Ecel, ölümün takdir edilmiş vakti; ölüm: “ecel tuttı iltür ne asġı sözüm” ecel yakaladı, götürüyor, sözümün ne yararı var; “ḳalı birmez erse yetilse ecel / bitilmiş bol…
Kur’an Tercümesi Rylands Nüshası sözlüğü
2.572 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
91 madde · “e” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
Mal, eşya, varlık; hep “ed tavar” ikilemesiyle: “ed tavar kentü artayur buzulur” mal mülk kendiliğinden bozulur, yok olur; “ed tavar tileser bultuŋ” mal istersen buldun…
İyilikli, hayırlı, erdemli; yararlı: “kim muntag edgülüg maytrı bodisavatag körgeli küsemeser” kim böyle iyilik dolu Maitreya bodisatvayı görmek istemezse; “emgekligler…
Ardına düşmek, izlemek, kovalamak: “bu dünya yaŋı bu eḍerse ḳaçar” bu dünyanın huyu budur: ardına düşersen kaçar; “neçe öz eḍerse ol ança ḳaçar” ne kadar kovalarsan o k…
İyi, güzel, hayırlı; nitelikçe üstün: “edgü bilge kişig edgü alp kişig yorıtmaz ermiş” iyi bilge kişiyi, iyi yiğit kişiyi (iş başına) getirmezmiş; “eḍgü sawıġ tilengil”…
İyilik, hayır, lütuf; “eḍgülük ḳıl-” iyilik etmek: “ḳamuġ eḍgülük ḳıl ḳılınçın sözün” işinle sözünle her türlü iyiliği yap; “yorı eḍgülük ḳıl ekin eḍgülük / saŋa eḍgü b…
Daha iyi, yeğ: “bu kün anda turmaḳ saŋa eḍgürek / yana munda turmaḳ maŋa eḍgürek” bugün orada kalmak senin için daha iyi, burada kalmak ise benim için daha iyi; “idi eḍ…
Yüksek, yüce: “ay sırḳa yaḳın ay köŋülke eḍiz” ey sırra yakın, gönülden yüce olan; “édiz taġ édiz sögüt teriŋ yar” yüksek dağ, yüksek ağaç, derin uçurum; “azu ėdiz taġt…
(Kur’an çevirisinde, Farsça) boş eğlence, oyalanma; alay konusu: “yaḳın tiriglik hem oyun yime efsus turur” dünya hayatı oyun ve boş eğlencedir; “amarı birle amarını ef…
(Farsça) eğer, şayet; koşul bağlacı (Kur’an çevirisinde sık): “eger tegse sizke bir eḍgülük yawuz kelür olarḳa” size bir iyilik dokunsa onlara kötü gelir; “icabet ḳılsu…
Eğilmek, bükülmek: “ḳaġıl teg köni boḍ egildi ḳoḍı” ok gibi dik boy aşağı eğildi; “egilmiş ḫurma butaḳı teg eski” eğilmiş eski hurma dalı gibi; “egilmez köŋülni aḳı er …
Omuz, sırt: “egin bütgü ton hem ḳarın toḍġu aş” sırtı örten giysi ve karnı doyuran aş; “egin bütti boġzum yime boldı toḳ” sırtım örtüldü, boğazım da doydu; “egin keḍse …
(İplik) eğirmek: “buzdı egirmiş yipini küçde kiḍin” eğirdiği ipliği sağlamlaştırdıktan sonra bozdu; “ıduḳ elgin igig tutup yip egire yarlıḳadı” kutsal eliyle iği tutup …
Eğrilmiş iplik: “küçde kiḍin egirik yeşilmeki teg” sağlamlaştırdıktan sonra eğrilmiş ipliğin çözülmesi gibi.
Kuşatmak, egemenlik altına almak: “egirtmedimiz mü siziŋ üze yıġmadımız mu sizni müʾminlerdin” size üstün gelmedik mi, sizi müminlerden korumadık mı.
Eğri, çarpık: “üç adaḳlıġ köni tüz turur / ḳalı bolsa tört kör bir egri bolur” üç ayaklı düz durur, dört olursa biri eğri olur; “körmez sen anıŋ içinde egri ap yime ḳol…
Eğrilik; doğruluktan sapma, hile: “biri egrilik ol sikirtse özin” biri de kendini eğrilikle koşturmasıdır; “köni bardı keldi neçe egrilik” doğruluk gitti, nice eğrilik …
İki, ikisi; hep “ekin ara” ikisi arasında (Orhon yazıtlarında): “kök teŋri asra yaġız yėr ḳılıntuḳda ekin ara kişi oglı ḳılınmış” üstte mavi gök, altta yağız yer yaratı…
Eksiltmek, azaltmak: “taŋrı siziŋ birle hiç eksütmez ʿamelleriŋizni” Tanrı amellerinizden hiçbir şey eksiltmez; “bildimiz anı kim eksütür yer olardın” yerin onlardan ne…
Eksiltilmek: “uzun ʿömr bėrilmiş eksütülmez anıŋ ʿömrindin meger bitig içre” uzun ömür verilenin ömründen eksiltilmez, ancak bir kitapta (yazılıdır).
El: “muŋaḍmış yirimde elig tut maŋa” sıkıştığım yerde elimi tut; “ḳalı bolsa elgiŋ boḍunḳa uzun” elin halka uzun (cömert, güçlü) ise; “ḳamuġ eḍgülükke tegürgil elig” he…
İlaç, deva, tedavi; çoğu kez “ot em”: “bu igke emi yoḳ tileme otı” bu hastalığın ilacı yok, ilacını arama; “ayu birdim emdi igim hem emim” derdimi de ilacımı da söyledi…
Emanet, güvenle bırakılan şey; güvenilirlik: “emanet yüḍürdi boyunḳa uluġ” boynuna büyük emanet yükletti; “emanet bile bolsa köŋli süzük” emanetle birlikte gönlü arı ol…
Şimdi, artık; (söze başlarken) işte, öyleyse: “anı ög sen emdi sewinçin tile” sen şimdi onu öv, sevinçle dile; “muŋar meŋzetü keldi emdi bu söz” şimdi buna benzer söz g…
Acı çekmek, sıkıntı çekmek; zahmet çekmek, emek vermek: “tilin emgemiş er negü tir eşit” dili yüzünden acı çekmiş adam ne der dinle; “beg emgep il itse boḍun şük bayur”…
Acı, ıstırap, sıkıntı: “sini ḳoldı tün kün bu emgek bile” gece gündüz bu sıkıntıyla seni diledi; “yıl ay tutġunı boldum emgek bile” yıllarca sıkıntıyla tutsak oldum; “b…
Acısız, sıkıntısız; zahmetsiz: “kop kamag tınlıglarıg emgeksiz meŋilig kılayın” bütün canlıları acısız, mutlu kılayım; “naru tevrilmekin emgeksiz uçuz uḳar” öteye dönme…
Anlamı kesinleşmeyen söz (Kur’an çevirisi, Kāf 16, ḥabl al-warīd karşılığında): “biz yaḳın-miz aŋar emgen tamurdın” biz ona … damarından daha yakınız (şah damarı).
Acı çektirmek, eziyet etmek, sıkıntı vermek: “mini emgetür til iḍi ök telim” dil sahibi beni çok eziyet ettirir; “emgettiler kelmezde aşnu bizke” sen gelmeden önce de b…
Eziyet görmek: “ol yaḳınraḳ kim bilinseler emgetilmeseler” bu, tanınmaları ve eziyet görmemeleri için daha uygundur.
Eğilmek, yana yatmak, bir yana meyletmek: “ḳamuġ üç aḍaḳlıġ emitmez bolur” üç ayaklı her şey yana yatmaz; “ḳayu tüz emitse turumaz tüşer” düz olan eğilirse duramaz, düş…
Buyruk, emir; yetki: “yandursalar anı yalavaçḳa ya emr iḍisiŋe” onu peygambere ya da yetki sahiplerine götürselerdi; “emr-ü ma‘ruf” iyiliği emretme: “ḳanı emr-ü ma‘ruf …
Emzirmek: “uḳturdımız musa anasınḳa kim emüzgil tėp anı” Musa’nın annesine ‘onu emzir’ diye bildirdik; “eger emüzseler sizke bėriŋ olarḳa terlerini” (çocuğunuzu) sizin …
Sütanne, emzikli kadın: “haram ḳıldımız anıŋ üze emüzgenlerni” onun için sütanneleri (önceden) haram kıldık.
(Kur’an çevirisinde, Farsça) ölçü, takdir; “endaze ḳıl-” ölçüsünü belirlemek, takdir etmek: “erür taŋrınıŋ fermanı endaze endaze ḳılınmış” Tanrı’nın buyruğu ölçüsüyle t…
(Farsça) düşünce; “endişe ḳıl-” düşünmek, üzerinde düşünüp taşınmak: “anıŋ içinde belgüler endişe ḳılıġlı boḍunḳa” bunda düşünen bir topluluk için işaretler vardır; “ni…
Er, erkek; adam, kişi: “bilig bilse ötrü yırar erde ig” (insan) bilgi bilirse hastalık ondan uzaklaşır; “ögü bilmez erke ögüt ögretür” akıl bilmeyene öğüt öğretir; “ḳuş…
Olmak, var olmak; bulunmak: “ne ersedin ermez seniŋ birlikiŋ” senin birliğin hiçbir şeyden değildir; “öz yaş kentü ürlüksüz meŋüsüz erür” ömür kendiliğinden kalıcı deği…
Erler, adamlar; yiğitler, kahramanlar (er’in topluluk biçimi): “ajunda ne yaŋlıġ eren toġdı kör” dünyada ne türlü yiğitler doğdu, bak; “ulşıp eren börleyü” erler kurt g…
Güç, erk, yetki, iradi egemenlik; çoğu kez “erk türk”: “bar erse yazuḳum ḳına erk saŋa” suçum varsa cezalandırmak sana kalmış; “dyan saḳınçlar üze erk tarta umaz” medit…
Gücü yetmek, söz sahibi olmak: “bir ḳul alınmış erkedmes umas nerse üze” hiçbir şeye gücü yetmeyen, satın alınmış bir köle.
Erkek: “kim kim ḳılsa eḍgülüklerdin erkekdin ya tişidin” erkek olsun kadın olsun iyi iş yapan; “ayıtmaḳlıḳ erkek turur … cevabı tişi ol” soru erkektir, cevabı dişidir; …
Anlamı kesinleşmeyen fiil (Kur’an çevirisi, Feth 25, taṭaʾūhum karşılığında): “bilmegey erdiŋiz anlarnı kim erklegey siz olarnı” onları bilmeden çiğneyecektiniz (?).
Sahip olmak, egemen olmak (Kur’an çevirisinde hep “erklendi eligleriŋiz” ellerinizin sahip olduğu, köleler): “meger ol kim erklendi eligleriŋiz” ellerinizin sahip olduğ…
Güçlü, kudretli, egemen; (Tanrı için) Kadir: “ay erklig uġan meŋü muŋsuz bayat” ey güçlü, kadir, ebedî, muhtaç olmayan Tanrı; “nėme körklüg erklig ol” ne güzel koruyucu…
Egemenlik, hükümranlık; güç, erk: “ḳamuġ ol kim aŋar turur kökler hem yerler erkliki” göklerin ve yerin egemenliği onundur; “baḳmazlar mu kökler yerler erkliki içinde” …
Parmak: “ısrurlar siziŋ üze ernekleri uçını öwkedin” size öfkeden parmaklarının uçlarını ısırırlar; “uruŋ olardın tegme ernek uçlarını” onların bütün parmak uçlarına vu…
Sabah, sabah erkenden; erken: “erte hem kėçe” sabah akşam; “ḳoptı erte kend içinde ḳorḳuġlı” şehirde sabahleyin korkarak kalktı; “kiçe yatsa kiç yat yana erte tur” gece…
(Rüzgâr) esmek: “ḳalıḳ tanı esti ḳurıttı ḫatıġ” gökten sabah yeli esti, mürekkebi kuruttu; “ol esgen esin haḳḳı” esen, savuran rüzgârlar hakkı için.
(Kur’an çevirisinde, Arapça) yollar, vasıtalar: “bina ḳılġıl maŋa köşk bolġay kim teggey men esbablarḳa” bana bir kule yap, belki yollara (göklerin yollarına) erişirim.
Esenlik, sağlık, esenlik içinde olma: “esenlik tilese seniŋ bu özüŋ” kendin esenlik istersen; “esenlik öḍinde sen eḍgü titür” esenlik zamanında iyilik yap; “selamin ese…
(Kur’an çevirisinde, Arapça) iz, eser: “nişanları yüzleri içre secde eseridin” alametleri yüzlerinde secde izindendir.
Esinti, rüzgâr: “kiçigkiye ot üçüni yėlig esinig basutçı iş bulup ükliyür” küçücük ateş kıvılcımı yeli, esintiyi yardımcı bulup çoğalır; “ol esgen esin haḳḳı” esen rüzg…
(Toz gibi) savurmak, dağıtmak: “sorarlar saŋa taġlardın ayġıl: eskegey anı meniŋ iḍim eskemek” sana dağları sorarlar; de ki: Rabbim onları toz gibi savuracak.
Eski: “yandı ol egilmiş ḫurma butaḳı teg eski” (ay) eğilmiş eski hurma dalı gibi döndü; “eski atıŋ tegşilip yaŋı boltuŋ” eski adın değişip yeni oldun.
Sarhoş, esrik; kendinden geçmiş: “ya esrük tütüş ḳılġa aḫsumlaġay” ya sarhoş kavga eder, sızlanır; “tegirmi tam içinte esrük boltıŋ” yuvarlak duvar içinde sarhoş oldun;…
Sarhoşluk, kendinden geçme: “olar esrüklük içinde tururlar tezginip yorıyurlar” onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp dururlar; “keldi ölüm ḳatıġlıḳı esrüklüki” ölümün ş…
Sarhoş edici içki (Kur’an çevirisinde): “üzümlerdin tutar sizler andın esrütgü körklüg ruzi” üzümlerden sarhoş edici içki ve güzel rızık edinirsiniz.
Eşek: “kötürmediler anı eşek teg kötrür kitablarnı” onu taşımadılar; kitap taşıyan eşek gibidirler; “atnaŋ eşgekneŋ müyüzi örmez” atın, eşeğin boynuzu çıkmaz (Maniheist…
İşitmek, duymak: “ol sabıġ ėşidip tün udısıḳım kelmedi” o sözü işitince gece uykum gelmedi; “anı eşidip virutaḳ ėlig beg … yarlıg yarlıḳadı” bunu işitince kral Virūḍhak…
İşittirmek, duyurmak, haber vermek: “men barıp monı élig begke eşidtüreyin” gidip bunu krala duyurayım; “bu darnınıŋ ünin esidtürser” bu daraninin sesini işittirse; “eg…
Et: “kişi ḳılḳı kirtüç etiŋni yigey” insanların huyu gerçekten etini yiyecek (seni çekiştirecek); “teŋizni yėse sizler andın yaş et” denizden taze et yiyesiniz diye; “e…
Anlamı kesinleşmeyen fiil (Kur’an çevirisi, Zuhruf 18, yunaşşaʾu karşılığında): “azu ol kim etkilenür şamuşa içre” ya da süs içinde yetiştirilen (?) mi.
Beden, vücut (et ‘et’ + öz ‘öz, can’): “muna ertimlig et-özümüz ertip barsar” işte geçici bedenimiz geçip gidince; “bolmaz et-özke ölmek meger taŋrı yarlıġı birle” Tanr…
Bir cana karşılık olmaksızın (Kur’an çevirisinde, bi-ġayri nafsin karşılığı): “ol kim öldürse et-özni et-özsüz azu fesad ḳılmasa” kim bir cana karşılık olmaksızın ya da…
Ev, konut; yurt: “atın mindi keldi eviŋe turup” atına bindi, kalkıp evine geldi; “ewindin turup çıḳtı” evinden kalkıp çıktı; “tört yıŋaḳtın … ėwleriŋizdin” evlerinizden…
Tane, tohum; tane kadar küçük parça: “bu yaġız yėr üzeki kog topraḳ birer evin sanaġalı” bu kara yerin toz toprağını tane tane saymak için; “saçmış urug evin aŋ ilki uġ…
Dönmek, çevrilmek; dönüp durmak: “yarattı kör ewren tuçı ewrilür” (Tanrı) gökyüzünü yarattı, o daima döner; “bu ay burcı sertan bu ew ewrilür” ayın burcu Yengeç’tir, bu…
(Arapça) ilk, birinci: “yandım saŋa men müʾminlerniŋ evveli men” sana döndüm, ben müminlerin ilkiyim; “fermanlandım bolsa men müslimlerniŋ evveli” müslümanların ilki ol…
Önceki, eski; “evvelḳılar” öncekiler, eskiler: “ewrer-miz anı evvelḳı suretiŋe” onu eski hâline döndüreceğiz; “eşitmedimiz munı evvelḳı atalarımız içinde” bunu eski ata…
Anlamı kesinleşmeyen söz (Kur’an çevirisi, Ahzab 62, tahvīl ‘değiştirme’ karşılığında): “hiç bulmaz sen taŋrınıŋ yolını ewünnek” Tanrı’nın yolunda hiçbir değişme bulama…
Çevirmek, döndürmek; hep “yüz ewür-” yüz çevirmek: “bu ay toldı terkin ewürdi yüzin” Aytoldı hemen yüzünü çevirdi; “yayıġ dünya mindin ewürdi yüzin” dönek dünya benden …
Ey (seslenme): “ey anlar kim bittiler” ey iman edenler; “ey iḍim” ey Rabbim; “ey boḍnum” ey kavmim; “ey yalawaç ayġıl” ey peygamber, de ki; “ey ökünç” ey pişmanlık, yaz…
Eyüp peygamber: “yad ḳılġıl ḳulumıznı eyyubnı ançada ündedi iḍisini” kulumuz Eyüp’ü an, Rabbine seslenmişti; “bėrdimiz … eyyubḳa yunusḳa” Eyüp’e, Yunus’a (vahiy) verdik.
İki: “edgüli ayıġlı ėki türlüg ḳılınç” iyi ve kötü iki türlü eylem; “ėki ėrig udşuru sançdı” iki adamı kovalayarak mızrakladı; “inim kül tėgin birle eki şad birle” küçü…
İl, devlet, ülke; siyasi birlik ve halkı: “eçim ḳaġan ėli ḳamşaġ boltuḳınta” amcam kağanın ili sarsıldığında; “teŋride bolmış ėl ėtmiş bilge ḳaġan” gökte doğmuş, ili dü…
Götürmek, sevk etmek, (orduyu) yönetmek: “ḳaġanıma ötünüp sü ėletdim” kağanıma arz edip orduyu sevk ettim; “bu süg ėlet” bu orduyu götür; “eletiŋler bu köŋlekimni” bu g…
Barışmak, barış yapmak (Kur’an çevirisinde, selem ‘barış’ karşılığı): “kemişseler sizke ėlleşmekni” size barış teklif ederlerse; “aymaŋlar aŋar kim kemişse sizke ėlleşm…
Götürmek, iletmek; alıp gitmek: “ḳızın ḳoyınta kötürü alıp … sögüt altın ėltü bardı” kızını koynunda kaldırıp … ağacın altına götürdü; “kötürü ėltip ulug tamularda kemi…
Alay etmek, eğlenmek (Kur’an çevirisinde): “biz tap kelgey miz saŋa ėlükleglilerdin” alay edenlere karşı biz sana yeteriz; “tüşti olarḳa ne kim anıŋ birle ėlükler erdil…
En, genişlik: “uştmah anıŋ ėni köklerçe yerlerçe” genişliği gökler ve yer kadar olan cennet.
Kötü, fena, uğursuz; değersiz: “eger tegse olarḳa bir yawuzluḳ ėsiz fal toḳır erdiler” onlara bir kötülük dokunsa uğursuzluk sayarlardı; “soŋ ḳaldı anlarda kiḍin ėsız ……
Kötülük, fenalık: “anlar kim ḳıldılar ėsizlikler yana yandılar” kötülük edip sonra tövbe edenler; “kim al ḳıldılar ėsizlikler birle” kötülüklerle hile kuranlar; “ḳıldıl…
Arkadaş, yoldaş, eş: “yandaḳı ėşke yol oġlıŋa” yanındaki arkadaşa, yolcuya (iyilik edin); “kim kim bolsa yek aŋar ėş nėme yawuz ėş ol” kimin arkadaşı şeytan olursa ne k…
Düzenlemek, yapmak, kurmak; (ülkeyi) örgütlemek: “tört buluŋuġ ėtmiş yıġmiş yaymiş basmiş” dört yanı düzenlemiş, toplamış, yaymış, bastırmış; “teŋride bolmış ėl ėtmiş b…
Süs, bezek, takı: “tuttı musa ḳavmi … altun birle ėtiglerindin bir buzaġu” Musa’nın kavmi takılarından bir buzağı edindi; “tükel türlüg etigin bitilmiş boltı” her türlü…
Acele etmek, koşmak, çabuk davranmak: “ėwiŋler yarlıḳamaḳḳa iḍiŋizdin” Rabbinizin bağışlamasına koşun; “ėwdüm saŋar ey meniŋ iḍim ḫoşnud bolġıl” Rabbim, razı olasın diy…
Acele ettirmek; çabuk istemek: “nė ėwdürdi sėni boḍnuŋdın ey musa” ey Musa, seni kavminden (ayrılmaya) ne acele ettirdi; “bolġay kim bolsa müŋeşmiş sizke amarı ol kim e…
Acelecilik, çabuk isteme: “tatıŋlar ḳınıŋıznı bu ol kim erdiŋiz aŋa ėweklik ḳılġanlar” azabınızı tadın; bu, acele istediğiniz şeydir.
Yarışırcasına koşmak, birbiriyle yarışmak: “ḳaḍġurtmasun sėni anlar kim ėwişürler küfr içinde” küfürde yarışanlar seni üzmesin; “köŋülleri içinde ig ol ėwşürler olar iç…
Aceleyle koşturmak, (aralarına) sokulmak: “arturmazlar sizke meger artuḳluḳ ėwitgeyler erdi sizler ara” size bozgunculuktan başka bir şey artırmazlar, aranıza koşturup …