Bağlamak: “kuzgunug ıgaçka bamiş” kuzgunu ağaca bağlamış; “katıgtı ba, edgüti ba” sıkıca bağla, iyice bağla; “atıġ ıḳa bayur ertimiz” atları ağaçlara bağlardık; “baġ üz…
St. Petersburg'taki Uygurca metinler (Shogaito) sözlüğü
2.110 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
156 madde · “b” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
Oruç; (Budist ve Maniheist metinlerde) belli günlerde tutulan perhiz ve yemin günü: “arıġ baçaġ” temiz oruç; “bir kün bir tün tüzedgülüg baçag” bir gün bir gece tutulac…
Batmak, dalmak: “çomrulup badıp sansarta” sansarada dalıp batıp; “çomrulur badar üçün” dalıp battığı için; “badaçınıŋ” batanın; “ai tŋri badtı ḳutuŋ üze” ay tanrısı tal…
(Çince 跋提 karşılığı) bir kişi adı: “badirapali, kadoodayi” adlar dizisinde.
(Çince 善覺 karşılığı) bir kişi adı: “善覺 badiriki”.
Bağ, ip; zincir, pranga: “örtlüg temirlig baglar üze yaturur” kızgın demir zincirlerle yatırırlar; “baġda buḳaġuda yatıp” bağda, prangada yatıp; “saḳınç ḳaḍġu baġın yör…
Bağır, göğüs; ciğer: “baġırsaḳnı bulsa baġırḳa urun” şefkatli birini bulursan bağrına bas; “baġırtın tebremiş ig” ciğerden kaynaklanan hastalık; “baġrım başın emledi” b…
Bağlı: “beg atı bilig birle baġlıġ turur” bey adı bilgiye bağlıdır.
Öğretmen, hoca, üstat; (Budist metinlerde) öğreti ustası, şastra yazarı: “esdiramati baḫşı yaradmış erür” Sthiramati hocanın yazdığıdır; “şasdirakarė vasubandu baḫşı” ş…
Bakmak, göz atmak: “yıraḳ baḳıp ḳara kördim” uzağa bakıp karaltı gördüm; “yer içinde yoruŋlar, baḳıŋlar” yeryüzünde gezin, bakın; “kör baḳın” bak, gör; “tübüŋke baḳın” …
Bakır: “sızġurmış kızıl baḳır” eritilmiş kızıl bakır; “aḳıttımız aŋar baḳır yulını” ona bakır kaynağını akıttık; “sözüg sözlemese saw altun sanı, baḳır boldı tildin çıḳ…
Bağlamak; (edilgen anlamda) bağlanmak, ilişmek: “ḳoşulmış balmış” (tutkulara) koşulmuş, bağlanmış; “ḳoşulġuluḳ balġuluḳ” koşulacak, bağlanacak; “tarġarmaḳta neŋ yene ba…
Kent, şehir: “balıḳ uluşug” kenti ve ülkeyi; “toġu balıḳda süŋüşdümiz” Toğu kentinde savaştık; “şantuŋ balıḳḳa, taloy ügüzke tegmiş yoḳ ermiş” Şantung kentine, denize u…
(Bitkiler için) filizlenip, tomurcuklanıp (?): “erük alıp körpelenip, balturup körpelenip” …
(Çince 盤頭波提 karşılığı) bir kent ya da kişi adı: “盤頭波提 bandumavati”.
(Çince 盤頭 karşılığı) bir kişi adı: “盤頭 bandumi”.
Var, mevcut: “til asġı telim bar, yası ma üküş” dilin yararı çoktur, zararı da çok; “ol ėki kişi bar erser” o iki kişi var oldukça; “birök antaġ edgü öglisi bar erip” e…
Gitmek; bir yere varmak, ulaşmak: “anta kėrü barıp” oradan geri gidip; “yaġru barıp, üküş kişi ölt(ü)g” yaklaşıp çok kişi öldün; “teŋri yėrinte barġu yolug aç” tanrı yu…
(Çince 婆羅婆 karşılığı) Bharadvāja: bir kişi adı.
Hep, hepsi, bütün: “ḳamuġ barça muŋluġ törütülmişi” bütün yaratılmışlar muhtaçtır; “tınlıġlarıġ barça atalarım ol tėp körüp” canlıların hepsini ‘babalarımdır’ diye görü…
Bir kişi adı: “men barçuq yaŋa tutuŋ” ben Barçuk Yanga Tutung.
Mallı, varlıklı, zengin (çoğunlukla “bay” ile): “bay barımlıg bayaġutlar” zengin, varlıklı tüccarlar; “üküş bay barımlġ tınlıġlar az yoḳ” zengin varlıklı canlılar az de…
Ev, yapı; çoğunlukla “ev bark” ev bark, yurt: “evig barkag kodup toyın bolsar” evini barkını bırakıp rahip olursa; “ev barḳdın kesildiler” evlerinden barklarından ayrıl…
Benares (Vārāṇasī) kenti: “barnas kentde” Benares kentinde; “barnas kent uluşta” Benares kent ülkesinde; “barns uluşta arşivadan saŋramda nomlug tilgen tevirdi” Benares…
Pars, kaplan: “esnegen bars men, ḳamuş ara başım” esneyen parsım, başım sazlık arasında; “bars irbiz böri ulatı ḳadır yavlaḳ keyikler” kaplan, pars, kurt gibi azgın, kö…
(Çoğunlukla “anta/antada basa”) sonra, ardından: “anta basa tört yıŋaḳdaḳı ėligler” ondan sonra dört yandaki hükümdarlar; “antada basa üküş türlüg nom bitig bititdiler”…
Baş, kafa: “başım kesmesüni keseyin tilim” başımı kesmesin diye dilimi keseyim; “til arslan turur … başıŋnı yiyür” dil aslandır, başını yer; “başları üze” başlarının üs…
İlk, baştaki; önde gelen: “baştınkı altı patar” ilk altı yaprak; “başdınḳı ordunḳı adaḳtaḳı” baştaki, ortadaki ve sondaki; “baştınḳı oronḳa tegmiş” en üst mertebeye ula…
Başlamak: “bayat atı birle sözüg başladım” Tanrı’nın adıyla söze başladım; “başladım taŋrı atı birle” Tanrı adıyla başladım; “öziŋe basut ḳılsa iş başlasa” kendine yard…
Başlangıç, baş: “kalp başlaġındaḳı ot” kalpanın başındaki ateş; “ikinti asanki başlaġı” ikinci asankhyanın başlangıcı; “anın başlaġ ḳılıp uḳıdmış” onu başlangıç yapıp a…
Parçalı bağlamda geçen söz; baş, önder (?): “qamaġ kişilerniŋ başı baştıŋı” bütün insanların başı, önderi (?).
Batmak, dalmak: “neçe miŋ tirig öldi tulup batur” kaç bin canlı boğulup battı; “çom’maḳ batmaḳ uu utıḳ” dalmak, batmak, uyku; “tuġmaz batmaz” doğmaz batmaz; “kün tuġmaz…
Batı, güneşin battığı yer: “toġardın batarḳa yorıp tezginür” doğudan batıya gezip dolaşır; “ḳayusı batardın tapuġçı” kimi batıdan hizmetkâr.
Zengin, varlıklı: “çıġań bodunug bay ḳıltım” yoksul halkı zengin kıldım; “bay bar ertim, aġılım on” zengin idim, ağılım (hazinem) çoktu; “bay yeme bar, yoḳ çıġay yeme b…
Zengin kişi, ev sahibi tüccar (Sanskritçe gṛhapati karşılığı): “bay barımlıg sansız üküş bayaġutlar” sayısız zengin varlıklı tüccarlar; “vişakė bayaġut” zengin Viśākha;…
Bağımlı, tabi; boyun eğmiş: “tört buluŋdaḳı bodunug ḳop almış, ḳop baz ḳılmış” dört yandaki halkları hep almış, hep tabi kılmış; “yat baz” yabancı ve tabi (halk).
Nakkaş, ressam: “tabġaç ḳaġanta bedizçi kelürtüm” Çin kağanından nakkaş getirttim; “tabġaç ḳaġanıŋ içreki bedizçig ıttı” Çin kağanı saray nakkaşını gönderdi; “ya sırçı …
Büyümek, gelişmek; yücelmek: “bilig birdi, yalŋuḳ beḍüdi bu kün” (Tanrı) bilgi verdi, insan bugün yüceldi; “yüreklig hem öglüg beḍüse üni” yürekli ve akıllı, ünü büyüse…
Büyük, ulu, yüce: “beḍük yılan” büyük yılan; “bay bedük kişiler” zengin, ulu kişiler; “ulug bedük sögüt” büyük ağaç; “ḳırlar ediz bedük” tepeler yüksek, büyük; “biligli…
Bey, soylu, yönetici: “türük begler bodun, bunı eşidiŋ” Türk beyleri, halkı, bunu işitin; “begli bodunlıġ yoŋaşurtuḳin üçün” beylerle halkı birbirine düşürdüğün için; “…
Sağlam, sıkı, berk: “bek ḳatıġ köŋüllüg” sağlam, katı gönüllü; “kértgünç köŋülümüz bek qatıġ bolzun” inanç gönlümüz sağlam olsun; “kentü köŋülüŋin bek tutġıl” gönlünü s…
Açık, belli (çoğunlukla “belgülüg” ile): “bekiz belgülüg bilgeli bolur” apaçık bilinebilir; “bekiz belgülüg uḳıdur” apaçık anlatır; “bekiz belgülüg turḳaru közünür” apa…
Kavşak, iki ırmağın ya da yolun birleştiği yer: “orḳoon balıḳlıg beltirinta” Orhun ile Balıklıg’ın birleştiği yerde; “yabaş toḳuş beltirinte” Yabaş ile Tokuş’un birleşt…
İşaret, belirti, alamet: “ıḳi kırk kut buyanlıg irü belgüke tükellig” otuz iki kutlu belirtiye sahip; “bosuş ḳadġu belgüsi eŋire turur” kaygı ve tasa belirtisi inler du…
Belli, açık, belirgin: “barıŋ belgülüg sen kün ay teg yaruḳ” varlığın güneş ve ay gibi açıktır; “yıl ay öḍ bitise küni belgülüg” yıl, ay, vakit yazılsa günü bellidir; “…
Belli, bilinir (çoğunlukla “belgülük bol-”): “biligin beḍür er, bolur belgülük” insan bilgisiyle yücelir, tanınır olur; “uqmaqım belgülük boltı” anlayışım belli oldu; “…
Görünmek, belirmek, ortaya çıkmak: “yıpar kizlese sen yıḍı belgürer” miski saklasan kokusu belli olur; “kayu üdün burkan yėrtinçüde belgürser” ne zaman Buda dünyada bel…
Göstermek, açığa çıkarmak, belirtmek: “kün ay teŋri körkin belgürtüp” güneş ve ay tanrısının görünüşünü gösterip; “çintamani erdini tutar élig belgürttüŋüz” dilek taşın…
Gösterme, belirtme; (Budist) “belgürtme et’öz” Buda’nın canlılar için gösterdiği görünüş bedeni: “öŋi belgürḍme et’özler” ayrı ayrı görünüş bedenleri; “belgürḍme身leri” …
Belirsiz, bilinmez; görünmez: “bu tüş teg tiriglik keçer belgüsüz” bu hayat rüya gibi belirsizce geçer; “ḳança barır belgüsüz” nereye gittiği belirsiz; “belgüsüz agzın …
Ani korku, ürkme, irkilme: “iweklik beliŋ ol ḳamuġḳa yawuz” acelecilik bir telaştır, herkese kötüdür; “taḳı ma beliŋler birerde yire” bir de ara ara ürkmeler (?).
Bir uzunluk ölçüsü, fersah (Sanskritçe yojana karşılığı): “yarım bere kėŋ yarım bere teriŋ” yarım fersah geniş, yarım fersah derin; “yėtmiş bere uluġ tapn atlıg tamu” y…
Sağlam, sıkı, berk: “azıġlıġ eren berk tügünler yazar” güçlü yiğitler sıkı düğümleri çözer; “taŋrı anlarnıŋ berk bıçıġını tuttı” Tanrı onlardan sağlam söz aldı; “berk y…
Bağlamak, sıkı tutmak: “negü teg kişen ol sini berklegü” seni bağlayacak nasıl bir köstektir; “tutup berklegüsi” (onu) tutup bağlayan; (edilgen) “baġda buqaġuta berklen…
-den beri: “tümen yılda berü tul erdim” on bin yıldan beri dul idim; “yėr teŋri törümişte berü” yer gök yaratıldığından beri; “eŋ ilki sansız tümen ajunta berü” ilk say…
Süslemek, bezemek; güzel göstermek: “yaşıl kök bezediŋ tümen yulduzun” yeşil göğü binlerce yıldızla süsledin; “köŋülüg bezedi yaruḳluḳ bile” gönlü aydınlıkla süsledi; “…
Vermek: “ıraḳ erser yablaḳ aġı berür, yaġuḳ erser edgü aġı berür” uzakta isen kötü armağan, yakında isen iyi armağan verir; “teŋri ėl berigme teŋri” ülke veren Tanrı; “…
Beş: “bėş pançaḳi toyınlar” (Buda’nın) ilk beş rahibi; “bėş ajun” beş varoluş yolu; “ḫormuzta teŋri bėş teŋri birle” Ormuzd tanrı beş tanrı (ışık öğesi) ile; “bir yılḳa…
Beşinci: “bu bėşinç boşġutsuz arhant” bu beşinci (tür) öğrenimini bitirmiş arhat; “bėşinç ay toḳuz otuzḳa” beşinci ayın yirmi dokuzunda; “bėşinç oŋınta” beşinci sırada;…
Bıçak (çoğunlukla “bıçġu” ile ikileme): “örtlüg yalınlıg bı bıçġu et-özleri üze yaġar” alevli bıçaklar bedenlerinin üstüne yağar; “bı bıçġu adasıŋa tüşmezünler” bıçak t…
Kesmek, biçmek: “kentü yülügüsi üze boġzın bıçıp” kendi usturasıyla boğazını kesip; “şimnu başın bıçtı” şeytanın başını kesti; “saçın ḳulḳaḳın bıçdı” (yas için) saçını,…
Bıçak, kesici (çoğunlukla “bı” ile ikileme): “örtlüg bu bıçġun öz konuḳın sança” alevli bıçaklarla kendi konuğunu saplayarak; “yėti bı bıçġun oḳsuz teginçsiz ölürürler”…
Anlamı kesinleşmeyen söz: “alḳu bilgülük nomlar barça l-a bıntavır ıntıntaḳı ay teŋriniŋ közünmişçe”.
Pişmek, olgunlaşmak: “ḳop törlüg ı tarıġ yimiş bışarlar” her türlü bitki, ekin, meyve olgunlaşır; “iwe bışmış aşnı yise ig bolur” aceleyle pişmiş yemeği yerse hasta olu…
(Budist metinlerde) uygulamak, kendini yetiştirmek, çalışmak (bhāvanā): “bışrunmaḳ yolta uzun ödün bışrunmaḳ ögredinmek üze” uygulama yolunda uzun süre çalışıp alışmakl…
Pişirmek: “aş bışuruŋlar, ötmek ḳılıŋlar” yemek pişirin, ekmek yapın; “bışrılur yaḳrı ḳıyaḳ” … pişirilir.
Bıçak: “biçek teg bıçar men, keser men işig” işi bıçak gibi keserim; “bedük bir biçekig eligde tutar” elinde büyük bir bıçak tutar; “yiti biçek ḳılıç üze” keskin bıçak,…
Bilmek, tanımak: “ol emgektin tartdaçı erür tėp bilip” onu acıdan kurtaran diye bilip; “bilmez uḳmaz” bilmez, anlamaz; “taŋrı bilgen köŋüllerdekini” Tanrı gönüllerdekin…
Bildirmek, öğretmek, göstermek: “uḳuş ötgünür, kör, bilig bildürür” akıl kavratır, bilgi öğretir; “bilig bildürür, bil bilig ḳadrini” bilgi öğretir, bilginin değerini b…
İle, birlikte: “sini ḳoldı tün kün bu emgek bile” seni gece gündüz bu emekle diledi; “anıŋ boldı dünya tü ni‘met bile” dünya türlü nimetle onun oldu; “bir aḍın er bile …
Bilge, bilgili, akıllı: “biligsiz otın sen ay bilge ḳuta” ey bilge, bilgisizin derdine sen deva ol; “anıŋ ara bir bilge kişi” onların arasında bilge bir kişi; “bilge tu…
Bilinçsiz, kendinden geçmiş (?): “turmış yėrinde biliçsiz bolup” durduğu yerde kendinden geçip.
Bilgi, bilim; akıl: “munu ḳıl taŋuḳı ḳutaḍġu bilig” işte kutlu kılan bilgiyi (kitaba) armağan et; “bilig ma‘dini hėm fazilėt kanı” bilginin madeni, erdemin kaynağı; “bi…
Bilgili, bilgin: “biliglig saḳınuḳ, kör, atı beḍük” bilgili, sakıngan, adı yüce; “biligligke ya dost özüŋni ula” ey dost, kendini bilgiliye bağla; “sewünçi bėrür-miz sa…
Bilgisiz, cahil: “biligsiz kişi barça iglig bolur” bilgisiz kişi hep hastadır; “bu cahil biligsiz bahasız” bu cahil, bilgisiz, değersiz; “bilgsiz esürse aḍın ne ḳalur” …
Bilgisizliğe ait, bilgisizlikle dolu: “bu biligsizlig ḳaraŋġu” bu bilgisizlik karanlığı; “biligsizlig berk yigi” bilgisizliğin sıkı çalılığı.
Bir: “bir kırk yaşayur erti” otuz bir yaşındaydı; “bir tegzinç” bir bölüm; “bir yılḳa beş yolı” bir yılda beş kez.
(Abhidharma çevirisinde) tümüyle, kesin olarak, büsbütün: “birdemleti tarġarmaḳ” tümüyle giderme; “birdemleti ḳalısız tarġarmışḳa” tamamen, artıksız gidermiş olana; “bi…
(Abhidharma çevirisinde) tam, kesin, bütünüyle olan: “birdemlig yöründek” kesin, tam kurtuluş (?); “birdemlig tarġarmaḳ” tam giderme; “lokik yol üze nizvanı tarġarsar y…
Birer, teker teker: “üküş sözleme, söz birer sözle az” çok konuşma, sözü birer birer, az söyle; “üküş tıŋlaġu söz, birer sözlegü” sözü çok dinlemeli, birer birer söylem…
Birleştirmek, bir araya getirmek: “birgerdmek birikdürmek” birleştirme, bir araya getirme; “teŋriler yalŋuḳlarnıŋın barça birgerdip” tanrıların, insanların (hepsini) bi…
Biri, birisi: “bularda birisi biriŋe yaġı” bunlardan biri öbürüne düşmandır; “birisi bitigçi ḫatı belgülüg, birisi yalawaç tili ülgülüg” biri yazısı belirgin kâtip, bir…
Birleşmek, bir araya gelmek: “aya bir, birikmez saŋa bir aḍın” ey tek (Tanrı), sana bir başkası eş olmaz; “iki neŋ birikse bir erde” iki şey bir kişide birleşirse; “ėki…
Tek, biricik, tek bir: “yalŋuz birkye özte tuġmış oġul” (anne babanın) kendilerinden doğmuş biricik oğlu; “birkiyeig mün baça” tek bir kusuru, eksiği.
İle, birlikte: “bayat atı birle sözüg başladım” söze Tanrı’nın adıyla başladım; “ölüŋler öwkeŋiz birle” öfkenizle ölün; “tirek yidleg birle elgimizni kavşurup” direk ve…
Birlikte olan, eşlik eden: “musa birle yime anıŋ birlekiler” Musa ve onunla birlikte olanlar; “birleki bėş yükmek” birlikte olan beş yığın (skandha); “adḳanġular birlek…
Eğer, şayet (çoğunlukla “… erser” ile): “birök ḳız tileser yme körkle ḳız keltürür” eğer kız isterse güzel bir kız da getirir; “birök bu tuşuşmaḳ atlġ ırḳ kelser” eğer …
Tümüyle, büsbütün: “siziksiz bu er boldı birtem yawa” şüphesiz bu adam büsbütün boş oldu; “aġu ol olarnıŋ eti birtem ök” onların eti bütünüyle zehirdir; “öçlüg kekligle…
Biz (birinci çoğul kişi zamiri): “biz aş teg ertimiz” biz aç gibiydik; “ne ogrınta biziŋ begimiz” ne yüzden bizim beyimiz; “ökünür biz” pişman oluruz; “biziŋe yaŋıltuḳi…
(Sanskritçe bodhi) aydınlanma; “bodi sögüt” aydınlanma ağacı: “yėti … bodi sögüt tüpinte meŋiledi” yedi (gün) aydınlanma ağacının dibinde sevinç içinde kaldı; “uluġ bed…
Bodisatva: aydınlanmayı hak ettiği hâlde canlıları kurtarmak için dünyada kalan, Buda olmaya aday kutsal varlık: “ayaġḳa tegimlig tözün maytrı bodisavat” saygıdeğer soy…
Boylu; biçimli: “ikirer miŋ ḳulaç édiz bodluġ” iki bin kulaç yüksek boylu; “öŋlüg bodluġ ermetin ök yoḳ ermez” renkli, biçimli olmadığı hâlde yok da değil; “çikin bodlu…
Boyamak: “ḳayu işke tegse boḍur tü boḍuġ” hangi işe girse türlü renklere boyar; “yüz bir türlüg boduġın bodumış osuglug hua çeçek” yüz bir türlü renkle boyanmış gibi çi…
Boyanmak: “ḳarışsa boḍulur ḳızıl hem yaġız” (savaşta) karışınca kızıla ve yağıza boyanır.
Boy, beden, gövde: “ḳaġıl teg köni boḍ egildi” ok gibi dimdik boy eğildi; “boḍum erdi oḳ teg” boyum ok gibiydi; “ayı boḍ uzun bolsa” boy pek uzun olursa; “ḳız bodı anıŋ…
Boğazlanmak, kesilmek; ölmek: “boġuzlansa taŋrı atıda aḍınḳı birle” Tanrı’dan başkası adına boğazlanan; “yėrçi yėr yaŋılıp boġuzlantı” kılavuz yolu şaşırıp öldürüldü; “…
Anlamı kesinleşmeyen söz; bastırarak, söndürerek (?): “ört yalınların boḳuru amırḍġuru yarlıḳap” ateş alevlerini bastırıp dindirerek.
Olmak; var olmak, meydana gelmek: “bir ök bol tidi, boldı ḳolmış ḳamuġ” ‘ol’ dedi, dilediği her şey oldu; “türk bodun yoḳ bolmazun tėyin, bodun bolçun tėyin” Türk halkı…
Bulunmak, olmak: “bu yaŋlıġ bolunsa ay ilig vezir” ey hükümdar, vezir böyle olursa; “iki neŋ kişide bolunsa” iki şey bir kişide bulunursa; “saḳınuḳ bolunsa bolur törteg…
Birbirine (akraba) olmak, birlikte olmak: “tuşın teŋin körüşüp tüŋür böşük boluşup” dengini görüp birbirine hısım akraba olup; “tüŋür ḳaḍın boluştı” hısım akraba oldula…