Ağabey; amca, babanın büyük kardeşi (yazıtlarda Kapgan Kağan için): “eçim ḳaġan ėli ḳamşaġ boltuḳınta” amcam kağanın ili sarsıldığında; “eçim ḳaġan birle ėlgerü yaşıl ü…
St. Petersburg'taki Uygurca metinler (Shogaito) sözlüğü
2.110 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
86 madde · “e” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
Mal, eşya, varlık; hep “ed tavar” ikilemesiyle: “ed tavar kentü artayur buzulur” mal mülk kendiliğinden bozulur, yok olur; “ed tavar tileser bultuŋ” mal istersen buldun…
İyilikli, hayırlı, erdemli; yararlı: “kim muntag edgülüg maytrı bodisavatag körgeli küsemeser” kim böyle iyilik dolu Maitreya bodisatvayı görmek istemezse; “emgekligler…
İyice, güzelce, özenle; tam olarak: “bu sabımin edgüti eşid ḳatıġdı tiŋla” bu sözümü iyice işit, sıkıca dinle; “yelme ḳarġu edgüti urġıl” gözcüleri, karakolları iyice k…
Mallı, varlıklı; hep “edlig tavarlıġ”: “artuḳraḳ barımlıġ edlig tavarlıġ” pek çok mallı, varlıklı; “telim edlig tavarlıġ bay bayaġut bolmaḳ” çok mallı mülklü zengin tüc…
İyi, güzel, hayırlı; nitelikçe üstün: “edgü bilge kişig edgü alp kişig yorıtmaz ermiş” iyi bilge kişiyi, iyi yiğit kişiyi (iş başına) getirmezmiş; “eḍgü sawıġ tilengil”…
Yüksek, yüce: “ay sırḳa yaḳın ay köŋülke eḍiz” ey sırra yakın, gönülden yüce olan; “édiz taġ édiz sögüt teriŋ yar” yüksek dağ, yüksek ağaç, derin uçurum; “azu ėdiz taġt…
Eksik, noksan; eksiklik: “birök egsük kergek boldı erser” eğer eksik, gerekli olursa; “bu basudçısı egsük bolmaḳ üze” bu yardımcı etken eksik olduğundan; “savınıŋ egsük…
Abla, büyük kız kardeş: “ögüm ḳatun ulayu öglerim ekelerim ḳunçuylarım” annem hatun başta olmak üzere analarım, ablalarım, prensesler; “inanç ekemiz yıpar” ablamız İnan…
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR): “birer 世 yér suvta ilendeçi eksşndeçi” her bir dünyada … eden, … eden.
El: “muŋaḍmış yirimde elig tut maŋa” sıkıştığım yerde elimi tut; “ḳalı bolsa elgiŋ boḍunḳa uzun” elin halka uzun (cömert, güçlü) ise; “ḳamuġ eḍgülükke tegürgil elig” he…
İlaç, deva, tedavi; çoğu kez “ot em”: “bu igke emi yoḳ tileme otı” bu hastalığın ilacı yok, ilacını arama; “ayu birdim emdi igim hem emim” derdimi de ilacımı da söyledi…
Acı, ıstırap, sıkıntı: “sini ḳoldı tün kün bu emgek bile” gece gündüz bu sıkıntıyla seni diledi; “yıl ay tutġunı boldum emgek bile” yıllarca sıkıntıyla tutsak oldum; “b…
Acılı, ıstıraplı, sıkıntı çeken: “emgeklig yüzin iye taya badari braman inçe tėp tėdi” Brahman Bādari acılı yüzünü eğip şöyle dedi; “muntaġ emgeklig yolda tüşmiş tururl…
Acısız, sıkıntısız; zahmetsiz: “kop kamag tınlıglarıg emgeksiz meŋilig kılayın” bütün canlıları acısız, mutlu kılayım; “naru tevrilmekin emgeksiz uçuz uḳar” öteye dönme…
Acı çekmek, sıkıntıya katlanmak; çile çekmek: “altı yıl tapavan berkte duşkaraçar emgek emgenmişin” altı yıl çile ormanında ağır çile çekmiş olarak; “ertiŋü emgek emgen…
Acı çektirmek, eziyet etmek, sıkıntı vermek: “mini emgetür til iḍi ök telim” dil sahibi beni çok eziyet ettirir; “emgettiler kelmezde aşnu bizke” sen gelmeden önce de b…
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR): “ḳop marin ḳoġşayu emirkeşü” hep … gevşeyip …
Tedavi etmek, iyileştirmek: “igig emlemese kişi terk ölür” hastalığı tedavi etmezse insan çabuk ölür; “ig agrıglıg kişig … içgü ot öntürüp emleser” hasta kişiye içecek …
Tedavi ettirmek: “balıḳmış bar erse sen emlet körü” yaralanmış olan varsa ona bakıp tedavi ettir; “tapuġ birle yazuḳ igin emletür” hizmetle günah hastalığını tedavi ett…
Yanak, yüz; yüzün rengi (KB’de hep “ḳızıl eŋ”, “ḳızġu eŋ”): “örüŋ bolsa ḳırtış ḳızıl ḳızġu eŋ” teni beyaz, yanağı kıpkızıl olsa; “bayutġay sini ol ḳızıl bolġa eŋ” seni …
Eğirmek, bükmek; sarmak, dolamak: “yuŋ eŋirer kentir eŋirer” yün eğirir, kenevir eğirir; “içtin sıŋarḳı eŋrüg tınlġlarıġ eŋirdeçi erür” iç bağlarla canlıları saran (bağ…
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR, oran bildiren dizide): “yüz ülüşinde miŋ ülüşinde ulaḍı eŋminḍin 无量 sansız asanki ülüşinde” yüzde, binde, …, sayısız asaṃkhya parçasında.
Parmak: “aġu türtüp on eŋrekiniŋ tıŋraqınıŋ” on parmağının tırnağına zehir sürüp.
(ShoR’da, Çince 纒 karşılığı) bağ, dolanış; canlıları saran tutku bağı: “taştın sıŋarḳı eŋrigler” dış bağlar; “içtin sıŋarḳı eŋrüg” iç bağ; “eŋrigte erip uyur ozġalı eŋr…
Er, erkek; adam, kişi: “bilig bilse ötrü yırar erde ig” (insan) bilgi bilirse hastalık ondan uzaklaşır; “ögü bilmez erke ögüt ögretür” akıl bilmeyene öğüt öğretir; “ḳuş…
Olmak, var olmak; bulunmak: “ne ersedin ermez seniŋ birlikiŋ” senin birliğin hiçbir şeyden değildir; “öz yaş kentü ürlüksüz meŋüsüz erür” ömür kendiliğinden kalıcı deği…
Geçmek, aşmak (öteye geçmek, üstün gelmek); hep “aş-” ile: “nedegin bilgeli bolur erdmişin aşmışın ḳamaġ tüzünlerte” bütün soylulardan geçtiğini, aştığını nasıl bilmek …
Erdem, fazilet; hüner, yetenek, kişisel değer: “aŋar birdi erdem bilig ög uḳuġ” ona erdem, bilgi, akıl, anlayış verdi; “bu erdem bile er tilek arzu yir” insan bu erdeml…
Erdemli, hünerli, yetenekli; güçlü: “ḳamuġḳa tusulur kör erdemlig er” erdemli yiğit herkese yarar; “sarandın ḳaçar barça erdemlig er” erdemli kişi cimriden kaçar; “alp …
Mücevher, değerli taş: “altun kümüş erdni monçuḳ satıġsız erdniler tilegeli” altın, gümüş, mücevher, inci, paha biçilmez değerli taşlar aramak için; “arıġ süzük yruġ ya…
Mücevherli, mücevherle süslü: “vayturi erdinilig kent tamınıŋ” lacivert taşından mücevherli şehir surunun; “erdinilig siŋekliki tegre tegzinürler” mücevherli sineklikle…
Anlamı kesinleşmeyen söz (KB’de yön ya da geri dönüş bildirir görünür): “nelük ere keldi yana bu özüŋ” niçin yine … geldin; “kereksiz sözüg sen yana ere sal” gereksiz s…
Erler, adamlar; yiğitler, kahramanlar (er’in topluluk biçimi): “ajunda ne yaŋlıġ eren toġdı kör” dünyada ne türlü yiğitler doğdu, bak; “ulşıp eren börleyü” erler kurt g…
Öğüt; hep “öt erig”: “üküş eḍgü yarlıġ tümen öt erig” pek çok iyi buyruk, binlerce öğüt; “teginmek öt erig tıltaġınta” öğütle eğitme sebebiyle.
Öğüt vermek, yüreklendirmek, yönlendirmek; hep “ötle-” ile: “edgüti ötlep eriglep köŋül avıtıp” iyice öğüt verip yüreklendirip gönül avutarak; “nomça törüçe ötleyü erig…
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR, kırık bağlam; Çince 謙苦 yakınında): “erintilig emgeklig törülerte” …, acılı törelerde.
Güç, erk, yetki, iradi egemenlik; çoğu kez “erk türk”: “bar erse yazuḳum ḳına erk saŋa” suçum varsa cezalandırmak sana kalmış; “dyan saḳınçlar üze erk tarta umaz” medit…
Erkek: “kim kim ḳılsa eḍgülüklerdin erkekdin ya tişidin” erkek olsun kadın olsun iyi iş yapan; “ayıtmaḳlıḳ erkek turur … cevabı tişi ol” soru erkektir, cevabı dişidir; …
Soru ve şüphe edatı: acaba, ki: “negü ḳıldım erki elig men saŋa” sana ne yaptım ki; “ḳayu ta‘at erki uḳumaz munı” hangi ibadet acaba, bunu anlayamaz; “ne ayıg kılınç kü…
Güçlü, kudretli, egemen; (Tanrı için) Kadir: “ay erklig uġan meŋü muŋsuz bayat” ey güçlü, kadir, ebedî, muhtaç olmayan Tanrı; “nėme körklüg erklig ol” ne güzel koruyucu…
Egemen olmak, sahiplenmek, üzerinde tasarruf etmek: “ḳuvraġlıg evlerig yalıŋuz aŋantımız erksintimiz” topluluğun evlerini tek başımıza sahiplendik; “idişin tavarın yalı…
Egemenlik, ustalık, tam hâkimiyet (Sanskritçe vaśitā): “diyan erksinmekintin tuġmış öŋ” meditasyon egemenliğinden doğmuş biçim; “burḫan adı ködrülmişniŋ erksinmek bilge…
Tembellik etmek, gevşek davranmak, ihmal etmek: “ḳorḳmatın ermegürüp edgüti tüketi alḳanmadımız erser” korkmadan, gevşek davranıp iyice tamamen arınmadıysak; “arınıp er…
Geçmek, öteye geçmek; aşmak: “ögüz ertgeli oġratıŋ” ırmağı geçmeye niyetlendin; “anı ertdimiz yėnçü ügüzüg keçe” onu geçtik, İnci ırmağını aşarak; “yıraḳ barmış … ada e…
Sabah, sabah erkenden; erken: “erte hem kėçe” sabah akşam; “ḳoptı erte kend içinde ḳorḳuġlı” şehirde sabahleyin korkarak kalktı; “kiçe yatsa kiç yat yana erte tur” gece…
Pek, çok, son derece: “ertiŋü üküş edgü ḳılınç ḳazġanç ḳazġanur” pek çok iyi iş, sevap kazanır; “ertiŋü uluġ törün alı bertim” çok büyük törenle alıp verdim; “ed tavar …
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR, sebze adları arasında, Çince 蔬 ‘sebze’ yakınında): “erük alıp körpelenip” … alıp …
Esen, huzurlu, güvenli; hep “ênçgülüg eseŋülüg”: “énçgülüg eseŋülüg oronḳa … bolur” huzurlu, güvenli yere … olur; “ênçgülüg eseŋülüg oron uyur ötiklep tutġalı” huzurlu,…
(Arapça) esir, tutsak; hep “ḳul esir”: “isinse bu yalŋuḳ bolur ḳul esir” insan (şaraba) ısınırsa köle, esir olur; “köŋül beg turur bu et öz ḳul esir” gönül beydir, bede…
Esirgemek, kıskanmak, vermeye kıyamamak: “saŋa birdi dünya esirkemedi” (Tanrı) sana dünyayı verdi, esirgemedi; “öziŋe esirker saran öz neŋin” cimri malını kendine bile …
(Rüzgâr) hafif hafif esmek: “keldi esin esneyü” esinti esip geldi; “涼風 esnemekin esneyü” serin yel esintiyle eserek.
(Sanskritçe Trāyastriṃśa) Otuz Üç Tanrı göğü, Hürmüz’ün (Śakra) yurdu: “estrayastrış oruduta ḫormuzta …” Otuz Üç Tanrı sarayında Hürmüz …
Sarhoş etmek, esritmek: “kimi erse devlet esürtse kelip” kimi devlet gelip esritirse; “bu devlet esürtse aḍın aḍlumaz” bu devlet esritirse ayılmaz; “esürtmesü devlet si…
Rahvan yürümek, yol almak (?): “ala atlıg yol teŋri mėn yarın kiçė ėşür mėn” alaca atlı yol tanrısıyım, sabah akşam yol alırım (Irk Bitig).
İşitmek, duymak: “ol sabıġ ėşidip tün udısıḳım kelmedi” o sözü işitince gece uykum gelmedi; “anı eşidip virutaḳ ėlig beg … yarlıg yarlıḳadı” bunu işitince kral Virūḍhak…
İşittirmek, duyurmak, haber vermek: “men barıp monı élig begke eşidtüreyin” gidip bunu krala duyurayım; “bu darnınıŋ ünin esidtürser” bu daraninin sesini işittirse; “eg…
Beden, vücut (et ‘et’ + öz ‘öz, can’): “muna ertimlig et-özümüz ertip barsar” işte geçici bedenimiz geçip gidince; “bolmaz et-özke ölmek meger taŋrı yarlıġı birle” Tanr…
Bedenli, … bedene sahip: “bu et yumġaḳ et-özlüg” bu et yığını bedenli; “alḳınçsız ülgüsüz et’özlüg bodistv” sonsuz, ölçüsüz bedenli bodisatva; “uluġ et’özlüg” büyük bed…
Ev, konut; yurt: “atın mindi keldi eviŋe turup” atına bindi, kalkıp evine geldi; “ewindin turup çıḳtı” evinden kalkıp çıktı; “tört yıŋaḳtın … ėwleriŋizdin” evlerinizden…
Çevirmek, döndürmek; “nomluġ tilgen evir-” öğreti tekerleğini döndürmek, öğretiyi yaymak: “aŋ başlayu nomluġ tilgen evirmiş ötde” öğreti tekerleğini ilk döndürdüğü zama…
Dönmek, çevrilmek; dönüp durmak: “yarattı kör ewren tuçı ewrilür” (Tanrı) gökyüzünü yarattı, o daima döner; “bu ay burcı sertan bu ew ewrilür” ayın burcu Yengeç’tir, bu…
Dönmez, geri çevrilmez, sarsılmaz: “aġınçsız evrilinçsiz bek köŋül öriḍip” sarsılmaz, geri dönmez sağlam gönül uyandırıp.
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR, kırık bağlam): “… ey’inçip küzedgil tutġıl” … koru, tut.
Çekinmek, utanmak; saygıyla korkmak: “adınsıġ körür men bu kün ḳılḳ itig / aŋar eymenür men” bugün değişik bir tavır görüyorum, ondan çekiniyorum; “bu yalŋuzluḳuŋḳa özü…
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR, kötü söz türleri arasında): “tılım üze sözlemeyin eyrig sarsıġ ayıġ yavız savlarıġ” dilimle … kaba, kötü, çirkin sözler söylemeyeyim (eğ…
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR): “asanki paramitlerte neteg ezigin ḳatıġlanıp” sayısız erdemlerde nasıl … çabalayıp.
(Abhidharma çevirisinde, Sanskritçe saṃskṛta) yapılmış, koşullanmış, sebeplerden oluşmuş (varlık): “ėdiglig ėdigsiz nomlar” koşullu ve koşulsuz varlıklar; “alḳu ėdiglig…
İye, sahip, efendi: “él uluş égesi éligleri begleri miŋ tümen yaşazunlar” ülkenin sahipleri, hükümdarları, beyleri bin tümen yıl yaşasın; “ev iesi turḳaru bulġanyuḳ köŋ…
İl, devlet, ülke; siyasi birlik ve halkı: “eçim ḳaġan ėli ḳamşaġ boltuḳınta” amcam kağanın ili sarsıldığında; “teŋride bolmış ėl ėtmiş bilge ḳaġan” gökte doğmuş, ili dü…
Elli, … eli olan: “miŋ közlüg miŋ éliglig amduq körgeli erklig aryavlokidéşvar bodistv” bin gözlü, bin elli Avalokiteśvara bodisatva; “vçır ėliglig” elinde vajra olan (…
Götürmek, iletmek; alıp gitmek: “ḳızın ḳoyınta kötürü alıp … sögüt altın ėltü bardı” kızını koynunda kaldırıp … ağacın altına götürdü; “kötürü ėltip ulug tamularda kemi…
İnmek: “tujit teŋri yėrintin kodı ėnip ajun tutup” Tuṣita tanrı yurdundan aşağı inip doğum alarak; “idiz kırşıdın ėnip yavaş mingülerke minip” yüksek köşkten inip uysal…
Ulaştırmak, eriştirmek: “sansardın ozġalı kutrulġalı ėrgürmeser” sansaradan kurtulmaya ulaştırmazsa; “bilge bilig adḳanıp yėdmez üçün ėrgürmez” bilgelik yapışıp ulaşama…
Acımak, merhamet etmek: “vasubandu baḫşı ėrinçkemiş üçün” öğretmen Vasubandhu acıdığı için; “amrayu ėrinçkeyü yrlıḳap” sevip acıyarak; “êrinçkemek tsuyurḳamaḳ erser” ac…
Düzenlemek, yapmak, kurmak; (ülkeyi) örgütlemek: “tört buluŋuġ ėtmiş yıġmiş yaymiş basmiş” dört yanı düzenlemiş, toplamış, yaymış, bastırmış; “teŋride bolmış ėl ėtmiş b…
Süs, bezek, takı: “tuttı musa ḳavmi … altun birle ėtiglerindin bir buzaġu” Musa’nın kavmi takılarından bir buzağı edindi; “tükel türlüg etigin bitilmiş boltı” her türlü…
Yapılmak, düzenlenmek: “ol ok temiren etilmiş ol” o da demirden yapılmıştır; “tört erdnin itilmiş çldar atlıg yul” (Mait) dört mücevherle yapılmış … adlı pınar.
Ardınca, peşi sıra; -e göre, uygun olarak: “teŋriken ėyin anta yorımiş” Tanrı gibi (kağanın) ardınca orada yürümüş; “ḳaltı ėyin yatdaçılar erür” tıpkı ardınca yatanlar …
Huzur, esenlik, rahat; ShoR’daki dua kalıbında “énç qut” huzur ve mutluluk: “aŋ ilki énç qut qolu küsüş öritü teginür mn” önce huzur ve mutluluk dileyerek dilek uyandır…
Anlamı kesinleşmeyen fiil (ShoR): “bo tuştaḳı bodisatvalar öz éndirmekke” bu aşamadaki bodisatvalar kendilerini indirmeye (alçaltmaya ?).
Enli, … genişliğinde: “bir qulaç énlig” bir kulaç enli.
Anlamı kesinleşmeyen fiil (ShoR): “sen amtı negülük ériŋüyür sn” sen şimdi niçin … (üşeniyor ?)sun.
Süslü, bezenmiş; çoğu kez “étiglig yaratıġlıġ”: “erdemler üze étiglig yaratıġlıġ atlġ teŋri burḫan” erdemlerle süslenmiş, bezenmiş adlı Buda; “yiti kat altunın kümüşin …
Huzurlu, esen, rahat; hep “ênçgülüg eseŋülüg”, “ênçgülüg meŋilig”: “énçgülüg eseŋülüg oronḳa … bolur” huzurlu, güvenli yere … olur; “ênçgülüg esemgülüg ḳılur yêrtinçüte…
Huzura kavuşmak, rahatlamak: “ḳorḳup kentü özi ênçlenmetin” korkup kendisi huzura kavuşmadan.