Ağabey; amca, babanın büyük kardeşi (yazıtlarda Kapgan Kağan için): “eçim ḳaġan ėli ḳamşaġ boltuḳınta” amcam kağanın ili sarsıldığında; “eçim ḳaġan birle ėlgerü yaşıl ü…
Maitrisimit Nom Bitig (Hami) sözlüğü
3.163 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
108 madde · “e” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
Mal, eşya, varlık; hep “ed tavar” ikilemesiyle: “ed tavar kentü artayur buzulur” mal mülk kendiliğinden bozulur, yok olur; “ed tavar tileser bultuŋ” mal istersen buldun…
İyilikli, hayırlı, erdemli; yararlı: “kim muntag edgülüg maytrı bodisavatag körgeli küsemeser” kim böyle iyilik dolu Maitreya bodisatvayı görmek istemezse; “emgekligler…
İyice, güzelce, özenle; tam olarak: “bu sabımin edgüti eşid ḳatıġdı tiŋla” bu sözümü iyice işit, sıkıca dinle; “yelme ḳarġu edgüti urġıl” gözcüleri, karakolları iyice k…
İyi, güzel, hayırlı; nitelikçe üstün: “edgü bilge kişig edgü alp kişig yorıtmaz ermiş” iyi bilge kişiyi, iyi yiğit kişiyi (iş başına) getirmezmiş; “eḍgü sawıġ tilengil”…
İyilik, hayır, lütuf; “eḍgülük ḳıl-” iyilik etmek: “ḳamuġ eḍgülük ḳıl ḳılınçın sözün” işinle sözünle her türlü iyiliği yap; “yorı eḍgülük ḳıl ekin eḍgülük / saŋa eḍgü b…
Yüksek, yüce: “ay sırḳa yaḳın ay köŋülke eḍiz” ey sırra yakın, gönülden yüce olan; “édiz taġ édiz sögüt teriŋ yar” yüksek dağ, yüksek ağaç, derin uçurum; “azu ėdiz taġt…
(İplik) eğirmek: “buzdı egirmiş yipini küçde kiḍin” eğirdiği ipliği sağlamlaştırdıktan sonra bozdu; “ıduḳ elgin igig tutup yip egire yarlıḳadı” kutsal eliyle iği tutup …
Eğrilmek, bükülmek: “badarı braman kentü egrilmiş bükülmiş et-özin körüp” Brahman Bādari kendi eğrilmiş, bükülmüş bedenini görüp.
(Maitrisimit’te “edruḳ” ile ikileme) türlü türlü, çeşitli (?): “egruḳ edruḳ tüllerig ḳoduru ḳolulasar” türlü türlü rüyaları iyice düşünürse.
Eksik, noksan; eksiklik: “birök egsük kergek boldı erser” eğer eksik, gerekli olursa; “bu basudçısı egsük bolmaḳ üze” bu yardımcı etken eksik olduğundan; “savınıŋ egsük…
Eksiksiz, tam: “ed tavar üzüksüz egsüksüz kergeksiz bolurlar” mal mülk kesintisiz, eksiksiz, ihtiyaçsız olurlar; “ikileyü arduḳsuz egsüksüz ėdigsiz” iki kat, fazlasız, …
Abla, büyük kız kardeş: “ögüm ḳatun ulayu öglerim ekelerim ḳunçuylarım” annem hatun başta olmak üzere analarım, ablalarım, prensesler; “inanç ekemiz yıpar” ablamız İnan…
İki, ikisi; hep “ekin ara” ikisi arasında (Orhon yazıtlarında): “kök teŋri asra yaġız yėr ḳılıntuḳda ekin ara kişi oglı ḳılınmış” üstte mavi gök, altta yağız yer yaratı…
Eksik, noksan: “bir kılıçın tümenke bir eksük kişi … ölürdi” bir kılıçla on binden bir eksik insanı öldürdü; “yüz ygrmi yılta eksük yaşasalar” yüz yirmi yıldan az yaşar…
El: “muŋaḍmış yirimde elig tut maŋa” sıkıştığım yerde elimi tut; “ḳalı bolsa elgiŋ boḍunḳa uzun” elin halka uzun (cömert, güçlü) ise; “ḳamuġ eḍgülükke tegürgil elig” he…
Emmek: “alkunuŋ karınlıg kovuḳlarınta yatdım alkunuŋ sütin emdim” hepsinin rahminde yattım, hepsinin sütünü emdim; “alḳunıŋ sütin emtim” hepsinin sütünü emdim.
İlaç, deva, tedavi; çoğu kez “ot em”: “bu igke emi yoḳ tileme otı” bu hastalığın ilacı yok, ilacını arama; “ayu birdim emdi igim hem emim” derdimi de ilacımı da söyledi…
Şimdi, artık; (söze başlarken) işte, öyleyse: “anı ög sen emdi sewinçin tile” sen şimdi onu öv, sevinçle dile; “muŋar meŋzetü keldi emdi bu söz” şimdi buna benzer söz g…
Acı, ıstırap, sıkıntı: “sini ḳoldı tün kün bu emgek bile” gece gündüz bu sıkıntıyla seni diledi; “yıl ay tutġunı boldum emgek bile” yıllarca sıkıntıyla tutsak oldum; “b…
Acılı, ıstıraplı, sıkıntı çeken: “emgeklig yüzin iye taya badari braman inçe tėp tėdi” Brahman Bādari acılı yüzünü eğip şöyle dedi; “muntaġ emgeklig yolda tüşmiş tururl…
Acısız, sıkıntısız; zahmetsiz: “kop kamag tınlıglarıg emgeksiz meŋilig kılayın” bütün canlıları acısız, mutlu kılayım; “naru tevrilmekin emgeksiz uçuz uḳar” öteye dönme…
Acı çekmek, sıkıntıya katlanmak; çile çekmek: “altı yıl tapavan berkte duşkaraçar emgek emgenmişin” altı yıl çile ormanında ağır çile çekmiş olarak; “ertiŋü emgek emgen…
Acı çektirmek, eziyet etmek, sıkıntı vermek: “mini emgetür til iḍi ök telim” dil sahibi beni çok eziyet ettirir; “emgettiler kelmezde aşnu bizke” sen gelmeden önce de b…
Eziyet eden, işkenceci: “tınlġlaraġ ḳınaġuçı emgetgüçi boltum erser” canlılara işkence eden, eziyet eden olduysam; “küçsüz küsünsüz tınlıglar emgetgüçiler” güçsüz canlı…
Eğilmek, yana yatmak, bir yana meyletmek: “ḳamuġ üç aḍaḳlıġ emitmez bolur” üç ayaklı her şey yana yatmaz; “ḳayu tüz emitse turumaz tüşer” düz olan eğilirse duramaz, düş…
Tedavi etmek, iyileştirmek: “igig emlemese kişi terk ölür” hastalığı tedavi etmezse insan çabuk ölür; “ig agrıglıg kişig … içgü ot öntürüp emleser” hasta kişiye içecek …
Sevgili, sevimli; tatlı, yumuşak: “uluġ küçlüg luular yumşaḳ emraḳ ünin kökreyürler” büyük güçlü ejderhalar yumuşak, tatlı sesle gürlerler; “anta barıŋ emraḳım” oraya g…
İlaçsız, çaresiz; “otsuz emsiz” çaresi olmayan: “bilip uḳup kılmış otsuz emsiz ürüntegsiz … ayıg kılınçlar” bilerek yapılmış, çaresiz, arınmaz kötü eylemler.
Emzirmek: “uḳturdımız musa anasınḳa kim emüzgil tėp anı” Musa’nın annesine ‘onu emzir’ diye bildirdik; “eger emüzseler sizke bėriŋ olarḳa terlerini” (çocuğunuzu) sizin …
Anlamı kesinleşmeyen söz (Maitrisimit): “et-özin küzedür atlıg boşġutsuz tınlıg bar ençe yėme tömke biliglig erser” bedenini koruyan adlı öğrenimini bitirmiş varlık var…
Hindistan; “enetkek ėl” Hint ülkesi, “enetkek tili” Sanskritçe: “enetkek ilteki vaybaş şastar yaratdaçı” Hindistan’daki Vaibhāṣika şastrasını yazan; “aryaçantri bodisav…
Anlamı kesinleşmeyen bir beden adı (Maitrisimit, cehennem tasviri): “karnımıznı uçamıznı eniŋümüzni butumuznı başımıznı yüzümüzni bitiyürbiz” karnımızı, sırtımızı, …ımı…
Yanak, yüz; yüzün rengi (KB’de hep “ḳızıl eŋ”, “ḳızġu eŋ”): “örüŋ bolsa ḳırtış ḳızıl ḳızġu eŋ” teni beyaz, yanağı kıpkızıl olsa; “bayutġay sini ol ḳızıl bolġa eŋ” seni …
Şaşırıp kalmak, afallamak; utanıp mahcup olmak: “eŋip ḳaldı ögdülmiş elgin owa” Ögdülmiş ellerini ovuşturarak şaşakaldı; “baḳa barsa yetrü ajun ḫalini / eŋip ḳalġu taŋl…
Çene: “ernii yirüp eŋekii tmġaḫıi aprap … ölüp bardı” dudakları kanayıp çenesi, damağı çürüyüp öldü.
Anlamı kesinleşmeyen söz (Maitrisimit): “karunavit … ulatı eŋenyük dyan saḳınçlar üze erk türk bolmış bolurlar” karuṇā … gibi … meditasyonlar üzerinde egemen olmuş olur…
Anlamı kesinleşmeyen terim; hep “üç eŋim sansar” (üç katlı ya da üç âlemli sansara ?): “tutyaġ yme munta üç engim sansardaḳı nızvanılar oġrınta tört türlüg adrılurlar” …
Eğmek; saygıyla eğilmek: “eŋite et-özin külçire yüzin teŋri tapa körü” bedenini eğerek, yüzü gülerek tanrıya bakıp; “ayaların kavşurup eŋite et-özin brhmavati katunḳa y…
Er, erkek; adam, kişi: “bilig bilse ötrü yırar erde ig” (insan) bilgi bilirse hastalık ondan uzaklaşır; “ögü bilmez erke ögüt ögretür” akıl bilmeyene öğüt öğretir; “ḳuş…
Olmak, var olmak; bulunmak: “ne ersedin ermez seniŋ birlikiŋ” senin birliğin hiçbir şeyden değildir; “öz yaş kentü ürlüksüz meŋüsüz erür” ömür kendiliğinden kalıcı deği…
Erdem, fazilet; hüner, yetenek, kişisel değer: “aŋar birdi erdem bilig ög uḳuġ” ona erdem, bilgi, akıl, anlayış verdi; “bu erdem bile er tilek arzu yir” insan bu erdeml…
Erdemli, hünerli, yetenekli; güçlü: “ḳamuġḳa tusulur kör erdemlig er” erdemli yiğit herkese yarar; “sarandın ḳaçar barça erdemlig er” erdemli kişi cimriden kaçar; “alp …
Mücevher, değerli taş: “altun kümüş erdni monçuḳ satıġsız erdniler tilegeli” altın, gümüş, mücevher, inci, paha biçilmez değerli taşlar aramak için; “arıġ süzük yruġ ya…
Mücevherli, mücevherle süslü: “vayturi erdinilig kent tamınıŋ” lacivert taşından mücevherli şehir surunun; “erdinilig siŋekliki tegre tegzinürler” mücevherli sineklikle…
Erler, adamlar; yiğitler, kahramanlar (er’in topluluk biçimi): “ajunda ne yaŋlıġ eren toġdı kör” dünyada ne türlü yiğitler doğdu, bak; “ulşıp eren börleyü” erler kurt g…
Oturulan yer, konak, yurt: “kaltı ogul oglan ergüsinte erürçe” tıpkı çoluk çocuğun kendi yurdunda oturması gibi; “kentü kentü ergüsiŋerü yadılu tegintiler” her biri ken…
Öğüt; hep “öt erig”: “üküş eḍgü yarlıġ tümen öt erig” pek çok iyi buyruk, binlerce öğüt; “teginmek öt erig tıltaġınta” öğütle eğitme sebebiyle.
Öğüt vermek, yüreklendirmek, yönlendirmek; hep “ötle-” ile: “edgüti ötlep eriglep köŋül avıtıp” iyice öğüt verip yüreklendirip gönül avutarak; “nomça törüçe ötleyü erig…
(Maitrisimit’te, Sanskritçe ṛṣi) ermiş, bilge, münzevi: “ötrü diwa erji inçe tėp tėyür” sonra bilge Deva şöyle der.
Güç, erk, yetki, iradi egemenlik; çoğu kez “erk türk”: “bar erse yazuḳum ḳına erk saŋa” suçum varsa cezalandırmak sana kalmış; “dyan saḳınçlar üze erk tarta umaz” medit…
Erkeç, erkek keçi: “irk erkeç teke oglaḳ” iğdiş, erkeç, teke, oğlak; “bular ol sürüg ḳoyḳa erkeç sanı” bunlar koyun sürüsü için erkeç gibidir (öncüdür).
Soru ve şüphe edatı: acaba, ki: “negü ḳıldım erki elig men saŋa” sana ne yaptım ki; “ḳayu ta‘at erki uḳumaz munı” hangi ibadet acaba, bunu anlayamaz; “ne ayıg kılınç kü…
Güçlü, kudretli, egemen; (Tanrı için) Kadir: “ay erklig uġan meŋü muŋsuz bayat” ey güçlü, kadir, ebedî, muhtaç olmayan Tanrı; “nėme körklüg erklig ol” ne güzel koruyucu…
Egemen olmak, sahiplenmek, üzerinde tasarruf etmek: “ḳuvraġlıg evlerig yalıŋuz aŋantımız erksintimiz” topluluğun evlerini tek başımıza sahiplendik; “idişin tavarın yalı…
Güçsüz, iradesiz, elinde olmayan; çaresiz: “özelü barır men öz erksiz bolup” elimde olmadan çaresiz gidiyorum; “bu ḳul kendü erksiz tapuġçı bolur” bu kul kendi iradesi …
Parmak: “ısrurlar siziŋ üze ernekleri uçını öwkedin” size öfkeden parmaklarının uçlarını ısırırlar; “uruŋ olardın tegme ernek uçlarını” onların bütün parmak uçlarına vu…
Anlamı kesinleşmeyen söz (Maitrisimit): “ḳaltı munçuḳ erdni kaş atlaġ erşide urmış osuġluġ” tıpkı inci, mücevher, yeşim adlıların … konmuş gibi (bir kap, mahfaza olmalı).
Geçmek, öteye geçmek; aşmak: “ögüz ertgeli oġratıŋ” ırmağı geçmeye niyetlendin; “anı ertdimiz yėnçü ügüzüg keçe” onu geçtik, İnci ırmağını aşarak; “yıraḳ barmış … ada e…
Sabah, sabah erkenden; erken: “erte hem kėçe” sabah akşam; “ḳoptı erte kend içinde ḳorḳuġlı” şehirde sabahleyin korkarak kalktı; “kiçe yatsa kiç yat yana erte tur” gece…
Gelip geçici, kalıcı olmayan, fani: “yükünç ertimlig turur” (dünya) geçicidir; “muna ertimlig et-özümüz ertip barsar” işte geçici bedenimiz geçip gidince; “bu biziŋ et’…
Geçilmez, aşılmaz: “ertinçsiz teriŋ ḳoġuzlarda et’özin köprüg ḳılmış saḳınur” geçilmez derin çukurlarda bedenini köprü yapmış (olarak) düşünür.
Anlamı kesinleşmeyen söz (Maitrisimit): “ertiŋlig yumşaḳ ünin ḳop yir suwlaraġ yaŋḳurtdı” … yumuşak sesiyle bütün yeryüzünü yankılattı (ertiŋü ‘çok’ ile ilgili olabilir).
Pek, çok, son derece: “ertiŋü üküş edgü ḳılınç ḳazġanç ḳazġanur” pek çok iyi iş, sevap kazanır; “ertiŋü uluġ törün alı bertim” çok büyük törenle alıp verdim; “ed tavar …
Geçirmek; (zamanı) geçirmek, harcamak; (töreni) yerine getirmek: “yėti yėti kün dyanlag meŋi teginü ertürü yarlıḳadı” yedişer gün meditasyon mutluluğunu tadarak geçirdi…
Çok, pek çok; hep “erüş üküş” ikilemesiyle: “erüş üküş bursoŋ kuvrag” pek çok rahip topluluğu; “erüş üküş keyiklerig isig özlerinte öŋi kıltımız” pek çok hayvanı canınd…
Esen, sağ, sağlıklı; güvende: “sewerin esen tut yaġısın kötür” seveni esen tut, düşmanını kaldır (yok et); “esenin tirilgil üküş yıl yaşa” sağlıkla yaşa, çok yıl yaşa; …
Anlamı kesinleşmeyen söz (Maitrisimit, tören alayı tasviri): “sekiz tümen tört mıŋ gelig pra esġuḳ tuta öŋtün uduzur” seksen dört bin … şemsiye (?) tutarak önden götürür.
Esinti, rüzgâr: “kiçigkiye ot üçüni yėlig esinig basutçı iş bulup ükliyür” küçücük ateş kıvılcımı yeli, esintiyi yardımcı bulup çoğalır; “ol esgen esin haḳḳı” esen rüzg…
Esirgemeyen, cömert; hep “esirgençsiz köŋül” ile: “esirgençsiz köŋülin ed tavar buşı bėrmek” esirgemeyen gönülle mal mülk sadaka vermek; “edgü dintarlarḳa esirgençsiz k…
Eskimek: “eskirmiş v(i)rhar saŋramig sapsar” eskimiş manastırı onarırsa; “yigit ḳoca bolur yaŋı eskirür” genç yaşlanır, yeni eskir.
Sarhoş, esrik; kendinden geçmiş: “ya esrük tütüş ḳılġa aḫsumlaġay” ya sarhoş kavga eder, sızlanır; “tegirmi tam içinte esrük boltıŋ” yuvarlak duvar içinde sarhoş oldun;…
Sarhoş olmak, esrimek: “esürse kişi tilwe munduz bolur” insan sarhoş olursa deli, aptal olur; “neçe eḍgü işler esürse ḳalur” sarhoş olunca nice iyi işler kalır; “ḳalı i…
İşitilmek, duyulmak: “on ḳat ḳas oyun yaŋurusı eşidilür” on kat … oyun sesi işitilir; “yėl iyin eşidilür” rüzgârla işitilir; “tünle bir ün esidilti” gece bir ses işitil…
İşitmek, duymak: “ol sabıġ ėşidip tün udısıḳım kelmedi” o sözü işitince gece uykum gelmedi; “anı eşidip virutaḳ ėlig beg … yarlıg yarlıḳadı” bunu işitince kral Virūḍhak…
İşittirmek, duyurmak, haber vermek: “men barıp monı élig begke eşidtüreyin” gidip bunu krala duyurayım; “bu darnınıŋ ünin esidtürser” bu daraninin sesini işittirse; “eg…
Örtü, yaygı: “orun eşük töşek ton etük” yer, örtü, döşek, giysi, çizme; “şeri‘at yüzindin kiterdi eşük” şeriatın yüzünden örtüyü kaldırdı.
Et: “kişi ḳılḳı kirtüç etiŋni yigey” insanların huyu gerçekten etini yiyecek (seni çekiştirecek); “teŋizni yėse sizler andın yaş et” denizden taze et yiyesiniz diye; “e…
Kasap: “olar öŋre ajunta koyu ölürgüçi etçiler erdi” onlar önceki yaşamda koyun öldüren kasaplardı; “biz ilkide amarı koyun ölürgüçi etçiler erdimiz” biz önceden kimimi…
Anlamı kesinleşmeyen fiil biçimi (Maitrisimit girişi): “anı üçün inçe saḳınu etgintimiz” bu yüzden şöyle düşünmeye … (başladık ?).
Anlamı kesinleşmeyen söz (Maitrisimit): “sekiz türlüg etginçsiz oḳsuz yėr orunda ozmış kurtulmış erürbiz” sekiz türlü uygunsuz (Budist öğretiye erişilemeyen ?) yerden k…
Anlamı kesinleşmeyen söz (Maitrisimit’te ses için): “etinlig seviglig ezrua ünin” … sevimli Brahma sesiyle; “teriŋ etinlig sewiglig köwşek özrua ünin” derin, …, sevimli…
(Çalgı, oyun) çalmak, icra etmek; hep “oyun etiz-”: “bėş türlüg yinçge oyun etizü” beş türlü ince müzik çalarak; “barça oyun etiziŋler” hep müzik çalın; “bėş türlüg oyu…
Etli: “ol meniŋ etlig terlig kanlıg et-özimin igitdi” o benim etli, terli, kanlı bedenimi besledi.
Beden, vücut (et ‘et’ + öz ‘öz, can’): “muna ertimlig et-özümüz ertip barsar” işte geçici bedenimiz geçip gidince; “bolmaz et-özke ölmek meger taŋrı yarlıġı birle” Tanr…
Bedenli, … bedene sahip: “bu et yumġaḳ et-özlüg” bu et yığını bedenli; “alḳınçsız ülgüsüz et’özlüg bodistv” sonsuz, ölçüsüz bedenli bodisatva; “uluġ et’özlüg” büyük bed…
Çizme, ayakkabı: “kedim ton etük yivig tizig kedmiş” elbise, giysi, çizme giyinip süslenmiş; “ton etük aş içgü buşı bėrmiş üçün” giysi, çizme, yiyecek içecek sadaka ver…
Ev, konut; yurt: “atın mindi keldi eviŋe turup” atına bindi, kalkıp evine geldi; “ewindin turup çıḳtı” evinden kalkıp çıktı; “tört yıŋaḳtın … ėwleriŋizdin” evlerinizden…
Tane, tohum; tane kadar küçük parça: “bu yaġız yėr üzeki kog topraḳ birer evin sanaġalı” bu kara yerin toz toprağını tane tane saymak için; “saçmış urug evin aŋ ilki uġ…
Çevirmek, döndürmek; “nomluġ tilgen evir-” öğreti tekerleğini döndürmek, öğretiyi yaymak: “aŋ başlayu nomluġ tilgen evirmiş ötde” öğreti tekerleğini ilk döndürdüğü zama…
Dönmek, çevrilmek; dönüp durmak: “yarattı kör ewren tuçı ewrilür” (Tanrı) gökyüzünü yarattı, o daima döner; “bu ay burcı sertan bu ew ewrilür” ayın burcu Yengeç’tir, bu…
Ezrua, Brahmā (Maniheist metinlerde Zurvan, en yüce tanrı): “ezrua hormuzta vişnu maheşvari tört maharaçlar” Brahmā, Hürmüz (Śakra), Viṣṇu, Maheśvara, dört büyük kral; …
Yalan, gerçek dışı; “ezüg sav” yalan söz: “ezük yalġan savın sėni sökti” yalan, düzmece sözlerle sana sövdü; “ezük yalġan savın tınlıglarıg örletgüçi” yalan sözlerle ca…
İki: “edgüli ayıġlı ėki türlüg ḳılınç” iyi ve kötü iki türlü eylem; “ėki ėrig udşuru sançdı” iki adamı kovalayarak mızrakladı; “inim kül tėgin birle eki şad birle” küçü…
İkinci; ikinci olarak: “ėkinti süŋüş eŋ ilki ay altı yaŋıḳa” ikinci savaş, ilk ayın altısında; “ekinti ḳoşulgaḳda ediz birle süŋüşdümiz” ikinci olarak Koşulgak’ta Edizl…
İl, devlet, ülke; siyasi birlik ve halkı: “eçim ḳaġan ėli ḳamşaġ boltuḳınta” amcam kağanın ili sarsıldığında; “teŋride bolmış ėl ėtmiş bilge ḳaġan” gökte doğmuş, ili dü…
Götürmek, iletmek; alıp gitmek: “ḳızın ḳoyınta kötürü alıp … sögüt altın ėltü bardı” kızını koynunda kaldırıp … ağacın altına götürdü; “kötürü ėltip ulug tamularda kemi…
Meme: “ıḳi emigi ıḳin ara kuçup” iki memesinin arasında kucaklayıp; “teglük kulun ėrkek yuntta ėmig tileyür” kör tay erkek attan meme ister; “yapıġımız emigimiz örtlüg …
İnmek: “tujit teŋri yėrintin kodı ėnip ajun tutup” Tuṣita tanrı yurdundan aşağı inip doğum alarak; “idiz kırşıdın ėnip yavaş mingülerke minip” yüksek köşkten inip uysal…
Omuz: “örtlüg yalınlıg burnaç eŋinlerinte kötürüp” alevli … omuzlarında taşıyıp; “ulug bedük ineklerin ḳapların eŋinlerinte yüdüp” büyük sığırlarını, kaplarını omuzları…