şemme 193a kadarın sizlere gösterdim. Eğer bu suyu karşu geçmek isterseniz bana bir at ve bir sadak ve bir kürk ton ve yüz kuruş verin. Şimdi yine kızıl kıyâmet edeyim ve bu suyu tondurup buzlap edeyim, cümleniz âsân vech ile karşu yakaya ötüp bu yakanın açlığından kurtulup karşuda selâmete çıkasız" dedikde hemân fakîr Mehemmed Paşa,
EÇS VIII 193a
"Bize meded eyle olsun" deyüp Kalmık başı her ne taleb etdiyse ma‘a'z-ziyâde verüp Kalmık anı alup bir tarafda bağlayup Kalmık Tatarı bir orman içine girüp gitdi, ammâ yine gidüp durduğu yerde Kalmık görünür, ammâ kimesne aslını bilmez, illâ hakîr ve paşa ve dîvân efendisi bilir.
EÇS VIII 193a
Der-beyân-ı acâ’ib-i garâ’ib-i te’sîrât-ı sihr-i Tatar-ı kavm-i Kalmık
EÇS VIII 193a
Bu mahalde âfitâb-ı âlem-tâb bir hoş münevver iken hemân hakîr Kalmığ'ın ardında bir mesâfe-i ba‘îde yerde bir dırahtistân içre pinhân olup nazar ederdim.
EÇS VIII 193a
Hemân Kalmık Tatarı bir dıraht-ı müntehânın dibinde evşan edüp ya‘nî yesteh-i bârân-zede edüp edebde dübürünü uryân edüp hevâya döndü ve doğrulup götünden tersini çıkarup ağzına koyup üç kerre yerde kar üzre takla atdı.
EÇS VIII 193a
Ve yine necâseti yanına gelüp iki ellerin yere koyup iki ayakların hevâya kaldırup mezkûr ağaca ayakların dayayup baş aşağı durdu ve sol eliyle necâsetin karışdırup alnına parmaklarıyla necâset sürdü ve bir hayli zamân Kalmık boku üzre baş aşağı durdu.
EÇS VIII 193a
Hemân anı gördüm, şark ve garb ve şimâl tarafları kararup üzerimizde olan âfitâbın nûru gidüp evc-i semâ kebûd-gûn olup zulumât basup bir ra‘d u berk ve bir şiddet-i şedîd rûzgâr olup gûyâ ebr-i nîlgûn pâre pâre olup yere ener.
EÇS VIII 193a
Anı gördüm, Kalmık ağaca dayadığı ayakların endirüp necâsetin yanında üç dörd kerre devr edüp kâhîce necâsetden eliyle alup hevâya atdıkça yıldırımlar şakıyup kıyâmetler kopardı.
EÇS VIII 193a
Anı gördüm bizim asker Kuban nehri kenârında kaynaşmağa başlayup herkes suyu karşu geçmeğe tedârik gördüler. Kalmık dahi alnının necâsetin kar ile silüp askere doğru giderken hakîr dahi Kalmığ'ın ardında serî‘ce yürüyüp Kalmığ'a yetişüp anların lisânı üzre "mandu tav" deyüp selâm verdim. Ol dahi "tav mondu" deyüp selâm aldı.
EÇS VIII 193a
Ve ağzından bir ceviz kadar sarı bir taş çıkarup gözlerine sürüp yine koynuna koyup alnındaki necâseti dahi kar ile silüp döne döne paşanın yanına geldi. Ve paşayı nehr-i Kuban kenârında ayak üzre bulduk.
EÇS VIII 193a
Hemân Kalmık eydir: "Ya karşu tarafa geçmeseniz ya!" deyüp hemân Kalmık ibtidâ kendi buz üstünden seğirde seğirde geçüp yine bizim tarafa gelüp paşaya geldi ve cümle piyâde olan askerler beriden öteye ve öteden beriye geçmeğe başladılar. Ammâ buz henüz kâğız kadar kalın olup benî âdemler buz üzre geçdiklerince Hudâ âlimdir, buz âdemlerin ayakları altında sofra kadar (sofra kadar) çukur çukur olup çıtır çıtır buz öterdi.
EÇS VIII 193a
Bu mahal Kızıltaş kal‘ası mukâbelesinde Çerkes memleketi hâki tamâm olduğu mahal olup nehr-i Kuban'ın karşu tarafında olan Kızıltaş kal‘ası halkı cümle piyâde buz üzre Ak Mehemmed Paşa'ya gelüp buluşup ser ber-zemîn pây-bûs edüp durdular. Paşa dahi bu kal‘a ahâlîlerine sıklet edüp,
EÇS VIII 193a
"Tiz bu sâ‘atde buz donmuş iken bizim ağırlıkları arabalarımızla asker-i İslâmın bârhâneleriyle cümlesi karşu Kızıltaş kal‘ası selâmeti tarafına geçirin" deyü ibrâm ilhâh edüp tenbîh edince fi'l-hâl kal‘a neferâtları yine karşu tarafda Kızıltaş kal‘asına geçüp birkaç yüz çuval ve torva yükü sâ‘at kumları getirüp buz üzre döküp birkaç yerde buz üzre yollar etdiler kim at ayakları kayup buzu delmeye deyü ince yollar yapdılar. Hemân cümleden evvel Kızıltaş kal‘ası halkının koyunların karşu Çerkezistân'a buz üzre geçirdiler.
EÇS VIII 193a
Ammâ alimallâh ve şehidallâh ve kefâ billâhi {şehîden} Muhammedün Resûlullâh yemîni ile böyle olmuşdur kim bir ayda nehr-i Kuban gibi bahr-i azîm bir ok boyu buz dutup dururdu, ammâ bi-emrillâhi te‘âlâ Maskov vilâyetinde olan nehr-i Edil ve nehr-i Cayık buzları gibi mücellâ billûr gibi buz değil idi. Ba‘zı yerleri kumlu ve siyâh çamurlu kalın buz idi. Lâkin ba‘zı yerleri yine mücellâ idi.
EÇS VIII 193a–193b
Ve bu mahalde nehr-i Kuban İslâmbol'da Unkapanı'ndan karşu Kâsımpaşa'da Meyyit İskelesi kadar vâsi‘ ve amîk yerdir. Ba‘zı yeri eyle mücellâ donmuş kim buz altında şinâverlik 193b eden iri balıklar nümâyân idi.
EÇS VIII 193b
Ve bu geçidin alt yanında Karadeniz'in talattumu feryâdı istimâ‘ olunurdu. Ve Karadeniz'in temevvücü tâ bu Kızıltaş kal‘ası önündeki buz üzre gelirdi.
EÇS VIII 193b
Yine böyle iken Kızıltaş halkı ve sıbyânları "Paşa geldi" deyüp şâdımânlar edüp buz üzre ceyran gibi seküp bî-bâk ü bî-pervâ gezerler.
EÇS VIII 193b
Hemân kal‘a halkı paşayı ibtidâ yalınız iki dâne uzun direkli pot üzre oturdup uzakdan arkanlar ile potu çeküp paşa nehr-i Kuban'ın karşu tarafına selâmetle geçüp bir seccâde üzre oturup sâ’ir askerinin selâmetle geçmesine muntazır oldu. Ve ardı sıra cümle iç ağaları turna katarı buz üzre seğirde seğirde geçdiler.
EÇS VIII 193b
Her kim âheste âheste geçdi ise karşu geçmeyüp buz altına geçdi ve gark oldu. Hudâ âlim ü dânâdır, her kim buza basardı buz çukur olurdu. Tâ bu mertebe ince yerleri var idi. Dahi ileri ileri buza bassalar gerüsü düz olup ilerisi çukur olurdu.
EÇS VIII 193b
Hamd-i Hudâ cümle atlar dahi birer birer (birer) karşu geçüp ba‘dehu boş arabalar geçmeğe başladı, zîrâ mukaddem cümle arabaların yüklerin piyâde âdemler karşuya taşımışlardı.
EÇS VIII 193b
Ve cümle arabaların tekerleklerin çıkarup tekerlekleri ve arabaları ipler ile bağlayup alarkadan arabaları çeke çeke karşuya geçirdiler.
EÇS VIII 193b
Ve cümle atları birer birer yularlarından birer dâne piyâde âdemler alarkadan buz üzre dökülen kumlar üzre atları çeküp cümle selâmet geçdiler. Ve bizim memlûklarımız dahi on sekiz re’s atları ve atlı arabaları ile selâmet Kızıltaş kal‘asına geçüp geçen yılda kondukları konaklarına revâne oldular.
EÇS VIII 193b
Meğer gerüde dîvân efendisi ile yedi sekiz dâne muta‘assıb âdemler kalup,
EÇS VIII 193b
"Biz bu sihr ile peydâ olan buzdan geçmeziz" deyü gerü kaldıklarında hemân paşa,
EÇS VIII 193b
"Tiz geçsinler, yohsa kendüleri bilir" deyü sıklet edince dîvân efendisinin keyf-i küyûfu yetişmeyüp araba içinden taşra çıkmayup kendüsi ile kalan Dağıstân kavmi muta‘assıbları efendinin arabasın piyâde çekerken kimi mu‘avvezateyn ve kimi esmâü'l-hüsnâdan "Yâ Dâfi‘ ve yâ Hâfız ve yâ Râfi‘ ve yâ Allâh" deyü geçerlerken hemân dîvân efendisinin arabası buza geçüp bir yanından buz üzre kalup dîvân efendisi fakîr İbrâhîm Çelebi cân havliyle arabadan taşra kendüyi buz üzre atup sürünerek arabadan alarka gidüp altı dâne muta‘assıb Dağıstân müselmânları buz altına geçüp gark oldular.
EÇS VIII 193b
Ve onar(?) yoldaşları dahi okuyarak buza basdıkça gark olarak bir kaçı beri kenâra çıkup bir kaçı gark oldu.