Bağlamak: “kuzgunug ıgaçka bamiş” kuzgunu ağaca bağlamış; “katıgtı ba, edgüti ba” sıkıca bağla, iyice bağla; “atıġ ıḳa bayur ertimiz” atları ağaçlara bağlardık; “baġ üz…
Kur’an Tercümesi Rylands Nüshası sözlüğü
2.572 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
146 madde · “b” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
(Kuran çevirisinde) yüksek köşkler, (cennetteki) üst odalar: “olar baba-ḫaneler içre iminler” onlar köşklerde güven içindedirler.
(Kuran çevirisinde) ahit, söz, yemin: “satġın almaŋlar taŋrınıŋ baçıġlarını az bahaḳa” Tanrı’nın ahdini az bir bedele satmayın.
Bağ, ip; zincir, pranga: “örtlüg temirlig baglar üze yaturur” kızgın demir zincirlerle yatırırlar; “baġda buḳaġuda yatıp” bağda, prangada yatıp; “saḳınç ḳaḍġu baġın yör…
Kurbağa: “it müyüz baġa yılan” köpek, boynuzlu, kurbağa, yılan (zararlı yaratıklar sayılırken); “çekürge hem baḳalar hem ḳan” çekirgeler, kurbağalar ve kan.
Şefkatli, merhametli, esirgeyici: “sewüg sawçı ıḍtı baġırsaḳ iḍi” merhametli Rab sevgili elçiyi gönderdi; “baġırsaḳ bolur ḫalḳḳa eḍgü kişi” iyi kişi halka şefkatli olur…
Bağlamak; (kız) evlendirmek: “ebledim baġladım ḳızımın ḳalınsız bėrtim” evlendirip bağladım, kızlarımı başlık almadan verdim; “köŋlüm aŋar baġlayu” gönlümü ona bağlayar…
Bedel, değer: “aŋa az bahanı satġın aldılar” onu az bir bedele değiştiler; “satġın almaŋlar meniŋ ayetlerimḳa az bahanı” ayetlerimi az bir bedele değişmeyin; “taŋrınıŋ …
Cimrilik: “baḫıllıḳ otalap oŋulmaz ig ol” cimrilik ilaçla iyileşmeyen bir hastalıktır; “baḫıllıḳnı ḳanı öger til” cimriliği hangi dil över; “anlar kim baḫillık ḳılurlar…
Lütfu bol, çok bağışlayan (Tanrı sıfatı): “taŋrı atı birle uluġ baḫşişlıġ ulaşu yarlıḳaġan” çok bağışlayan, sürekli merhamet eden Tanrı’nın adıyla.
Bakmak, göz atmak: “yıraḳ baḳıp ḳara kördim” uzağa bakıp karaltı gördüm; “yer içinde yoruŋlar, baḳıŋlar” yeryüzünde gezin, bakın; “kör baḳın” bak, gör; “tübüŋke baḳın” …
Bakır: “sızġurmış kızıl baḳır” eritilmiş kızıl bakır; “aḳıttımız aŋar baḳır yulını” ona bakır kaynağını akıttık; “sözüg sözlemese saw altun sanı, baḳır boldı tildin çıḳ…
Kalıcı, sonsuz, baki: “taŋrı yaḫşıraḳ turur hem baḳi” Tanrı daha hayırlı ve daha kalıcıdır; “ḳatıġraḳ ḳın birle baḳiraḳ” azapça daha çetin ve daha kalıcı; “köni yolnı k…
Bal: “bardı saŋayek utru tutup bal” (sevgilisine) bal sunarak gitti.
Balçık, çamur: “törüttümiz kişini ḳuruġ balçıḳdın, kök tınçımış livadın” insanı kuru balçıktan, kokuşmuş kara çamurdan yarattık; “törüttümiz olarnı yepüşgen balçıḳdın” …
Kent, şehir: “balıḳ uluşug” kenti ve ülkeyi; “toġu balıḳda süŋüşdümiz” Toğu kentinde savaştık; “şantuŋ balıḳḳa, taloy ügüzke tegmiş yoḳ ermiş” Şantung kentine, denize u…
Var, mevcut: “til asġı telim bar, yası ma üküş” dilin yararı çoktur, zararı da çok; “ol ėki kişi bar erser” o iki kişi var oldukça; “birök antaġ edgü öglisi bar erip” e…
Gitmek; bir yere varmak, ulaşmak: “anta kėrü barıp” oradan geri gidip; “yaġru barıp, üküş kişi ölt(ü)g” yaklaşıp çok kişi öldün; “teŋri yėrinte barġu yolug aç” tanrı yu…
Hep, hepsi, bütün: “ḳamuġ barça muŋluġ törütülmişi” bütün yaratılmışlar muhtaçtır; “tınlıġlarıġ barça atalarım ol tėp körüp” canlıların hepsini ‘babalarımdır’ diye görü…
İpekli kumaş, brokar: “keḍerler yuwḳa barçındın hem ḳalın barçındın” ince ve kalın ipekliden giyerler; “barçın yaḍım kerildi” ipek yaygı gerildi; “biliglig sözi körse b…
(Kuran çevirisinde) bardak, sapsız testi: “saġraḳlar altundın, sapsuz bardaḳlar” altından kâseler, kulpsuz bardaklar.
Mal, servet, varlık (çoğunlukla “aġı barım” hazine ve mal): “alku aġı barım iliksiz tutuḳsuz köŋülin buşı bėrdim” bütün malımı mülkümü bağlanmadan, esirgemeden sadaka v…
Gidiş, varış; “keliş barış” gidip gelme: “yalawaç keliş ya barış” elçinin gelişi ya da gidişi; “olarḳa ḳatılġıl keliş hem barış” onlara karış, gidip gel.
Ev, yapı; çoğunlukla “ev bark” ev bark, yurt: “evig barkag kodup toyın bolsar” evini barkını bırakıp rahip olursa; “ev barḳdın kesildiler” evlerinden barklarından ayrıl…
Var saymak, varlığını tanımak: “yigrentürdi silerke taŋrını barlamamaḳnı” Tanrı’yı tanımamayı (inkârı) size çirkin gösterdi.
Varlık: “seniŋ barlıḳıŋḳa tanuḳluḳ birür” senin varlığına tanıklık eder.
Basmak, bastırmak, üstüne çökmek: “üze teŋri basmasar, asra yėr telinmeser” üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe; “bastı ölüm aġtaru” ölüm bastırıp devirdi; “ed…
Basılmak, ezilmek; (bir şeye) yenik düşmek: “havaḳa basıḳsa bolur er yaya” insan hevese yenik düşerse yaya kalır; “havaḳa basıḳma” hevese yenilme; “ökünçke basıḳtım” pi…
Bastırıcı, ağırlık; bir şeyi yerinde tutan: “yir basruḳı taġ, boḍun basruḳı beg” yerin ağırlığı dağdır, halkın ağırlığı beydir.
Baş, kafa: “başım kesmesüni keseyin tilim” başımı kesmesin diye dilimi keseyim; “til arslan turur … başıŋnı yiyür” dil aslandır, başını yer; “başları üze” başlarının üs…
Baş olan, önder, komutan: “sü başçısı” ordu komutanı; “aş başçısı” sofra başı, aşçıbaşı; “başı erdi öŋdün ḳamuġ başçıḳa” önceden bütün önderlerin başıydı; “ḳılsa-miz ol…
Başlamak: “bayat atı birle sözüg başladım” Tanrı’nın adıyla söze başladım; “başladım taŋrı atı birle” Tanrı adıyla başladım; “öziŋe basut ḳılsa iş başlasa” kendine yard…
Batmak, dalmak: “neçe miŋ tirig öldi tulup batur” kaç bin canlı boğulup battı; “çom’maḳ batmaḳ uu utıḳ” dalmak, batmak, uyku; “tuġmaz batmaz” doğmaz batmaz; “kün tuġmaz…
(Kuran çevirisinde) batıl, boş, geçersiz; haksız: “va‘de bėrür olarḳa batıl” onlara boş vaat verir; “boḍun mallarını batıl birle” insanların mallarını haksız yere; “tör…
Batı, gün batısı (çoğunlukla “kün batsıḳı”): “öŋre kün tuġsıḳıġa, kisre kün batsıḳıġa tegi” ileride gün doğusuna, geride gün batısına dek; “kün batsıkıŋa” gün batısına;…
Batırmak; suda boğmak: “baturdımız olarnı derya içre” onları denizde boğduk; “eger tilese-miz baturġaytımız olarnı” dileseydik onları boğardık; “ḳapuġda batursa yarumış…
Zengin, varlıklı: “çıġań bodunug bay ḳıltım” yoksul halkı zengin kıldım; “bay bar ertim, aġılım on” zengin idim, ağılım (hazinem) çoktu; “bay yeme bar, yoḳ çıġay yeme b…
Zenginleştirmek: “çıġayıġ bayutġu, toḍurġu açıḳ” yoksulu zenginleştirmeli, açı doyurmalı; “bayutġıl, çıġay ḳılmaġıl neŋsizin” zenginleştir, malsız yoksul bırakma; “isiz…
(Arapça) bazı, kimi: “boyun suġay-miz ba‘zı işler içinde” bazı işlerde (size) boyun eğeceğiz.
(Farsça) bahtsız, talihsiz: “bolmadım sėni oḳımaḳda ey iḍim bed-baḫt” Rabbim, sana dua etmekle bahtsız olmadım; “ḳılmadı mėni boynaġu bed-baḫt” beni zorba, bahtsız kılm…
Büyük, ulu, yüce: “beḍük yılan” büyük yılan; “bay bedük kişiler” zengin, ulu kişiler; “ulug bedük sögüt” büyük ağaç; “ḳırlar ediz bedük” tepeler yüksek, büyük; “biligli…
Bey, soylu, yönetici: “türük begler bodun, bunı eşidiŋ” Türk beyleri, halkı, bunu işitin; “begli bodunlıġ yoŋaşurtuḳin üçün” beylerle halkı birbirine düşürdüğün için; “…
(Kadın için) kocalı, evli: “kntü özüŋ beglig er taplaġıl” koca olacak adamı kendin seç; “öz-üm ök beglig taplaġai-mn” kocamı kendim seçeceğim; “ḳaçan beglig bolsalar” e…
Yerine getirecek, değiştirecek (?): “eger yüz ewürse siz bekşürgey boḍun sizde aḍın” yüz çevirirseniz (Tanrı) yerinize sizden başka bir halk getirir.
Sağlamlaşmak, pekişmek: “ilig inçke tegdi, bekip il ulı” hükümdar huzura erdi, ülkenin temeli sağlamlaşıp; “berk bekümiş aytıḳ birle” sağlam, pekişmiş sözle; “bekümiş t…
Sağlamlaştırmak, pekiştirmek; sıkı tutmak: “közin yirke tikti, bekütti tilig” gözünü yere dikti, dilini sıkı tuttu; “bekütür yarı künde beglik ulı” beyliğin temelini gü…
İşaret, belirti, alamet: “ıḳi kırk kut buyanlıg irü belgüke tükellig” otuz iki kutlu belirtiye sahip; “bosuş ḳadġu belgüsi eŋire turur” kaygı ve tasa belirtisi inler du…
Belli, açık, belirgin: “barıŋ belgülüg sen kün ay teg yaruḳ” varlığın güneş ve ay gibi açıktır; “yıl ay öḍ bitise küni belgülüg” yıl, ay, vakit yazılsa günü bellidir; “…
Görünmek, belirmek, ortaya çıkmak: “yıpar kizlese sen yıḍı belgürer” miski saklasan kokusu belli olur; “kayu üdün burkan yėrtinçüde belgürser” ne zaman Buda dünyada bel…
Göstermek, açığa çıkarmak, belirtmek: “kün ay teŋri körkin belgürtüp” güneş ve ay tanrısının görünüşünü gösterip; “çintamani erdini tutar élig belgürttüŋüz” dilek taşın…
Belirsiz, bilinmez; görünmez: “bu tüş teg tiriglik keçer belgüsüz” bu hayat rüya gibi belirsizce geçer; “ḳança barır belgüsüz” nereye gittiği belirsiz; “belgüsüz agzın …
Bilmezlik, cahillik: “tegmeŋ ėsizlikin bir ögürke bilmedin belgüsüzlükün” bir topluluğa bilmeden, cahillikle kötülük dokundurmayın.
(Farsça) eşit, denk: “bolsa sizler beraber teŋ” eşit, denk olasınız diye; “beraber bolmazlar taŋrı üskinde” Tanrı katında eşit olmazlar; “beraber bolmaz ḳaraġu közlüg” …
(Arapça) bereket, bolluk: “berekat bėrdimiz anıŋ üze” ona bereket verdik; “berekat bėrgen taŋrı ‘alemluġlar iḍisi” âlemlerin Rabbi, bereket veren Tanrı; “berekat ḳıldı …
Bereketli, mübarek: “yerniŋ kün batsıġ yerleri ol kim berekatlıġ ḳıldımız” bereketli kıldığımız yerin batı yerleri; “indürdümiz kökdin suwnı berekatlıġ” gökten bereketl…
Verilmek: “artuḳluḳ bėrildiler” onlara üstünlük verildi; “eger bėrilse munı tutuŋlar” size bu verilirse alın; “ruzi bėrlürler” rızıklandırılırlar; “yawuzluḳ yanut bėrlü…
Sağlam, sıkı, berk: “azıġlıġ eren berk tügünler yazar” güçlü yiğitler sıkı düğümleri çözer; “taŋrı anlarnıŋ berk bıçıġını tuttı” Tanrı onlardan sağlam söz aldı; “berk y…
Sağlamlaştırmak, pekiştirmek: “topıḳ yirde urdum bu söz berkitü” bu sözü sağlamlaştırarak çukur yere vurdum; “işiŋ berkitip” işini sağlamlaştırıp; “berkitiŋ baġnı” bağı…
Ağırlaşmak, sağlamlaşmak (?): “yüngül keçti, ap berküdi anıŋ birle, ḳaçan aġır boldı erse” (gebeliği) hafif geçti, sonra ağırlaştı; ağırlaşınca.
(Arapça) biat, bağlılık sözü: “anlar kim bey‘et ḳılurlar seniŋ birle, her-ayine ol bey‘et ḳılur taŋrı birle” sana biat edenler elbette Tanrı’ya biat eder; “yıġaç astnıd…
Süslemek, bezemek; güzel göstermek: “yaşıl kök bezediŋ tümen yulduzun” yeşil göğü binlerce yıldızla süsledin; “köŋülüg bezedi yaruḳluḳ bile” gönlü aydınlıkla süsledi; “…
Süs, bezek: “bu kökteki yulduz bir ança bezek” bu gökteki yıldızların kimi süstür; “aġız til bezeki köni söz turur” ağzın, dilin süsü doğru sözdür; “tiriglikniŋ … bezek…
Süslenmek, bezenmek: “bezenmek tiler dünya körkin itip” dünya görünüşünü düzeltip süslenmek ister; “bezenmiş kelin teg köŋül yilkitür” süslenmiş gelin gibi gönlü çeker;…
(Kuran çevirisinde) anlamı kesinleşmeyen söz; ibret (?): “sizke yılḳılar içinde bėkiştürmek ol” sizin için hayvanlarda bir ibret vardır (?).
Vermek: “ıraḳ erser yablaḳ aġı berür, yaġuḳ erser edgü aġı berür” uzakta isen kötü armağan, yakında isen iyi armağan verir; “teŋri ėl berigme teŋri” ülke veren Tanrı; “…
Alışveriş etmek; karşılıklı vermek: “bir edig tavarıg alış bėriş oġrınta” bir malı alıp satarken; “nė ol sizke yari bėrişmezler” neniz var ki birbirinize yardım etmiyor…
Beş: “bėş pançaḳi toyınlar” (Buda’nın) ilk beş rahibi; “bėş ajun” beş varoluş yolu; “ḫormuzta teŋri bėş teŋri birle” Ormuzd tanrı beş tanrı (ışık öğesi) ile; “bir yılḳa…
Beşik: “neçük sözleyür-miz aŋar kim erür bėşik içinde oġlan” beşikteki çocukla nasıl konuşuruz; “ḳıldı sizke yerni bėşik” yeri size beşik yaptı.
Bıçak, kesici (çoğunlukla “bı” ile ikileme): “örtlüg bu bıçġun öz konuḳın sança” alevli bıçaklarla kendi konuğunu saplayarak; “yėti bı bıçġun oḳsuz teginçsiz ölürürler”…
(Kuran çevirisinde) ahit, söz, antlaşma: “taŋrı anlarnıŋ berk bıçıġını tuttı” Tanrı onlardan sağlam söz aldı; “ançada olar buzarlar bıçıġnı” o zaman ahdi bozarlar; “tük…
Pişmek, olgunlaşmak: “ḳop törlüg ı tarıġ yimiş bışarlar” her türlü bitki, ekin, meyve olgunlaşır; “iwe bışmış aşnı yise ig bolur” aceleyle pişmiş yemeği yerse hasta olu…
(Farsça bī-bāk) pervasız, günahkâr: “ḳılur mu-miz saḳnuḳlarnı bi-bakler teg” sakınanları günahkârlar gibi mi tutacağız?
Kesmek, biçmek: “hava boynı biçgil, et özke öçün” hevesin boynunu kes, nefsinden öç al; “çiçek yaslıġ erse biçer men ulı” çiçek zararlı olursa kökünü keserim; “tiken eḍ…
Maymun: “biçinniŋ” maymunun; “boluŋlar biçinler yıramışlar” aşağılanmış maymunlar olun.
(Farsça) kendinden geçmiş, baygın: “tüşti musa bi-huş bolup, ḳaçan kim usına keldi erse” Musa baygın düştü; kendine gelince.
Bilmek, tanımak: “ol emgektin tartdaçı erür tėp bilip” onu acıdan kurtaran diye bilip; “bilmez uḳmaz” bilmez, anlamaz; “taŋrı bilgen köŋüllerdekini” Tanrı gönüllerdekin…
Bildirmek, öğretmek, göstermek: “uḳuş ötgünür, kör, bilig bildürür” akıl kavratır, bilgi öğretir; “bilig bildürür, bil bilig ḳadrini” bilgi öğretir, bilginin değerini b…
İle, birlikte: “sini ḳoldı tün kün bu emgek bile” seni gece gündüz bu emekle diledi; “anıŋ boldı dünya tü ni‘met bile” dünya türlü nimetle onun oldu; “bir aḍın er bile …
Bilek; kol gücü: “bilekin sıḳanıp” bileğini sıvayıp; “ḳawi ḳılġatımız seniŋ bilekiŋni ḳadaşıŋ birle” kolunu kardeşinle güçlendireceğiz; “küçendi bilekim” bileğim güçlen…
(Kuran çevirisinde) bilezik: “nelük kemşilmedi anıŋ üze bilezükler altundın” ona neden altın bilezikler atılmadı.
Bilge, bilgili, akıllı: “biligsiz otın sen ay bilge ḳuta” ey bilge, bilgisizin derdine sen deva ol; “anıŋ ara bir bilge kişi” onların arasında bilge bir kişi; “bilge tu…
(Kuran çevirisinde) daha iyi bilen: “ol taŋrı bilgenrek anı kim kizleyürler” Tanrı onların gizlediklerini daha iyi bilir; “ol bilgenrek ol köni yolluġlarnı” o, doğru yo…
Bilgi, bilim; akıl: “munu ḳıl taŋuḳı ḳutaḍġu bilig” işte kutlu kılan bilgiyi (kitaba) armağan et; “bilig ma‘dini hėm fazilėt kanı” bilginin madeni, erdemin kaynağı; “bi…
Bilgili, bilgin: “biliglig saḳınuḳ, kör, atı beḍük” bilgili, sakıngan, adı yüce; “biligligke ya dost özüŋni ula” ey dost, kendini bilgiliye bağla; “sewünçi bėrür-miz sa…
Bilgisiz, cahil: “biligsiz kişi barça iglig bolur” bilgisiz kişi hep hastadır; “bu cahil biligsiz bahasız” bu cahil, bilgisiz, değersiz; “bilgsiz esürse aḍın ne ḳalur” …
Bilgisizlik, cahillik: “biligsizlik erni çökerdi ḳoḍı” bilgisizlik insanı çökertip alçalttı; “biligsizlik içre ḳanı ḫayr” bilgisizlikte hayır nerede; “oġlum ögüt alġıl,…
(Suçunu) kabul etmek, itiraf etmek (“ökün-” ile): “ökünü bilinü kşanti ḳılu teginür men” pişman olup suçumu kabul ederek bağışlanma dilerim.
Tanışmak, bilişmek: “bilişmez kişi” tanışmayan (yabancı) kişi; “bilişti yime ol kişiler bile” o kişilerle de tanıştı; “ortaḳ bolup bilişti” ortak olup tanıştı; “nelük a…
(Kuran çevirisinde) bilmezlik, cahiliye: “bilmezlik sėziki” cahiliye zannı; “evvelḳı bilmezlik çıḳmaḳı teg” eski cahiliye (kadınlarının) açılıp saçılması gibi.
(Kuran çevirisinde) bina, yapı: “bina ḳılıŋ aŋar bina” ona bir bina yapın; “yeklerni ḳamuġ bina ḳılġanlarnı” bütün bina yapan cinleri.
(Farsça) namazsız; (Kuran çevirisinde) âdet gören, namaz kılamayan (kadın): “ol uraġutlar nevmid bolurlar bi-namaz bolmaḳdın” âdetten kesilmiş kadınlar; “mėscid boḍun b…
Bir: “bir kırk yaşayur erti” otuz bir yaşındaydı; “bir tegzinç” bir bölüm; “bir yılḳa beş yolı” bir yılda beş kez.
Biri, birisi: “azu kelse biregü sizdin aşaḳ yerdin” ya da sizden biri ayak yolundan gelirse; “ḳaçan sewünçi bėrilse biregüke tişi birle” birine kız müjdelendiğinde; “öl…
Biri, birisi: “bularda birisi biriŋe yaġı” bunlardan biri öbürüne düşmandır; “birisi bitigçi ḫatı belgülüg, birisi yalawaç tili ülgülüg” biri yazısı belirgin kâtip, bir…
İle, birlikte: “bayat atı birle sözüg başladım” söze Tanrı’nın adıyla başladım; “ölüŋler öwkeŋiz birle” öfkenizle ölün; “tirek yidleg birle elgimizni kavşurup” direk ve…
Birlikte olan, eşlik eden: “musa birle yime anıŋ birlekiler” Musa ve onunla birlikte olanlar; “birleki bėş yükmek” birlikte olan beş yığın (skandha); “adḳanġular birlek…
(Kuran çevirisinde) inanmak, iman etmek: “ey anlar kim bittiler” ey iman edenler; “ayurlar: bittimiz” ‘inandık’ derler; “emdi anlar kim bittiler taŋrıḳa” imdi Tanrı’ya …
Yazmak: “bitig bitidim” yazıt yazdım; “yolluġ tėgin bitidim” (ben) Yolluğ Tegin yazdım; “bitidim kitabnı mėva‘iz mėsėl” kitabı öğütler ve örneklerle yazdım; “bitise ḳal…
Yazı, yazılı şey; kitap, mektup: “bitip ḳoḍmış atın tirigke bitig” adını dirilere yazılı olarak bırakmış; “nom bitig” dinî kitap, sutra; “ilig me bitisü öz elgin bitig”…
Yazılmak: “ḳutadmaḳ ögrünçün yme bitilmiş boltı” mutlu sevinçle yazılmış oldu; “alḳu bu ujakın bitilmiş bolur” hepsi bu yazıyla yazılmış olur; “bitilmiş bolur bu ecelke…