EÇS X Y425b
Hemân savt-ı âlî ile lisân-ı Ervâm'ın fesâhat [u] belâgati üzre,
EÇS X Y425b
"Ve aleykümü's-selâm yâ seyyâh-ı âlem ve nedîm-i âdem, musâhib-i sultânân ve hâfız-ı hamele-i Kur’ân, Evliyâ Çelebi ibn Dervîş Mehemmed Zillî ibn Kara Ahmed ibn Demircizâde Kara Mustafâ Paşa eş-Şehîd ibn Durhan Beğ ibn Yavuz er ibn Ece Ya‘kûb ibn Allâhverdi Akay ibn Muhammed Kirmânî ibn [Türk-i] Türkân Hâce Ahmed Yesevî ibn Muhammed Hanefî radıyallâhu aleyhim ecma‘în" deyü tâ cedd-i ecdâdımız Hazret-i İmâm Hüseyn'e ve İmâm Alî'ye ve Fâtımatü'z-zehrâ'ya ve Hazret-i Risâlet'e varınca şeceremizde tahrîr olunduğu üzre ecdâdlarımız yâd edüp bizi dilşâd etdi.
EÇS X Y425b
"Ve Mısır'da bir hayli zamân vüzerâlar ile sohbet edüp nasîbin Kör İbrâhîm Paşa olur. Kamaniçse feth olur. Mısır helc [ü] melc olur. Defterdâr Ahmed Paşa Mısır'a gelir ve gider. Köpürlüoğlu ölür. Kara vezîr olur. Mısır'da hasta olur. Halâs olursun. Yine sen Mekke'ye gidersin. Yine Mısır'a gelirsin. Kulların içün gam yeme. Var safâ geldin. Habeş'e git. Hoş gitdin" didükde cümle huzzâr-ı meclis hayretde kaldılar. Hakîr mebhût olmuşum, koltuğuma girüp bir köşeye hakîri kodular. Cümle halk pesend eylediler kim,
EÇS X Y425b
"Seninle bu kadar kelimât etdi" deyü ta‘accüb etdiler.
EÇS X Y425b
Andan refîkımız Dervîş Alî Halhâlî ve Dervîş Nemedî ve Dervîş Lema‘î ve gergerden sâhibi Dervîş Ni‘metullâh selâm verdikde cümlesinin selâmların savt-ı a‘lâ ile alup isim resimleri ve kurâ ve kasabâtları vatan-ı aslîleri ile ve eben an-ceddin akrabâ ve ta‘allukâtları ile ayân [u] beyân etdi. Ammâ Dervîş Alî Halhâlî'ye,
EÇS X Y425b
"Aleynâ yâ târike's-salât Cebrî Dede" dedi.
EÇS X Y425b
Cümlemiz tebessüm edüp Dervîş Alî hicâb edüp sonra ol kadar musallî oldu kim hakîrin rub‘ dâ’iresi anın koynundan gitmeyüp vakt-ı salât olunca edâ-yı farz ederdi.
EÇS X Y425b
Andan memlûkümüz Behrâm varup selâm verdi, ana dahi,
EÇS X Y425b
"Aleynâ yâ hâyin-i mevlâyî" dedi. Andan memlûkümüz Haydar selâm verdi, ana dahi,
EÇS X Y425b
"Aleynâ yâ hâyin-i velî-i ni‘am" dedi. Ve Husrev gulâm selâm verdikde,
EÇS X Y425b
"Ve aleykümü's-selâm yâ mahdûm-ı mükerrem-i bilâd-ı Erdelî" dedi.
EÇS X Y425b
Hulâsa-i kelâm sultân ile biz anda iken müte‘ayyin ma‘dûd âdemler cümle varup herkesin murâdı üzre haberler söyleyüp tesellî-i hâtır olup gayrı sâ’il kalmayup yine ol horos boğazlayan kimesne meydân-ı mahabbete gelince içerden bir sadâ-yı çeng-i harbî faslı çalınup cümle halk sürûr [u] şâdmân etdiler. Fasıl tamâm olup cümle âdemler taşra gitdiler.
EÇS X Y425b–Y426a
Bu sahrâda üç gün üç gece meks edüp her gün cümle halk gürûh gürûh varup selâm verüp murâd [u] maksûdâtların su’âl edüp Y 426a su’âllerinin sıhhat haberin alup gelirlerdi. Hakîr dahi yüzüm alışup üç kerre vardım, murâdım üzre haberlerin aldım, ammâ mugayyebât-ı hamseden haber vermezdi. Üçüncü gün sultân ve cümle a‘yân-ı kibâr varup yine kurbânlar edüp bennâlar kehfin bâbın kârgîr-binâ ile sed edüp du‘â ve senâ ile gitdiler.
EÇS X Y426a
Meğer her sene mâh-ı Temmûz'da cümle diyâr-ı Fûncistân ve gayrı Berberistân kavmi bu sahrâya cem‘ olup üç gün üç gece böyle cem‘iyyet-i kübrâ edüp herkes gönlü murâdın su’âl edermiş.
EÇS X Y426a
Ammâ hikmet bu kim bu kehfin içi seng-i hârâdan oyulmuş bir gâr-ı azîmdir. Ve eyle mücellâdır kim bir hûş [u] tuyûr-ı vahşî minkârın ildirecek yer yokdur. Ancak ol sadâ gelen çatlamış kaya vardır, gayrı yerleri musaykaldır, bir âdem girecek yer yokdur. Ya bu sâz söz ve hây hûy kerrenây kös ve nefîr ve tabllar nedir? Ya bu herkesin ismi ve resmi ile bilüp haber verme nedir? Aklım perîşân oldu. Aceb sırr-ı Hudâ-yı ibret-nümâdır. Sultâna ve ba‘zı ihtiyâr nüdemâlarına su’âl etdim, gûnâ-gûn haber verdiler. Ancak horos boğazlayan kehfin huddâmı nakl etdi kim,
EÇS X Y426a
"Bu cibâle cebel-i Hazret-i İdrîs derler. İdrîs Nebî zamân-ı sa‘âdetlerinde melâyikelere bu gârda ders dediğiyçün İdrîs derler. Dâ’imâ enîs mûnisi bu gâr içre kerrûbiyân idi. İdrîs Nebî bu âyet-i şerîfe fermânınca âsumâna urûc etmeğe niyyet etdi, âye[t]:
EÇS X Y426a
Andan cemî‘i ta‘allukâtın ve enîs mûnis gamküsârı olan kerrûbiyân perîlere,
EÇS X Y426a
‘Siz bu gârda sâz söz ile eğlenin, ben gelince sabr edün’ deyü bunlara hayır du‘â edüp bu gâr içre cümle ta‘allukâtları gizden [gözden?] gâyib olup İdrîs Nebî İsvân diyârında âsumâna urûc etdüğine bu âyet-i şerîf delîldir. Ol zamândan berü bu kehf içre iki sâ‘atde bir nevbet çalınup azîm dîvân olur kim gece ve gündüz on iki fasıl eder. Eğer benî âdem gelir ve eğer gelmez bu fasıllar ilâ hâze'l-ân ve inkırâzu'd-devrân böyle fasl olunmadadır. Âbâ vü ecdâdımızdan böyle gördük ve böyle hizmet edüp cümle gelen kurbânları bizim zürriyetimiz kurbân edegelmişlerdir. Hâlâ huddâm-ı sultân biziz" deyü cevâb verüp gayrı gûne haber vermedi.
EÇS X Y426a
El-hâsıl dem-beste olduğum temâşâ idi. Andan melik sâyebânına gelüp ta‘am tenâvül etdik. Hakîrin ta‘accüb etdiğine anlar hande ederler. Ba‘dehu bu sahrâdan kalkup yine Nîl cenbinde cânib-i cenûba altı gün altı gece mâhitâbda dahi giderdik. Vakt-i sabâhda sayd [u] şikâr ederdik. Bu vâdîye,
EÇS X Y426a–Y426b
Ya‘nî Zülcelâl sahrâsı demek ola. Bir sahrâ-yı bî-pâyândır. Ve gâyet mahsûldâr Y 426b ormanlar âb-ı revânlar ve buhayreler ve nahlistân gülistânlı rûh-efzâ sahrâ-yı cân-fezâdır.
EÇS X Y426b
Garb cânibinde onar fersah nihâyeti Portakal Frengi kal‘alarından sâhil-i Bahr-i Muhît'de şehr-i Siniçtere'dir, ammâ görmedim, şehr-i azîm imiş.
EÇS X Y426b
Ve bu Sincilâh sahrâsında üç gün sayd [u] şikârlar edüp yetmiş fîl ve on altı gergerdân ve niçe bebr ü peleng ve niçe bin hargûş ve hımâr-ı berrî ve kazık boynuz ve zürefâ ve kûsfend-i beyâbanî ve'l-hâsıl hadden bîrûn ve kıyâsdan efzûn hayvânlar şikâr oldu kim bu sahrâda olan mahlûk-ı Hudâ'nın yüz kerre yüz bininde biri sayd olunmadı. Tâ bu mertebe Cenâb-ı Bârî bu sahrâyı ecnâs-ı mahlûklar ile mâl-â-mâl eylemişdir. Ve cezîre-i Mısır'da böyle vâsi‘ mahsûldâr Q 330b sahrâ-yı P 327b hoş-havâ yokdur.
EÇS X Y426b
Bu vâdî-i hâmûn içre ceyrân gergerdân kûsfend-i beyâbân yiyerek dördüncü gün vakt-i zuhrda yetmiş seksen bin asker nümâyân olup on fîl-i Mengerûsî iki yüz gılmân u bintân ile fîlleri Rümeyle hâkimi hedâyâ çeküp alay-ı azîm ile,
EÇS X Y426b
Evsâf-ı şehr-i azîm ve bilâd-ı kadîm Rümeyleti'l-Himâl
EÇS X Y426b
Hazret-i Süleymân'ın vezîri Âsaf-ı Berhıyâ binâ etdüği şehirdir. Mukaddemâ kurâ şekilli bir beled imiş. Âsaf bu beledde rahm-i mâderden müştak olup maskat-ı re’si olduğuyçün bu şehri hikmet üzre binâ edüp itmâmında Hazret-i Süleymân'ı ziyâfete da‘vet edüp kasr-ı âlîler binâ etmiş. Ve her mahlûk-ı Hudâ'nın elbette pâdişâhları vardır, Süleymân Nebî ile anları da‘vet edüp herbirine birer kâh ve birer Havernak ve birer mak‘ad ve birer cây ve birer maksûre-i gûnâ-gûn ile Nîl'in sâhilin eyle âbâdân etmiş kim yedi sâ‘at Nîl kenârınca cenûba, yedi sâ‘at yine Nîl kenârınca şimâle, gûnâ-gûn kasırlar binâ edüp her ecnâs-ı mahlûkun sûretlerin kasrı üzre tâbaka'n-na‘lu ceseden timsâl etmiş.
EÇS X Y426b
Ammâ cümleden mehîb ecinne pâdişâhları on ikidir, herbiri beyâz mermerden ve sommâkîden ve seng-i siyâhdan mahûf u mehîb sûretleri var. Ammâ on iki dahi perî pâdişâhları var, kasırları yanında beyâz mermerden inşâ olunmuş geysûları çim-ender-çim edüp omuzları üzre cenâheynlerin devşirüp ber-zânû otururlar, hemân cemî‘i vücûdları benî âdem gibidir, ammâ kanatları omuzu başlarında ziyâdedir. Ve bir kasırda,
EÇS X Y426b
Bu dahi insân gibi, ammâ başları kazan gibi ve kulakları sini gibi ve iki boynuzları altında ve iki azu dişleri taşrada ve kuyrukları otururken dizleri üzre ve gözleri müdevver ve ayaklarında ve ellerinde beşer parmakları arslan tırnaklı kırmızı sommâkî sûretler idi kim kasr içre dururdu. Andan bir kasr-ı azîmde,
EÇS X Y426b–Y427a
Heyhât sahrâsında gördüğüm ukkâb kuşları gibi hammâm kubbesi Y 427a kadar cüssesi var. Sommâkî zenbûrîden binâ olunmuş deve gerdânlı ve fîl başlı ve minkârı minâre gibi ve kanatların iki cânibe yayup göğsün âfitâba verüp cığalarına perdâht verir şeklinde durur. Ve kuyruğu büklüm büklüm durur. Ve cemî‘i vücûdundaki tüğlerine üstâd-ı kâmil kemâlin arz edüp eyle tîşe urmuş kim çeşm-i insân hîrelenir. Ve iki ayaklarının pençeleri birer amûd-ı azîm gibi dururdu. Ve bir kasırda,
EÇS X Y427a
Bu ol kadar büyük değil, ammâ gâyet şîrîn sûretli tuyûrdur. Gûyâ çölistânda münakkaş devekuşları olur, ol eşkâldedir, ammâ gerdeni kısadır. Bu dahi sommâkî taşdandır. Cenâhların açup durur. Ve bir kasırda,
EÇS X Y427a
Beyâz mermerdendir, âdem cüssesinde. Ammâ iki başı var, bir kellesi dîv şekli ve bir başı ukkâb başlı. Ve ayakları deve tabanlı ve kulakları hımâr kulaklı bir gûne mahlûkdur.
EÇS X Y427a
İmdi ihvân-ı bâ-safâ, Cenâb-ı Bârî rûy-ı arzda ne kadar ecnâs-ı mahlûkât halk etdi ise tâ karınca ve kurbağa ve sümüklü böcek ve çekirge ve sovulcan ve akreb ve çıyan ve'l-hâsıl cümle haşerât-ı arzın eşkâlleri bu Rümeyle şehri kurbunda hâlâ durur. Ammâ bu hakîr eydir: hâşâ kim bu eşkâlleri benî âdem etmiş ola, makdûr-ı beşer değildir. Ve mu‘cize ile dahi mümkin olmaya. Eyle timsâl-i acîbelerdir kim ilâ hâze'l-ân bu kadar bin yıldan berü fenâ bulmamışlar. Gûyâ zî-rûhlardır. Hemân kudret ve azamet-i Celâl gazabın kullarına izhâr etmek içün Hâkim-i Mutlak bunları taş eyledi, derim. Zîrâ âciz insân bin yıl ömrü olsa bu eşkâlleri inşâ edüp bu hüsn-i sûrete komağa kâdir değildir, ve's-selâm.
EÇS X Y427a
Ammâ bu kadar ecnâs-ı mahlûkât pâdişâhlarının tâ ortasında serâperde-i Süleymânî'de bilâ-teşbîh Hazret-i Süleymân tahtın etmiş, ammâ Süleymân Nebî sûreti yokdur. Bin bir pâye üzre bir kasırdır. İçinde ol kadar gılmân perîzâde sûretleri var, kimi ayağ üzre, kimi oturmuş, kimi asâsına dayanmış, kimi yatır ve kimi durur. Böyle eşkâl-i garîbeler var. Cümlesi kırmızı sommâkîdendir kim ceseden binâ olunmuşdur, yohsa kâğıda ve taşa kalem ile kazma yazma değildir.
EÇS X Y427a–Y427b
Ammâ bu serâperde-i Süleymânî içre niçe bin eşkâl-i pesendîdelerin içinde sihr-i i‘câz bir ma‘rifet gördüm: bir mahbûb gulâm kâküllerin perîşân edüp sağ elinde bir doğan kuşu vardı. Bu doğana üstâd-ı mermerbür bir tülek kanat yelekler göstermiş [kim] âdem hayrân olur. Ve elinde olan mahbûb bu doğana nazar edüp doğan gibi bu anadan doğan şâhbâz dahi bâza bakup tebessüm etmiş. Eyle tasvîr etmiş kim hıtâyî Y 427b kâğız üzre Mânî ve Bihzâd bu sûreti yazmağa kâdir değildir, ve's-selâm.
EÇS X Y427b
Bu eşkâlât-ı acîbeleri cümle melik ile seyr etmeğe mâlik olup yine şehr-i Rümeyleti'l-Himâl'e geldik.