EÇS VIII 244a
Hemân kal‘ada kapanan ümmet-i Muhammedler bizleri görünce kal‘a kapusun açup,
EÇS VIII 244a
"Bire gâzîler, nice edelim, bu kadar ehl [ü] iyâl evlâdımız esîr olup işte götürüyorlar" deyü feryâd ederek şehrin ba‘zı mahalde (...) olan âteşlerin hüddâmlarımla ve şehir âdemleriyle söndürürken anı gördük.
EÇS VIII 244a–244b
Şehr-i izdin'den atlı ve yayan hayli gâziyân-ı mücâhidânlar imdâda gelince cümle şehir halkıyla dahi bir yere gelüp küffâr-ı hâksârı hayli kovup leb-i deryâya karîbe varınca küffârdan niçe mâl [u] menâl ve niçe pîrezen havâtînler ve niçe zâl-ı zamân ümmet-i Muhammed esîrleri bırakdırup ve seğirdmeden ve bâr-ı sakîl götürmeden [bî-]tâb kalmış kırk beş aded kefereler dahi kalup hamd-i Hudâ anları esîr edüp dahi ileri küffârı kovarak tâ leb-i deryâya karîb vardığımızda mel‘ûn küffâr kalyonlarından ve altı pâre mavunalarından bize balyemez toplar urup bi'z-zarûrî cümlemiz esîrleri alup gerüye 244b firâr edüp sâlimîn ü gânimîn bu kadar ümmet-i Muhammedi ve bu kadar mâl-ı esbâb-ı eskâl ile şâdımânlar edüp esîr kefereler ile şehre geldiğimizde cümle guzâtın ittifâkıyla hakîre bir kefere esîr verdiler. Hamd-i Hudâ âmedânî bir gazâda bulunduk, ammâ çe fâ’ide bu kadar ümmet-i Muhammed esîr olup gitdi.
EÇS VIII 244b
Ve "Dağlarda dahi pusuda küffâr vardır" deyü haber gelüp cümle Mudunuçlu ve şehr-i izdinli ve kasaba-i Mercanoslu ve niçe bin âdemler dahi gele gele cem‘-i vefîr olup dağlara ve bellere gidüp şehrin etrâfın karavullar beklemeğe kaldılar.
EÇS VIII 244b
Tetimme-i evsâf-ı şehr-i Mudunuç: Varoşun bir köhne câmi‘i ihrâk olunmayup kaldı. Ve bir hânı ve bir kesîf hammâmı ve on aded dükkânları ve yüz aded müselmân evleri ve yüz elli kadar kefere evleri var. Cümle kiremitli ve bâğlı ve bâğçeli evler kalup mâ‘adâsı ihrâk-ı bi'n-nâr olup yanardı.
EÇS VIII 244b
Ba‘dehu dağlara bellere giden Mudunuçlu ve izdinli gâzîleri gelüp küffârdan bir nâm u nişân bulmadıklarının haberin verdiler ammâ gâfil olmamak gerek, dediler. Biz dahi havfimizden taşra şehirde yatmayup orta hisâra kaçup anda mihmân olduk.
EÇS VIII 244b
Gerçi bu kal‘a evc-i âsımâna berâberdir ammâ Mercanos kasabası yoluna gidecek dağlar bu kal‘aya havâledir. Derûn-ı kal‘ada cümle elli kadar fukarâ neferât hâneleri ve gılâl anbârları ve cebehâne hazîneleri var, ammâ cebehânesi azdır. Cümle beş aded şâhî topları var ve ancak bir küçük câmi‘i var. Gayri imâreti yokdur. Ve kal‘adan taşra câ-be-câ bâğ u bâğçeleri var. (---) (---) (---) (---)
EÇS VIII 244b
Evsâf-ı ziyâretgâh-ı kibâr-ı evliyâullâh-ı kal‘a-i Mudunuç
EÇS VIII 244b
Şehrin cânib-i şarkîsi hâricinde bir mürtefi‘ mesîregâh [u] seyrângâh-ı zemîn-i âlîde sâfî serv-i serâmed dırahtistânları içinde cihân-nümâ-yı temâşâgâh çemenzâr yerde bir kurşum örtülü kubbe-i azîm-i âlî içinde Bağdâd-ı behişt-âbâdda medfûn olan imâm Mûsâ Rızâ radıyallâhu anhünne ırk-ı tâhir-i sülâle-i evlâd-ı zevi'l-ihtirâmından olan menba‘-ı esrâr, merci‘-i ebrâr, meczûb-ı vahdet, meslûb-ı izzet, bedrika-i makâmât, âyîne-i kerâmât, imâmzâde-i sâhib-i sadr ibn hümâm-ı âlî-kadr, ber-geşde-i(?) dergâh, ber-güzîde-i ib[â]dullâh eş-şeyh Sultân Veliyyullâh ibn imâm Alî Mûsâ Rızâ ibn imâm Kâzım ibn imâm Ca‘fer-i Sâdık ibn imâm Bâkır ibn imâm Zeyne'l-âbidîn ibn imâm Hüseyin ibn imâm Alî Murtezâ'nın ehli Hazret-i Fâtımatü'z-Zehrâ'dır kim bint-i Hazret-i Muhammed Ahmed Mahmûd Mustafâ'dır, rıdvânullâhi te‘âlâ aleyhim ecma‘în.
EÇS VIII 244b
Bu Sultân Veliyyullâh hazretleri böyle ırk-ı tâhirden olup bu Mudunuç şehrinde âsâyiş-i âhiret edüp âsûde-hâl olup cemî‘i ta‘allukât evlâd [u] ashâbıyla bu kubbe-i pür-nûr-ı mehbıt-ı pür-envâr içinde medfûnlardır.
EÇS VIII 244b
Hâdise-i deşt-i Kerbelâ'dan sonra Âl-i Emeviyyûn'dan Âl-i Yezîd, evlâd-ı imâm Hasanlara ihânet ve hıyânet eyledikleri ecilden bu Sultân Veliyyullâh terk-i vatan edüp Rûm erenlerinden olmak arzusuyla geşt [ü] güzâr-ı âlem ederek bu Mudunuç şehr-i azîmine geldikde meğer ol asırda bu şehr-i azîm İşpanya kralı destinde imiş. Kral-ı dâll-ı bed-fi‘âle bu Sultân Veliyyullâh tevhîd-i sultânî edüp def [ve] kudûmlerin çalarak krala buluşduklarında bunların keyfiyyet-i ahvâl-i hasîb [ü] nesîblerin su’âl edüp vâkıf-ı esrâr oldukda,
EÇS VIII 244b
"Siz benim ülkemde nişlersiz ve niçün bu vilâyete ayak basup ezân okuyup tevhîd etdiniz? Sizden sonra bu vilâyet Türk kavmi ayağı basmağa sebeb olup yol göstermeğe geldiniz" deyü mel‘ûn kral gazab-âlûd olup Sultân Veliyyullâh'ı bir büyük top içine koyup âteş edecek mahalde azîz i‘tikâd-ı tâm ile Kur’ân-ı azîmden sûre-i (---) (---) olan âyet-i şerîfeye müdâvemete başlayup,
EÇS VIII 244b
âyetin tilâvet ederken top-ı kûp yanında cümle fukarâlar tevhîd-i erreye meşgûl olduklarında hemân küffâr-ı dûzah-karârın karârı kalmayup topa âteş atdıklarında bi-emrillâhi te‘âlâ imâm Veliyyullâh ber-hevâ perrân edüp alev ber-alevden hevâda nümâyân olup,
EÇS VIII 244b
"Yâ Allâh! Yâ Hafîz!" sadâsı istimâ‘ olunup hevâdan bi-emrillâh zemîne nüzûl edüp vücûd-ı nâzenînine bir zarar isâbet etmeyüp ayak üzre durup tâ‘at-ı Rabbi'l-izzet'e meşgûl olunca cemî‘i küffâr seğirdüp azîzin bu hâlin görüp ol ân yedi bin aded küffâr-ı bî-îmân kelime-i şehâdet getirüp sâhib-i îmân mürîd-i azîz olup kulluğa dururlar.
EÇS VIII 244b–245a
Kral dahi bu hâli görüp ol dahi şehâdet parmağın götürüp kelime-i tevhîdi yâd edüp İslâm ile müşerref olup cümle evlâd [u] ıyâlleri dahi mü’min ü muvahhid olup diyâr-ı Rûm'da 245a ibtidâ İslâm ile müşerref olan bu ahâlî-i Mudunuç'dur.
EÇS VIII 245a
Ba‘dehu azîzin cemî‘i me’kûlât [u] meşrûbât ta‘yînâtların verüp ve topdan düşdüğü yere bu hâlâ ma‘mûr olan âsitâne-i azîmeleri binâ edüp ekâlîm-i seb‘a küffârları gelüp azîzi görür oldular.
EÇS VIII 245a
Azîz-i merkûm dahi bu keşf [ü] kerâmeti ızhâr etdikden sonra mu‘ammer olmayup âhirete intikâl etdikde niçe bin fukarâları azîz-i merhûmu bu dergâhda defn ederler. Hâlâ ziyâretgâh-ı hâss [u] âmm bir ulu âsitâne-i fukarâ-yı Hacı Muhammed Bektaş-ı Velî hânkâhıdır.
EÇS VIII 245a
Yetmiş aded fakr [u] fâka sâhibi erbâb-ı ma‘rifet fenâ-fillâh terk [ü] tecrîd erenlerinden aceb halûk u halîm ü selîm cânlar vardır kim her biri birer gûne hidmete me’mûrlardır.
EÇS VIII 245a
Cemî‘i âyende vü revendegânların atlarına ve hüddâmlarına hidmet edüp herkesin ne kadar atları var ise çul ve tobra çıkarmayup tekyenin âhûru tobralarıyla cemî‘i atlara sular verüp yemler asup kahveler pişirüp hidmet ederler.
EÇS VIII 245a
Ve matbah-ı imâret-i dâru'z-ziyâfesinin ni‘met çobrası ve yahnisi ve pilâvı ve zerdesi bay u gedâ-yı pîr [ü] cüvâna ve cuhûd [u] muğâna,
EÇS VIII 245a
nassı üzre cemî‘i âyende vü revendegânlara ni‘metleri mebzûldür, zîrâ evkâf-ı azîmdir.
EÇS VIII 245a
Ve cümle kâfiristândaki krallar ve sâ’ir kefereler bu sultânın mu‘tekıdı olup her sene kâfiristândan nezerâtlar gelir.
EÇS VIII 245a
Ve her sene başında abdâlânları def [ve] kudûm çalarak pârsâ-yı Muhammedîde gezüp tahsîl-i mâl u zehâyir edüp müsâfirîne yedirirler.
EÇS VIII 245a
Vâcibü's-seyr bir ulu tekye-i cihân-nümâdır kim cemî‘i âsâr-ı imâretleri sâfî kurşum örtülü (---) (---) paşanın hayrât [u] hasenâtlarındandır kim bu kubbe-i pür-envâr içinde âsûde olan Sultân Veliyyullâh'ın sandûkası etrâfında bu kadar hüsn-i hatt-ı Kelâm-ı izzetler ve bu kadar zî-kıymet buhûrdân ve gülâbdân ve musanna‘ şem‘dânlar ve maslûb kanâdîl-i gûnâ-gûnlar ve zî-kıymet tuhaf âvîzeler ve niçe bin âşıkân-ı seyyâhân-ı berr [ü] bihârın birer gûne hüsn-i hat âsârları ve niçe bin dervîşânların cihâz-ı fakrlarından zerdeste ve keşkül ve pâlheng ve kabağı ve sapan-ı Dâvûdîsi var ve niçe tabl u alem ve tarak u sancağ ve def ü kudûm ve nefîr ü zil ve kebirge ve ma‘rifeleri var. Cemî‘i fukarâlar her gelen züvvârın üzerlerine gülâb nisâr ederler.
EÇS VIII 245a
Ammâ Sultân Veliyyullâh'ın yanında evlâd-ı zevi'l-ihtirâmından Sultân (---) (---) medfûndur. Dahi cenbinde Sultân (---) medfûndur. Ve taşra hareminde niçe e‘izze-i kir[â]mdan kimesneler medfûnlardır. Rahmetullâhi aleyh.
EÇS VIII 245a
Bu abd-i kemterin manzûru olmuşdur kim tahrîre cür’et etdik. Dünkü günkü bu şehri küffâr-ı hâksârdan niçe bin melâ‘în-i la‘în nehb [ü] gâret etdiklerinde niçe yüz küffâr dahi bir alay pelîd-i anîd-i Yezîd bu türbe-i şerîfe gelüp görürler kim bir alay dervîşân-ı zî-şân el kavşurup durur, ammâ cümle küffâr bu sultânın mu‘tekıdleri olmak ile fukarâların esîr etmeyüp niçeleri tama‘-ı hâma düşüp matbah-ı imâret kârından ve meydân-ı fukarâdan ba‘zı eşyâları gırârlara doldurup ganîmet aldık zann edüp götürüp giderler.
EÇS VIII 245a
Niçe küffâr bu ganîmet aldıkları hâli görürler kim mâl [u] menâl alanlara bir zarar olmayup bir hayli küffâr dahi matbahdan suhûnlar ve tancere ve kazgan ve kepçeler alup başlarındaki kara şapka üzre kara tancereleri geyüp giderler.
EÇS VIII 245a
Anı görüp birkaç aded kefere-i fecereler âsitâne-i sa‘âdetin içine cür’et edüp girirler. Birkaç cihâz-ı fakrdan eşyâlar alup ve birkaç aded hüsn-i hatt kelâm-ı şerîfler alup bir küffâr dahi da‘vâ-yı merd ile azîzin ser-i sa‘âdetinde olan sikke-i Muhammedi alırken bir pîr-i fânî Süleymân Dede eydir:
EÇS VIII 245a
"Bire azîz, ne yatırsın? Şu hâli görsene, kani gayret-i Muhammedî" deyince azamet-i Hudâ kubbe-i pür-envâr içinde bir ra‘d u berk ve bir âteş zâhir olup kubbe-i pür-envârın taşrasında yedi aded küffâr-ı hâksâr âteş gazabıyla harâb(?) kara kömür-misâl yanup yerleri dûzah-karâr olup bu hakîr bu âsitâne ziyâretine vardığımızda dahi ihrâk olan keferelerin lâşe-i murdârlarının yedisi dahi kara katrân tulumları gibi servi dırahtları sâyesinde pâymâl-i rimâl olup yatırlardı.
EÇS VIII 245a
Hakîr cümle dervîşânlar ve hüddâmlarımla küffârların cîfe-i murdârlarına ayaklarına ipler takup âsitâneden taşra sürüdüp meydâna bırakdık.
EÇS VIII 245a–245b
Cümle şehir kefereleri bu keferelerin lâşe-i sûzânların görüp dibelik Sultân Veliyyullâh'a i‘tikâd-ı tâm hâsıl etdiler. Ammâ niçe kefereler bunların kapkara yandıkların görüp tekyeden aldıkları eşyâları bırağup firâr ederek mukaddemâ matbahdan sahan ve tancere alanlara bu ahvâl-i pür-melâli deyüp kimisi mâl-ı ganâ’imi bırağup kimisi cür’et edüp götürürken bi-emrillâhi te‘âlâ başlarında tancere geyen kâfirin başlarında tancereler kızup kara şapkalarında kara saçları 245b ve kara başları kara tancerenin kızgınından başları yanup tancereleri ve kazganları bırağup kaçarlar.
EÇS VIII 245b
Niçesi gayret edüp mâl-ı ganâ’im götürürken tâkatları tâk olup yükünü bir gayri kefereye verir. Anın dahi vücûdu bî-tâb olup (...) bırağup biri dahi alır.
EÇS VIII 245b
Elhâsıl bu âsitâne-i Veliyyullâh'dan küffâr her ne kadar şey almışlarsa sahrâda bırağup gemilerine cân atup halâs olalım derken mukaddemâ biz de bu kadar asker ile küffârı kova kova yetişüp bu kadar mâl-ı ganâ’im bırakdırup bu kadar esîrlerimiz halâs edüp küffârdan kırk beş aded esîrler almışdık.
EÇS VIII 245b
Hamd-i Hudâ bu âsitânenin cemî‘i esbâb-ı eskâlleri yerine gelüp bir şeyleri zâyi‘ olmayup henüz her gûne cihâz-ı fakrı dervîşân-ı zîşânlar yerlü yerlerine komak hidmetinde idiler. Bu menâkıb-ı pür-ibretden me’âl-i kelâm oldur kim cemî‘i akâ’id kitâblarında yazdığı üzre kerâmât-ı evliyâ hakdır. Hazret-i Şeyh Veliyyullâh r[û]hiyçün âli ve evlâdları rûhiyçün Allâh rızâsıyçün el-fâtiha.
EÇS VIII 245b
Bu hakîr fukarâ-yı bâbullâhlar ile bu âsitânede bir gece mihmân olup cân sohbetleri etdik. Hakkâ ki ehl-i sünnet ve'l-cemâ‘at pâk-mezheb ve pâk-i‘tikâd fukarâları var. Husûsan pîşvâ-yı tarîk sâhib-i seccâde olan Arslan Dede, hâfız-ı Kur’ân bir cân-ı dervîşândır kim savm-ı Dâvûd ile mukayyeddir, demlerine hû.
EÇS VIII 245b
Andan bize birkaç dervîş refîkler verüp cümle fukarâlar ile vedâlaşup giderken,
EÇS VIII 245b
Bir temâşâ-yı garîbe zuhûr edüp niçe yüz aded Mudunuç halkı izdin şehrinden kadı getirüp tekye fukarâlarından mâl ve esbâb [u] eskâl taleb etmeğe başladılar.
EÇS VIII 245b
Meğer bu Mudunuç halkı muta‘assıbînden bir alay Urûmşa kavim olup Sultân Veliyullâh'a ve gayri kibâr-ı evliyâlara kavm-i münkirînlerden imişler, bu tekyenin niçe bâğ u bâğçe ve niçe mezâri‘âtların mülkiyyet üzre alup tasarruf etmişler imiş. Hikmet-i Hudâ küffâr dahi gelüp ol münkirînlerin emvâl [ü] erzâkların alup ve ehl [ü] ıyâllerin esîr edüp götürdükde bunlar dervîşânlara yapışup,