Kendini ibadete vermiş kimse, âbit; “zahid” (zahit) ile birlikte anılır: “‘abid tapuġḳa uḍup” âbit kulluğa uyup.
Kutadgu Bilig sözlüğü
3.959 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
3.959 madde
Kokulu, koyu renkli toz karışımı: “‘abir bürkirer teg tünerdi ḳalıḳ” gök, üstüne ‘abir serpilmiş gibi karardı.
Şaşılacak, hayret verici; güzelliği ya da tuhaflığıyla şaşırtan: “safalıġ ‘acėb yir” ferah, şaşılası güzel yer.
Gücü yetmeyen, elinden bir şey gelmeyen, çaresiz: “nelük boldı ‘aciz özüŋ” neden çaresiz kaldın; “maŋa ᶜaciz boldum” (bunu yapmaya) gücüm yetmedi.
Güçsüzlük, âcizlik; kişinin Tanrı karşısında kendi yetersizliğini kabul etmesi: “ilahi bilür sen bu ‘acizlıḳım” Tanrım, bu âcizliğimi bilirsin.
(Kapı, kapak, yol) açmak: “teŋri yėriŋerü ḳapaġın açdı” tanrılar yurduna kapısını açtı; “açar ḳut ḳapuġ” mutluluk kapısını açar; “yolug aç” yolu aç.
Aç, karnı boş; tok karşıtı: “aç ne yimes, toḳ ne times” aç neyi yemez, tok neyi söylemez; “toḍurmadım açım toḳum” (yakınlarımın) açını tokunu doyurmadım.
Tek tanıklı; beyit sonunda şaşkınlık ya da yakınma bildiren söz: “ḳadaş ḳılḳı yat teg negü teg açayı” yakının davranışı yabancı gibi; ne acı (?).
Acımak, sızlamak; acılaşmak (?): “igiŋ aġrıġıŋ açıdı” hastalığın, ağrın acıdı (ya da dindi).
Acı (tat); tatlı (süçüg) karşıtı: “süçüg tattıŋ erse açıġḳa…” tatlıyı tattıysan acıya da (hazır ol).
Açık, açılmış: “tünün kündüzün bul açıġlıġ ḳapuġ” gece gündüz açık kapıyı bul.
Açıġlıġ karşıtı: bağışı, varlığı olmayan, yoksul (?): “açıġlıġ açıġsızḳa ḳılsa emi”.
Acı; tatlının (süçig) karşıtı: “süçig bu tiriglik, açıḳ bu ölüm” bu hayat tatlı, bu ölüm acı.
(Kapı, kapak) açılmak: “asurilar orduları ḳapıġı özin ök açılur” asuraların saray kapısı kendiliğinden açılır; “ḳamuġ eḍgülükke açılsu ḳapuġ” her iyiliğe kapı açılsın.
Acımak, merhamet etmek; çoğunlukla “açın- aġrın-” ikilemesiyle: “tınlıġlarıġ açınsar aġrınsar” canlılara acıyıp üzülürse; “buşı bėreŋ, açınıŋ aġrınıŋ” sadaka verin, acı…
Aç, açlık çeken; tok karşıtı: “toḳun ma keçer hem açın ma keçer” tok da geçer aç da geçer; “tirilgü birür, ḳoḍmaz açın birig” rızık verir, kimseyi aç bırakmaz.
Acı vermek, acıtmak, incitmek: “yalŋuḳ açıtsa tilin” insan diliyle incitirse; “kimig serdim, irdim, kimi me açıttım” kimi kırdım, kimi incittim.
Açlık, kıtlık: “ḳamuġ aç yise içse aḫır toḍur, közi aç kişi ölse açlıḳ ḳoḍur” her aç yiyip içince doyar, gözü aç kişi ölünce bile açlığını bırakır; “ajun toḳluḳı barça …
Açık, örtüsüz: “yüzi açuḳ ḳunçuylar” yüzü açık hanımlar.
Açık, belli, apaçık: “ayu birdim emdi açuḳluġ saŋa” şimdi sana açıkça söyledim; “açuḳluġ aḍırtlıġ” açık ve ayrıntılı.
Tek tanıklı, anlamı kesinleşmeyen fiilimsi; açur- (açtırmak ya da aç bırakmak) ile ilgili olabilir: “açurġu bularıġ yolın tutsa keḍ…”.
Ad, isim; bir şeyin ya da kişinin anıldığı söz: “bu şasdrnıŋ adı boldı abidarmakoş” bu incelemenin adı abidarmakoş oldu; “nedegin adı bolur … tėp” neden … diye adlandır…
Kuran’da adı geçen, peygamberlerini yalanladığı için helak edilen eski bir kavim, Âd: “nuh boḍnı, ʿad ve firʿavn” Nuh kavmi, Âd ve Firavun; “ʿad ḳavmi ʿadeti meŋizlig” …
Arkadaş, dost, yoldaş: “uḳuş ol saŋa eḍgü andlıġ adaş” anlayış sana ant içmiş iyi dosttur; “adaş ḳudaş” dost ve yakın.
Dost edinmek, arkadaşlık kurmak: “adaştı, kiŋeşti bir atlıġ kişig” ünlü bir kişiyi dost edinip onunla danıştı.
Dostu olan, dost sahibi: “adaşlıġ kişi atı sawı beḍük” dostu olan kişinin adı sanı büyük olur.
Sayı; sayı bilimi: “bilir erse saḳış yime hendese, ‘aded cezri ḳılsa” hesap ve geometri bilir, sayının kökünü alırsa.
İnsan, Âdemoğlu: “yaratıldı ademi küçsüz” insan güçsüz yaratıldı; “negü teg keçürse keçer ademi” insan nasıl geçirirse öyle geçer.
Aygır, damızlık erkek at: “aḍġır ḳısır kişnedi” aygır ve kısır kısrak kişnedi; “ḳayusı at aḍġır üze il başı” kimi at ve aygırlar üzerinde (sorumlu) baştır; “kutluġ adgı…
Başka, diğer, öteki: “bar adın orunta sözlep” başka yerde söyleyip; “adın kişilertin tıdıġ bar” başka kişilerden engel var; “aḍın yol” başka yol.
Ayırmak, ayırt etmek, seçmek; çoğunlukla “seç-” ile: “aḍırsa öḍürse seçe bilse öz” ayırsa, seçse, ayırt edebilse; “halal hem haram aḍrar erse” helalı haramı ayırırsa; “…
Fark, ayrım, ayrılık: “ekintiniŋ adırtı üküş bar” ikisinin arasında çok fark var; “alḳu şiriavaklar birle bolur ḳayu adırtı” şravakalarla ne farkı olur; “ayıġlı sawıŋnı…
Ayırmak, ayırt etmek: “ḳaralı örüŋli aḍırttı” karayı ve akı ayırdı; “körüp adırtıp” görüp ayırt edip.
Açık seçik, belirgin, ayrıntılı: “açuḳluġ aḍırtlıġ sanı belgülüg” açık seçik, sayısı belli; “antaḳı ne barın barça adırtlıġ körür” oradaki her şeyi açık seçik görür.
Adaletli, adil (hükümdar); KB’de bölüm başlıklarında: “‘adil sıfatın ayur” adil (hükümdarın) niteliklerini anlatır; “‘adıl sıfatı neteg erdükin ayur” adil olanın niteli…
Adalet, hak gözetme: “kim ʿadl ḳılsa siz” adaletle davranırsanız; “bayat ‘adliŋe tutçı ḳorḳu yorı” Tanrı’nın adaletinden hep korkarak yürü; “ėgėr bolsa ‘adliŋ ḳatıġlıḳ …
Başkası, başka kişi, el; “öz” (kendi) karşıtı: “öz etözüŋüzlerke, adnaġuḳa asaġlıġ işke” kendinize ve başkasına yararlı işe; “kin adnaġuġa yolçı yėrçi bolayın” sonra ba…
Çatal, kol, dal: “üç adrı süŋün” üç çatallı mızrakla; “bu kürsi aḍaḳı üç aḍrı turur” bu tahtın ayağı üç çatallıdır.
Ayrılmak (bir yerden, bir kişiden): “seniŋdin adrılur men bu kün” bugün senden ayrılıyorum; “ögüŋüztin adrılmışta” annenizden ayrıldığınızda.
Başka, farklı; “adruḳ adruḳ” türlü türlü, çeşit çeşit: “adruḳ adruḳ emgek teginürler” türlü türlü acılar çekerler; “adruḳ adruḳ etüz körtgürüp” türlü türlü beden göster…
Ayak: “teŋriniŋ adaġlarınta töpüsi üze yükünüp” tanrının ayaklarına başını koyarak eğilip; “ėlgin adaḳın” eliyle ayağıyla; “töpöden adaḳnaŋ tıraŋaḳ uçıŋa” tepeden ayak …
Ayaklı: “iki adaḳlıġlarta, tört adaḳlıġlarta” iki ayaklılar ve dört ayaklılar arasında; “ḳamuġ üç aḍaḳlıġ emitmez bolur” üç ayaklı her şey devrilmez.
Ayak ayağa, yan yana, peşi sıra: “erej birle emgek aḍaḳşu yatur” rahatla zahmet yan yana yatar.
Ayı: “böri tilkü arslan aḍıġ ya toŋuz” kurt, tilki, aslan, ayı ya da domuz; “adıġlı toŋuzlı art üze soḳuşmış … adıġıŋ ḳarnı yarılmış, toŋuzuŋ azıġı sınmış” ayı ile domu…
Ayılmak, sarhoşluktan kendine gelmek: “uḍıp ḳopsa aḍlur usında keçip” uyuyup kalkınca uykusunu geçirip ayılır; “aḍılduḳta şeksiz közüŋ tolġa yaş” ayıldığında gözün şüph…
Başka türlü, farklı; olağandan ayrı, tuhaf: “erende aḍınsıġ, kişide öŋi” erler arasında farklı, insanlar arasında ayrı; “adınsıġ bolur barça ḳılḳıŋ sözüŋ” bütün davranı…
Bacak bacak üstüne atmak (?): “yana alma tırŋaḳ, aḍışma butuŋ” (sofrada) tırnak kesme, bacak bacak üstüne atma.
Efsuncu, okuyup üfleyerek tedavi eden: “bularda basa keldi afsunçılar, bu yil yeklig igke bu ol emçiler” bunlardan sonra efsuncular gelir; yel ve cin (çarpması) hastalı…
Yükselmek, yukarı çıkmak: “küniŋe beḍüyür, yoḳaru aġar” (ay) günden güne büyür, yukarı yükselir; “tamudan yoḳaru agdukta” cehennemden yukarı çıktığında; “mihrabḳa aġdıl…
Ağabey, büyük kardeş; seslenmede: “ḫatarlıġ turur dünya nuşı, aġa” dünyanın tatlısı tehlikelidir, ağabey.
Ağırlık, değer; saygınlık: “aġarı teŋinçe uluġluḳ bulur” değeri ölçüsünde büyüklük bulur; “kişi yalŋuḳta aġarı yoḳ” insanlar arasında (ondan) değerlisi yok.
Değerli kumaş, ipek; hazine: “tabġaç bodun sabı süçig, aġısı yımşaḳ” Çin halkının sözü tatlı, ipeği yumuşak; “bir tümen aġı, altun kümüş” on bin (top) ipek, altın gümüş.
Hazinedar, hazine görevlisi: “aġıçı, bitigçi ya iş tutġuçı” hazinedar, kâtip ya da iş gören; “bu işke aġıçı saran eḍgürek” bu işe hazinedarın cimrisi daha iyidir; “aġıç…
Ağıl, hayvanların barındığı yer; sürü: “bay bar ertim, aġılım on, yılḳım sansız erti” zengindim, ağılım on, hayvanım sayısızdı; “aġılınta yılḳıŋ bolzun” ağılında hayvan…
Hazine, hazine evi, ambar: “barımlıḳ aġılıḳıŋızḳa” mal dolu hazinenize; “aġılıḳ kömsülük” hazine ve depo; “aġlıḳımtaḳı ed tavarımın” hazinemdeki malımı.
Dilsiz, konuşamayan: “tilin sözlemese aġın tir kişi” diliyle konuşmazsa insanlar ona dilsiz der; “saġırlar aġınlar” sağırlar, dilsizler; “ikide biri aġın ol, umas nerse…
Ağır, yükü çok: “zerre aġırınça” zerre ağırlığınca; “yėnikin aġırın bilmek” hafifini ağırını bilmek.
Saygı göstermek, ağırlamak, hürmet etmek: “ayayu aġırlayu yükünüp” saygıyla eğilerek; “aġırla kişig” insanlara saygı göster; “sini kim aġırlar, aġırla anı” seni kim ağı…
Saygı, hürmet, itibar: “aŋar birdi teŋri aġırlıḳ üküş” Tanrı ona çok itibar verdi; “ḳoşnı ḳonum … ḳılġıl aŋar aġırlıḳ” komşuna saygı göster; “aġırlıḳ tilese özüŋke” ken…
Değerli kumaş, ipek; mal: “altunın kümüşin aġışın barımın” altınını, gümüşünü, ipeğini, malını; “bu eḍgü aġış teg aġır” bu iyi (kişi) ipek gibi değerlidir.
(Düşman ordusunu) püskürtmek, dağıtmak; (orduyu) harekete geçirmek: “oza kelmiş süsin kül tėgin aġıtıp” saldırıya geçen ordusunu Kül Tigin püskürtüp; “kelgme süsin aġıt…
Ağız: “aġızları birle ayurlar” ağızlarıyla söylerler; “aġız aġrıġ igig” ağız ağrısı hastalığı; “ḳızıl aġzı ḳan teg” kırmızı ağzı kan gibi; “aġızlarıntın ört yalın öner”…
Yerde yuvarlanmak, debelenmek: “sıġun muyġaḳ aġnar, yorır tip keze” erkek ve dişi geyikler yuvarlanır, gezinir.
Ağrımak, sızlamak; hastalanmak: “uluġ oġlum aġrıp yoḳ bolça” büyük oğlum hastalanıp ölünce; “yürek aġrımaġıġ” yürek ağrısını.
Ağrı, sızı; hastalık; çoğunlukla “ig aġrıġ” ikilemesiyle: “ig aġrıġ kėtdi” hastalık ve ağrı gitti; “ig aġrıġ ada tuda kelürür” hastalık, ağrı, tehlike, engel getirir.
Ağrıtmak, acı vermek, incitmek: “söz köŋül aġrıtur” söz gönül incitir; “olarḳa ol aġrıtġan ḳın” onlar için acı veren azap vardır.
Ağırlaşmak: “ay toldınıŋ kör igi aġrudı” Aytoldı’nın hastalığı ağırlaştı; “yüküm aġrudı” yüküm ağırlaştı.
Yük, ağırlık; “boġuz aġruḳı” boğaz derdi, yiyecek kaygısı: “kişi aġruḳı bolmasa bu boġuz” insanın bu boğaz derdi olmasa; “kişi bar ḳalın bol, boġuz aġruḳı” boğaz (için)…
Ağı, zehir: “aġu ḳıldı emdi maŋa yir aşım” yediğim yemeği bana zehir etti; “aġu türtüp” zehir sürüp; “aġun yilvin” zehirle, büyüyle.
Tek tanıklı, anlamı kesinleşmeyen fiil biçimi: “aġış teg bu eḍgü aġumaz kişi” ipek gibi bu iyi (kişi) … olmaz; değeri düşmez anlamı düşünülebilir.
Sonunda, nihayet, en sonunda: “yorıp tın toḳıġlı aḫır ölgüsi” yürüyüp soluk alan (her canlı) sonunda ölecek; “saḳınç keçse aḫır tüpinde sewinç” kaygı geçince sonunda se…
Son, sonraki; “aḫir kün” ahiret günü: “taŋrıḳa hem soŋ aḫir künke” Tanrı’ya ve son güne; “aḫir dini” son din.
(Arapça tamlamada) rüyalar; “azġaş-u aḫlam” karmakarışık rüyalar: “taḳı biri azġaş-u aḫlam bolur, bu tüşke yörüg yoḳ” bir başkası da karışık rüyalardır, bu rüyanın yoru…
Geğirmek (?); mecazen böbürlenmek: “ya esrük tütüş ḳılġa, aḫsumlaġay” sarhoş ya kavga eder ya geğirir; “uluġluḳḳa esrüp kim aḫsumlasa” büyüklükle sarhoş olup kim böbürl…
Tek tanıklı; bağlamda “ajun” (dünya) yerinde durur: “biligsizke uçmaḳ turur bu ajan” bilgisiz için bu dünya cennettir.
Dünya, âlem; insanların yaşadığı yer: “ajun itgüke açtı uştmaḫ yolı” dünyayı düzenlemek için cennet yolunu açtı; “isiz ajun ḳaldı mu” kötü dünya (geride) mi kaldı; “aju…
Cihan hükümdarı, dünyayı yöneten bey: “ajunçıḳa erdem kerek miŋ tümen” cihan hükümdarına sayısız erdem gerekir; “ajunçı bügü beg” bilge cihan beyi; “yir ajunçı cihan” y…
Dünyalık; iki dünyaya yarar sağlayan şey: “ikigün ajunluḳ asıġ ḳılġu söz” iki dünyada yararlı olacak söz; “ikigün ajunluḳ aya eḍgü fal” ey iki dünya için iyi talihli.
Akmak: “aḳar suw” akan su; “uştmaḫlar aḳar altınıda arıḳlar” altından ırmaklar akan cennetler; “ḳanı aḳıp” kanı akıp; “sütler aḳzun” sütler aksın; “Etil suwı aḳa turur”…
Cömert, eli açık: “uwutluġ baġırsaḳ aḳı kiŋ elig” hayalı, merhametli, cömert, eli açık; “aḳı bolġıl artuḳ” çok cömert ol; “aḳı tınlıġlar az” cömert canlılar azdır; “aḳı…
Akıntı; (Abh ve ShoR’da) zihni kirleten, dışa akan tutkular (āsrava): “aḳıġ alḳmaḳta ḳorḳınçsız” akıntıları tüketmekte korkusuz; “aḳıġımın alḳa tükedtim” akıntılarımı t…
Cömertlik: “aḳılıḳ kişilik asıġ eḍgülük” cömertlik, insanlık, yarar ve iyilik; “aḳılıḳ bile beg beḍür” bey cömertlikle yücelir; “aḳılıḳ ḳamuġ ‘ayb kirini yuyur” cömertl…
Sel, akıntı: “aḳtı aḳın möŋreşü” sel böğürerek aktı; “ıḍḍımız olar üze ḳaçu aḳını” üzerlerine bent selini gönderdik; “közde aḳıttı aḳın” gözünden (yaş) seli akıttı.
Tek tanıklı, anlamı kesinleşmeyen biçim: “biligsiz sıḳun sen aḳınap yora”.
Akıtmak: “aḳıtsa suwuġ yirde ni’met önür” suyu yere akıtsa nimet biter; “aŋar baḳır yulını aḳıttımız” ona bakır pınarını akıttık; “közde aḳıttı aḳın” gözünden yaş akıttı.
Son, akıbet, bir şeyin varacağı yer: “munı ‘aḳibet tip özüm yörmiş ol” bunu ‘akıbet’ diye yorumlamışımdır.
Yavaş, ağır ağır; sakin: “bu ay toldı oldurdı aḳru amul” Aytoldı yavaşça, sakince oturdu; “aḳuru aḳuru maŋın yorıyur” ağır ağır adım adım yürür.
Topal, aksak: “yoḳ aḫsaḳ üze emgek” topal üzerine sıkıntı (sorumluluk) yoktur; “ya közsüz ya oldrum yime aḳsaḳıġ” ya körü, ya kötürümü, ya da topalı.
Ahır: “yazıda ḳalın yond, aḳurda ḳatır” ovada sürü sürü at, ahırda katır.
Almak, ele geçirmek; (bir ülkeyi, halkı) zapt etmek: “süsin sançdı, ėlin altı” ordusunu mızrakladı, ilini aldı; “yılḳısin barımin anta altım” sürüsünü, malını orada ald…
Hile, düzen, kurnazlık: “olarnıŋ alları” onların düzenleri; “taŋrı … kafirlerniŋ alını” Tanrı kâfirlerin düzenini (boşa çıkarır).
Ala, alaca: “ala atlıġ yol teŋri men” ala atlı yol tanrısıyım.
Tek tanıklı, anlamı kesinleşmeyen söz: “ögüz teg alayı, tüpi teg toġayı”.
Alçak gönüllü, yumuşak huylu: “tüzün erdi alçaḳ, ḳılınçı silig” soylu ve alçak gönüllüydü, huyu temizdi; “beg alçaḳ kerek” bey alçak gönüllü olmalı; “ḳoḍḳı alçaḳ kişi” …
Hilekâr, kurnaz: “alçı bolsa ḳızıl tilkü teg” kızıl tilki gibi kurnaz olmalı; “alçı hile bilir” kurnaz hile bilir; “bu alçı ajun” bu hilekâr dünya.
Âlem, evren, dünya: “törütti tilek teg tözü ‘alemıġ” bütün âlemi dilediği gibi yarattı; “‘alemnüŋ iḍisi” âlemlerin Rabbi; “‘alem başlar er” dünyayı yöneten er.
Aleviler: Hz. Ali soyundan gelenler, seyyidler: “‘aleviler birle ḳatılmaḳnı ayur” Alevilerle (seyyidlerle) ilişkiyi anlatır.
Arapça dua kalıbının parçası: “yalawaç ‘aleyh i’s-selam” Peygamber, ona selam olsun.
Selama karşılık (“ve aleyk”); “‘aleyk bėr-/al-” selamı almak: “‘aleyk birdi zaḫid selamḳa turup” zahit kalkıp selamı aldı; “selamet bolundı ‘aleyk alġuçı” selamı alan e…
Tek beyitlerde geçen, anlamı kesinleşmeyen söz; ‘gevşeklik, rahata düşkünlük’ ya da ‘kusur’ anlamı düşünülebilir: “et özke alıḳ birme, egme boyun” bedene gevşeklik verm…