Seslenme ya da acı, şaşkınlık bildiren ünlem: a!, ey!, ah! (“yekler uluġı a siziŋ ḳızıŋız…”, “… a ölüp bardı”).
Kur’an Tercümesi Rylands Nüshası sözlüğü
2.572 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
2.572 madde
Bayındır, şen, mamur; yıkık (ḫarab) olanın karşıtı: “ḳamuġ abadannıŋ ḫarab ol soŋı” her bayındır şeyin sonu yıkımdır; “abadan ḫarab boldı” şen olan yer harap oldu.
İki taraf arasında gidip gelen, kararsız (kimseler): “abruġlar anıŋ arasında, bular birle yoḳ olar birle ma yoḳ” ikisi arasında bocalayanlar, ne bunlarla ne onlarla.
Gücü yetmeyen, elinden bir şey gelmeyen, çaresiz: “nelük boldı ‘aciz özüŋ” neden çaresiz kaldın; “maŋa ᶜaciz boldum” (bunu yapmaya) gücüm yetmedi.
(Kapı, kapak, yol) açmak: “teŋri yėriŋerü ḳapaġın açdı” tanrılar yurduna kapısını açtı; “açar ḳut ḳapuġ” mutluluk kapısını açar; “yolug aç” yolu aç.
Acı (tat); tatlı (süçüg) karşıtı: “süçüg tattıŋ erse açıġḳa…” tatlıyı tattıysan acıya da (hazır ol).
(Kapı, kapak) açılmak: “asurilar orduları ḳapıġı özin ök açılur” asuraların saray kapısı kendiliğinden açılır; “ḳamuġ eḍgülükke açılsu ḳapuġ” her iyiliğe kapı açılsın.
Acı vermek, acıtmak, incitmek: “yalŋuḳ açıtsa tilin” insan diliyle incitirse; “kimig serdim, irdim, kimi me açıttım” kimi kırdım, kimi incittim.
Açlık, kıtlık: “ḳamuġ aç yise içse aḫır toḍur, közi aç kişi ölse açlıḳ ḳoḍur” her aç yiyip içince doyar, gözü aç kişi ölünce bile açlığını bırakır; “ajun toḳluḳı barça …
Açık, örtüsüz: “yüzi açuḳ ḳunçuylar” yüzü açık hanımlar.
Açık, belli, apaçık: “ayu birdim emdi açuḳluġ saŋa” şimdi sana açıkça söyledim; “açuḳluġ aḍırtlıġ” açık ve ayrıntılı.
Açıkta olan, görünen âlem; gizlinin karşıtı: “örtüglügni yime açuḳluḳnı bilgen” gizliyi de açığı da bilen.
Kuran’da adı geçen, peygamberlerini yalanladığı için helak edilen eski bir kavim, Âd: “nuh boḍnı, ʿad ve firʿavn” Nuh kavmi, Âd ve Firavun; “ʿad ḳavmi ʿadeti meŋizlig” …
İlk insan ve peygamber Âdem: “ademnüŋ iki oġlı” Âdem’in iki oğlu; “ey adem” ey Âdem.
İnsan, Âdemoğlu: “yaratıldı ademi küçsüz” insan güçsüz yaratıldı; “negü teg keçürse keçer ademi” insan nasıl geçirirse öyle geçer.
Âdet, alışkanlık, huy: “tabi‘atta yigi ‘adėt” yaradılıştaki en iyi âdet.
Başka, diğer, öteki: “bar adın orunta sözlep” başka yerde söyleyip; “adın kişilertin tıdıġ bar” başka kişilerden engel var; “aḍın yol” başka yol.
Ayırmak, ayırt etmek, seçmek; çoğunlukla “seç-” ile: “aḍırsa öḍürse seçe bilse öz” ayırsa, seçse, ayırt edebilse; “halal hem haram aḍrar erse” helalı haramı ayırırsa; “…
Adalet, hak gözetme: “kim ʿadl ḳılsa siz” adaletle davranırsanız; “bayat ‘adliŋe tutçı ḳorḳu yorı” Tanrı’nın adaletinden hep korkarak yürü; “ėgėr bolsa ‘adliŋ ḳatıġlıḳ …
Ayrılmak (bir yerden, bir kişiden): “seniŋdin adrılur men bu kün” bugün senden ayrılıyorum; “ögüŋüztin adrılmışta” annenizden ayrıldığınızda.
Ayak: “teŋriniŋ adaġlarınta töpüsi üze yükünüp” tanrının ayaklarına başını koyarak eğilip; “ėlgin adaḳın” eliyle ayağıyla; “töpöden adaḳnaŋ tıraŋaḳ uçıŋa” tepeden ayak …
Ayrılığa düşmek, anlaşmazlığa düşmek: “olarḳa ol kim aḍırtlaşurlar anıŋ içinde” onlara, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi (açıklasın).
Cuma; “aḍine kün” cuma günü: “ḳaçan ündense namazḳa aḍine kündin” cuma günü namaza çağrıldığınızda.
Başkalaşmak, değişmek: “arıḳlar sütdin, aḍnamaz anıŋ mezesi” tadı değişmeyen süt ırmakları.
Değiştirilmek: “aḍnalmaz aytıġ meniŋ üskümde” benim katımda söz değiştirilmez.
Birbirinden ayrılmak, anlaşmazlığa düşmek: “belgürtse olarḳa ol kim aḍnaştılar anıŋ içinde” ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklasın.
Değiştirmek, başkalaştırmak; (sözü) tahrif etmek: “aḍnaturlar sözlerni orunlarındın” sözleri yerlerinden değiştirirler; “aḍnatġalar taŋrı törütmişini” Tanrı’nın yarattı…
Ayrılık, bölünme: “aysa men aḍrılmaḳlıḳ yaʿḳub oġlanları üze” (bunu) söylesem, Yakup oğulları arasında ayrılık (çıkardın diyeceksin).
Af, bağışlama; “‘afv ḳıl-” affetmek, suçu bağışlamak: “çın-oḳ ʿafv ḳıldı sizdin” sizi gerçekten affetti; “ʿafv ėtkenler boḍundın” insanları affedenler; “eger afv ḳılsa …
Haberdar, her şeyden haberi olan (Tanrı’nın sıfatı): “ol taŋrı bilgen taḳı agah” Tanrı bilen ve her şeyden haberdar olandır.
Ağırlığı olan, ağır: “yazuḳluġ ernüŋ baġı kölöki buḳaġusı aġırlıġ yeniklig bar” günahkâr adamın bağının, zincirinin ağırı da hafifi de var.
Yükselmek, yukarı çıkmak: “küniŋe beḍüyür, yoḳaru aġar” (ay) günden güne büyür, yukarı yükselir; “tamudan yoḳaru agdukta” cehennemden yukarı çıktığında; “mihrabḳa aġdıl…
Ağırlık, değer; saygınlık: “aġarı teŋinçe uluġluḳ bulur” değeri ölçüsünde büyüklük bulur; “kişi yalŋuḳta aġarı yoḳ” insanlar arasında (ondan) değerlisi yok.
Başlamak (Farsça āġāz ‘başlangıç’tan): “uwut yerleri yapışturu aġazladılar” avret yerlerini örtmeye başladılar.
Dilsiz, konuşamayan: “tilin sözlemese aġın tir kişi” diliyle konuşmazsa insanlar ona dilsiz der; “saġırlar aġınlar” sağırlar, dilsizler; “ikide biri aġın ol, umas nerse…
Ağır, yükü çok: “zerre aġırınça” zerre ağırlığınca; “yėnikin aġırın bilmek” hafifini ağırını bilmek.
Saygı göstermek, ağırlamak, hürmet etmek: “ayayu aġırlayu yükünüp” saygıyla eğilerek; “aġırla kişig” insanlara saygı göster; “sini kim aġırlar, aġırla anı” seni kim ağı…
Ağırlanmak, saygı görmek: “ibrahimnüŋ ḳonuḳı … aġırlanmışlar” İbrahim’in ağırlanan konukları; “ḳıldı mėni aġırlanmışlardın” beni saygı görenlerden kıldı.
Saygı, hürmet, itibar: “aŋar birdi teŋri aġırlıḳ üküş” Tanrı ona çok itibar verdi; “ḳoşnı ḳonum … ḳılġıl aŋar aġırlıḳ” komşuna saygı göster; “aġırlıḳ tilese özüŋke” ken…
Ağız: “aġızları birle ayurlar” ağızlarıyla söylerler; “aġız aġrıġ igig” ağız ağrısı hastalığı; “ḳızıl aġzı ḳan teg” kırmızı ağzı kan gibi; “aġızlarıntın ört yalın öner”…
Ağrımak, sızlamak; hastalanmak: “uluġ oġlum aġrıp yoḳ bolça” büyük oğlum hastalanıp ölünce; “yürek aġrımaġıġ” yürek ağrısını.
Ağrı, sızı; hastalık; çoğunlukla “ig aġrıġ” ikilemesiyle: “ig aġrıġ kėtdi” hastalık ve ağrı gitti; “ig aġrıġ ada tuda kelürür” hastalık, ağrı, tehlike, engel getirir.
Acı veren (azap): “kurtġarur sizlerni ol aġrıġlıḳ ḳındın” sizi o acı veren azaptan kurtarır.
Ağrıtmak, acı vermek, incitmek: “söz köŋül aġrıtur” söz gönül incitir; “olarḳa ol aġrıtġan ḳın” onlar için acı veren azap vardır.
Ağır basmak, ağır yenilgiye uğratmak: “ḳaçan aġrutsa siz olarnı, berkitiŋ baġnı” onları ağır yenilgiye uğrattığınızda bağı sıkı tutun.
Ahit, antlaşma, söz; “‘ahd ḳıl-” ahitleşmek, söz vermek ya da söz almak: “olar birle ʿahd ḳıldımız” onlarla antlaştık; “ʿahd ḳılmadım mu sizke” size (şunu) emretmedim m…
Sükûnet, ağırbaşlılık; “ahestelıḳ ḳıl-” sakin durmak, (evde) vakarla oturmak: “ahestelıḳ ḳılıŋlar ėwleriŋiz içinde” evlerinizde vakarla oturun.
Ahmed: Kuran’da müjdelenen peygamberin adı (“anıŋ atı ahmed”) ve Atebetü’l-Hakayık’ın yazarı Edib Ahmed (“ėdib ahmėd atım”).
Son, sonraki; “aḫir kün” ahiret günü: “taŋrıḳa hem soŋ aḫir künke” Tanrı’ya ve son güne; “aḫir dini” son din.
Ahiret, öteki dünya; dünyanın karşıtı: “kim tilese aḫiret yanutı” kim ahiret karşılığını isterse; “dünya içinde eḍgülük hem aḫiretde” dünyada da ahirette de iyilik; “aḫ…
Dünya, âlem; insanların yaşadığı yer: “ajun itgüke açtı uştmaḫ yolı” dünyayı düzenlemek için cennet yolunu açtı; “isiz ajun ḳaldı mu” kötü dünya (geride) mi kaldı; “aju…
Dünyaya, varoluşa ait: “ajunluġ taluy ögüz” varoluşlar denizi.
Akmak: “aḳar suw” akan su; “uştmaḫlar aḳar altınıda arıḳlar” altından ırmaklar akan cennetler; “ḳanı aḳıp” kanı akıp; “sütler aḳzun” sütler aksın; “Etil suwı aḳa turur”…
Sel, akıntı: “aḳtı aḳın möŋreşü” sel böğürerek aktı; “ıḍḍımız olar üze ḳaçu aḳını” üzerlerine bent selini gönderdik; “közde aḳıttı aḳın” gözünden (yaş) seli akıttı.
Akıtmak: “aḳıtsa suwuġ yirde ni’met önür” suyu yere akıtsa nimet biter; “aŋar baḳır yulını aḳıttımız” ona bakır pınarını akıttık; “közde aḳıttı aḳın” gözünden yaş akıttı.
Akıl: “ʿaḳl iḍileri” akıl sahipleri; “‘aḳl uḳuş huş” akıl, anlayış, zekâ; “eren körki ‘aḳl ol” erin süsü akıldır.
Topal, aksak: “yoḳ aḫsaḳ üze emgek” topal üzerine sıkıntı (sorumluluk) yoktur; “ya közsüz ya oldrum yime aḳsaḳıġ” ya körü, ya kötürümü, ya da topalı.
(Bir dilden başka dile) aktarmak, çevirmek: “toḫrı tilintin türk tilinçe aḳtarmış” Toḫrı dilinden Türk diline çevirmiş.
Almak, ele geçirmek; (bir ülkeyi, halkı) zapt etmek: “süsin sançdı, ėlin altı” ordusunu mızrakladı, ilini aldı; “yılḳısin barımin anta altım” sürüsünü, malını orada ald…
Hile, düzen, kurnazlık: “olarnıŋ alları” onların düzenleri; “taŋrı … kafirlerniŋ alını” Tanrı kâfirlerin düzenini (boşa çıkarır).
(Arapça āl) aile, soy, halk: “firʿavn alidin kizleyür imanını” Firavun ailesinden (biri) imanını gizler; “ey kafir ali” ey kâfir halk (Firavun ailesi).
Aldatmak, kandırmak: “aldap yana ḳaçtımız” aldatıp yeniden kaçtık; “allıġ çewişlig kişiler altayu turur” hileci kişiler aldatıp durur; “yaġı yawlaḳ altayur” düşman, köt…
Âlem, evren, dünya: “törütti tilek teg tözü ‘alemıġ” bütün âlemi dilediği gibi yarattı; “‘alemnüŋ iḍisi” âlemlerin Rabbi; “‘alem başlar er” dünyayı yöneten er.
Âlemler, bütün yaratılmışlar (Arapça ʿālamīn): “ʿalemluġlar iḍisi” âlemlerin Rabbi; “bėrmedi kimerseke ʿalemluġlardın” âlemlerden hiç kimseye vermedi.
Alın: “yaruḳ tut alın” alnını (yüzünü) aydınlık tut; “ḳadaşıŋa zahid alın tügdi ḳaş” zahit kardeşine alnını, kaşını çattı; “daġ baslur anıŋ birle alınları” onunla alınl…
Kendine almak, edinmek; “köŋülke alın-” gönle almak, dikkate almak: “köŋülke alınġıl, küḍezgil keḍ öz” gönlüne al, kendini iyi koru; “uluġluḳ meniŋ, siz alınmaŋ” büyükl…
Tükenmek, bitmek, yok olmak: “neçe tirse dünya tüker alḳınur” ne kadar toplanırsa toplansın dünya tükenir, biter; “aġı barım alḳınsar” mal mülk tükenirse; “kişi sözlese…
Alkış, övgü, hayır dua; “ḳarġış” (beddua) karşıtı: “kişi eḍgü atın kör alḳış bulur, atıḳmış isiz ölse ḳarġış bulur” insan iyi adıyla hayır dua bulur, kötü adla anılan ö…
Allah: “allahnıŋ ayatları” Allah’ın ayetleri; “allahnıŋ fazlındın” Allah’ın lütfundan.
Altı: “altı yıl” altı yıl; “altı yüz” altı yüz; “altı ḳaçıġ” altı duyu organı; “altı paramit” altı mükemmellik; “altı ėrig sançdı” altı eri mızrakladı.
Alt, aşağı; “üstün” karşıtı: “üstün teŋri, altın yalaŋuḳ” üstte tanrılar, altta insanlar; “eḍiz ‘arşta altın seraḳa tegi” yüce Arş’tan aşağıda toprağa dek; “sögüt altın…
Altın: “altun kümüş” altın gümüş; “sarıġ altunın, ürüŋ kümüşin” sarı altınını, ak gümüşünü; “altun örgin üze olurupan” altın taht üzerine oturup; “altun birle ėtiglerin…
(Arapça ‘āmm) sıradan, avam; “ḳara ‘am boḍun” sıradan halk, avam: “ḳara ‘am boḍun birle neteg ḳatılġu kerekin ayur” avam halkla nasıl ilişki kurulacağını anlatır.
Bazı, kimi; çokluk iyelikle “amarıları” bazıları, kimileri: “amarıları inçe tėp tėyürler” kimileri şöyle derler; “amarılar kızartmış temirlig çomaḳların başka toḳışu” k…
Amel, iş, eylem (dinî değeri bakımından); “‘amel ḳıl-” amel işlemek: “ol kim ʿamel ḳılur” amel işleyen; “yoḳ ḳıldı ʿamellerini” amellerini boşa çıkardı; “az ʿamelḳa ükü…
Yatıştırılmış, ısındırılmış (gönül) (?): “köŋüllerini islamḳa amıtı ḳılġularḳa” gönülleri İslam’a ısındırılacak olanlara.
(Arapça ammā) ama, ise, gelince: “amma anlar kim bittiler hem ḳıldılar eḍgülükler” iman edip iyi işler yapanlara gelince.
Huzur bulmak, gönlü yatışmak, sükûnete kavuşmak: “köŋülleriŋiz amrulsun üçün” gönülleriniz huzur bulsun diye; “közüŋ toḍtı, köŋlüŋ yime amrulup” gözün doydu, gönlün de …
Sakinlik, uysallık, yumuşak huyluluk: “amulluḳ kerek erke, ḳılḳı oŋay” ere sakinlik, kolay huy gerekir; “amulluḳ siliglik uḳuş ḳılḳı ol” sakinlik ve temizlik anlayışın …
(Sesini) alçaltmak, kısmak: “anlar kim amuturlar ünlerin taŋrınıŋ yalavaçı ḳatında” Tanrı’nın elçisinin yanında seslerini alçaltanlar.
Ana, anne: “ata ana” ana baba; “atada anada baġırsaḳ bolup” anadan babadan şefkatli olup; “anası ḳarnında” anasının karnında; “ey anam oġlı” ey anamın oğlu (kardeşim); …
Öyle, o kadar, şöyle: “ança biliŋler” öylece bilin; “ança ança ükliser” o kadar o kadar çoğalsa; “ança boşġurur ermiş” şöyle öğütlermiş; “teŋri ança tėmiş” Tanrı şöyle …
(Kuran çevirisinde) o zaman, o sırada; hani: “ançada aydı musa boḍnıḳa” hani Musa kavmine demişti; “yad ḳılıŋlar ançada sizler az erdiŋiz” az olduğunuz zamanı hatırlayı…
Ancak, yalnız; öyle ki (?): “küli çor ançaḳ bilgesi, çabışı erti” Küli Çor yalnızca (onun) bilgesi ve komutanıydı; “ançaḳ bilmese bilmekde kiḍin nerse” öyle ki bildikte…
“ançaḳa tegi” o zamana dek, ta ki: “ançaḳa tegi ḳaçan yüreksizlik ḳıldıŋız” ta ki korkaklık edinceye dek; “köz tutuŋlar ançaḳa tegi keldürginçe taŋrı öz buyruḳını” Tanr…
Sanki, âdeta; çoğunlukla “teg” ile: “ançaḳlı bolmaduḳ teg siziŋ ara anıŋ ara dostluḳ” sanki sizinle onun arasında hiç dostluk yokmuş gibi; “ançaḳlı öldürdi boḍunnı ḳamu…
“ançası bar” (Kuran çevirisinde) ama, bilakis: “küç ḳılmadılar bizke, ançası bar boldılar özleriŋe küç ḳılur” bize zulmetmediler, bilakis kendilerine zulmettiler; “olar…
Ant, yemin: “iḍiŋ tuta and” Rabbin adına ant olsun; “and key birürler” ant ve söz verirler; “bu and tutġuçı” bu yemini tutan; “andlarıŋız” yeminleriniz, antlaştıklarınız.
Öyle, o türlü, böyle: “andaġ ermez” öyle değil; “andaġ erser” öyle ise; “sen aymış bu söz barça andaġ turur” söylediğin bu söz tümüyle öyledir; “andaġ süke kim yeter” ö…
İşte böyle, öylece (Kuran çevirisinde kadhālika): “andaġuḳ tamġa urur taŋrı … köŋülleri üze” Tanrı böylece kalplerini mühürler; “andaġuḳ yanut bėrür taŋrı saḳnuḳlarḳa” …
Ant içmek, yemin etmek: “andıḳarlar taŋrı tuta” Tanrı adına yemin ederler; “andıḳtılar taŋrı tuta ḳatıġraḳ andlarını” Tanrı adına en ağır yeminlerle ant içtiler; “ant a…
Hazır: “yügürdeçi ḳul men anuk” koşan kulun, hazırım; “küḍezgen anuḳ” hazır bekleyen gözcü; “edgü ḳılınçlarım anuḳ tururlar” iyi işlerim hazır durur; “keldür anuḳ bolmı…
Hazırlamak: “bursoŋ ḳuvraġ üçün anutmış aşıġ içgüg” topluluk için hazırlanmış yemeği içeceği; “cewabın anutġıl özüŋke berat” cevabını hazırla, kendine berat (kurtuluş b…
Da, dahi; “ap … ap” hem … hem; olumsuzla ne … ne: “ap yėme ḳılmış, ap yėme ḳuvratmış bolurlar” hem yapmış hem yaptırmış olurlar; “körmez sen anıŋ içinde egri ap yime ḳo…
Eğer, şayet (KB ve KuT’de koşul cümlelerinde): “apaŋ iki ajun ḳolur erse sen” eğer iki dünyayı istiyorsan; “apaŋ kelse silerke bulġanuḳ söz” eğer size karışık bir söz g…
Aldatmak, kandırmak: “ardı sizni yaḳın tiriglik” yakın (dünya) hayatı sizi aldattı; “armasun sizni bu ajun tirigliki” bu dünya hayatı sizi aldatmasın; “mini ardı dünya”…
(Arapça ‘ār) utanç, ar; “‘ar tut-” ar etmek, utanmak: “hiç ʿar tutmaz ʿisa kim bolsa ḳul taŋrıḳa” İsa Tanrı’ya kul olmaktan asla utanmaz.
Ara; arasında, içinde: “siziŋ ara” aranızda; “kişi ara” insanlar arasında; “ikin ara” ikisi arasında; “ḳuvraġ arasınta” topluluk içinde; “işleriniŋ arasında” işleri ara…
Arap; “‘arablar” Araplar, bedeviler: “keldi ʿözr ḳılġuçılar ʿarablardın” bedevilerden özür dileyenler geldi; “‘acėm hėm ‘arab” Acem ve Arap; “‘ibaret ‘arabdın usul” ifa…
Kuran’ın yedinci suresinin adı (A‘râf): “suretü’l a’raf” A‘râf suresi.