Bağlamak: “kuzgunug ıgaçka bamiş” kuzgunu ağaca bağlamış; “katıgtı ba, edgüti ba” sıkıca bağla, iyice bağla; “atıġ ıḳa bayur ertimiz” atları ağaçlara bağlardık; “baġ üz…
Kutadgu Bilig sözlüğü
3.959 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
258 madde · “b” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
Bağ, ip; zincir, pranga: “örtlüg temirlig baglar üze yaturur” kızgın demir zincirlerle yatırırlar; “baġda buḳaġuda yatıp” bağda, prangada yatıp; “saḳınç ḳaḍġu baġın yör…
Kurbağa: “it müyüz baġa yılan” köpek, boynuzlu, kurbağa, yılan (zararlı yaratıklar sayılırken); “çekürge hem baḳalar hem ḳan” çekirgeler, kurbağalar ve kan.
Bağdaş: “baġdaşınu olurur” bağdaş kurup oturur; “yarım baġdaşınmaḳın oluru” yarım bağdaş kurarak oturup; (KB, huzurda oturma adabında) “yana baġdaş ilme, yanın yatmaġıl…
Bağır, göğüs; ciğer: “baġırsaḳnı bulsa baġırḳa urun” şefkatli birini bulursan bağrına bas; “baġırtın tebremiş ig” ciğerden kaynaklanan hastalık; “baġrım başın emledi” b…
Şefkatli, merhametli, esirgeyici: “sewüg sawçı ıḍtı baġırsaḳ iḍi” merhametli Rab sevgili elçiyi gönderdi; “baġırsaḳ bolur ḫalḳḳa eḍgü kişi” iyi kişi halka şefkatli olur…
Şefkat, merhamet, iyilikseverlik: “baġırsaḳlıḳ ol kör kişilik başı” şefkat insanlığın başıdır; “bu söz kim sen aydıŋ baġırsaḳlıḳ ol” söylediğin bu söz iyilikseverliktir…
Şefkatsiz, merhametsiz, yürekten bağlı olmayan: “baġırsız tusulmaz oġulda körü” şefkatsiz kişi oğul da olsa yarar getirmez; “öz asġın tilegli baġırsız bolur” yalnız ken…
Bağışlamak, vermek: “aḳı bol, baġışla, içür hem yitür” cömert ol, bağışta bulun, içir ve yedir.
Bağlamak; (kız) evlendirmek: “ebledim baġladım ḳızımın ḳalınsız bėrtim” evlendirip bağladım, kızlarımı başlık almadan verdim; “köŋlüm aŋar baġlayu” gönlümü ona bağlayar…
Bağlı: “beg atı bilig birle baġlıġ turur” bey adı bilgiye bağlıdır.
Basamak, merdiven basamağı: “şatu kördüm, elig anıŋ baġnası” bir merdiven gördüm, basamakları elli; “aġdım emdi birer baġnaça” basamak basamak çıktım; “başıŋa tegi baġn…
Basamaklı: “eḍiz baġnalıġ men şatu kördüküm” gördüğüm yüksek basamaklı merdiven.
Bağlayan, kuşanan: “kümüş ḳur baġuçı munu men tiyü” ‘işte ben gümüş kuşak kuşananım’ diyerek.
Cimri, eli sıkı: “baḫıl tirdi zėr sim haramdın üküş” cimri haramdan çok altın gümüş biriktirdi; “birimdin baḫıl elgi keḍ berklig ol” cimrinin eli vermeye çok sıkıdır; “…
Baht, talih: “tuta birsü teŋri bu taḫt birle baḫt” Tanrı bu tahtla birlikte bahtı da versin; “dirėngsiz keçer baḫt, ya ḳuş teg uçar” baht durmadan geçer ya da kuş gibi …
Bakım, gözetme; birine bakma borcu: “tirigle tapındıŋ ötediŋ baḳım” sağlığımda hizmet ettin, bakım borcunu ödedin; “ötemiş bolur sen özüŋ baḳların” kendi bakım borçları…
Bakmak, göz atmak: “yıraḳ baḳıp ḳara kördim” uzağa bakıp karaltı gördüm; “yer içinde yoruŋlar, baḳıŋlar” yeryüzünde gezin, bakın; “kör baḳın” bak, gör; “tübüŋke baḳın” …
Bakır: “sızġurmış kızıl baḳır” eritilmiş kızıl bakır; “aḳıttımız aŋar baḳır yulını” ona bakır kaynağını akıttık; “sözüg sözlemese saw altun sanı, baḳır boldı tildin çıḳ…
Anlamı kesinleşmeyen söz; bağır, göğüs (?): “töpüdin sarılmış baḳırsuḳuna” başından göğsüne dek sarınmış (?).
Bakış, görüş: “yiti közlüg ol, kör, baḳışı yıraḳ” keskin gözlüdür, bakışı uzağı görür.
Karşılıklı bakmak, karşı karşıya gelmek: (gök cisimleri için) “yaşıḳ birle utru baḳışsa tolır” (ay) güneşle karşı karşıya gelince dolar; “yaḳışsa yarutur, baḳışsa özün”…
Balgam (vücuttaki dört ahlattan biri): “küçenmiş bolur kör anıŋ balġamı” onun balgamı güçlenmiş olur.
Kent, şehir: “balıḳ uluşug” kenti ve ülkeyi; “toġu balıḳda süŋüşdümiz” Toğu kentinde savaştık; “şantuŋ balıḳḳa, taloy ügüzke tegmiş yoḳ ermiş” Şantung kentine, denize u…
Yaralanmış, yaralı: “balıḳmış bar erse sen emlet körü” yaralı varsa ona bakıp tedavi ettir.
Parlar, ışıldar (?): “sini körgüke ol köz açtı balḳar” seni görmek için o göz açıldı, ışıldar (?).
Balta: “ḳayusı çerigde ḳılıç baldu yir” kimi orduda kılıç, balta yer (yaralanır); “ḳılıç baldu birle yaġıġ utġuçı” kılıç ve baltayla düşmanı yenen; “kılıçın süŋü şikti …
Var, mevcut: “til asġı telim bar, yası ma üküş” dilin yararı çoktur, zararı da çok; “ol ėki kişi bar erser” o iki kişi var oldukça; “birök antaġ edgü öglisi bar erip” e…
Gitmek; bir yere varmak, ulaşmak: “anta kėrü barıp” oradan geri gidip; “yaġru barıp, üküş kişi ölt(ü)g” yaklaşıp çok kişi öldün; “teŋri yėrinte barġu yolug aç” tanrı yu…
Anlamı kesinleşmeyen söz: “baranḳa ḳatılma yime ḳılma küç” … karışma, zorbalık da etme.
Hep, hepsi, bütün: “ḳamuġ barça muŋluġ törütülmişi” bütün yaratılmışlar muhtaçtır; “tınlıġlarıġ barça atalarım ol tėp körüp” canlıların hepsini ‘babalarımdır’ diye görü…
İpekli kumaş, brokar: “keḍerler yuwḳa barçındın hem ḳalın barçındın” ince ve kalın ipekliden giyerler; “barçın yaḍım kerildi” ipek yaygı gerildi; “biliglig sözi körse b…
Mal, servet, varlık (çoğunlukla “aġı barım” hazine ve mal): “alku aġı barım iliksiz tutuḳsuz köŋülin buşı bėrdim” bütün malımı mülkümü bağlanmadan, esirgemeden sadaka v…
Gidiş, varış; “keliş barış” gidip gelme: “yalawaç keliş ya barış” elçinin gelişi ya da gidişi; “olarḳa ḳatılġıl keliş hem barış” onlara karış, gidip gel.
Gidip gelmek, görüşüp kaynaşmak: “barışġu kerek ḳa ḳadaşlar bile” akraba ile gidip gelmeli; “ḳatılġu kelişgü barışġu kerek” karışmalı, gidip gelmeli.
Bari, hiç olmazsa: “bu künki künüŋde yarınḳı künüŋ bari eḍgü bolsun” bugünkü gününden yarınki günün hiç olmazsa iyi olsun; “cefa cevri bari maŋa tegmesüni” hiç olmazsa …
Ev, yapı; çoğunlukla “ev bark” ev bark, yurt: “evig barkag kodup toyın bolsar” evini barkını bırakıp rahip olursa; “ev barḳdın kesildiler” evlerinden barklarından ayrıl…
(KB) Yolcu, göçer: “kerek barḳın erse keçigli ḳonuḳ” ister yolcu olsun ister geçici konuk; “yorıyu turuġlı bu barḳın kişi” gezip duran bu yolcu kişi.
Basmak, bastırmak, üstüne çökmek: “üze teŋri basmasar, asra yėr telinmeser” üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe; “bastı ölüm aġtaru” ölüm bastırıp devirdi; “ed…
(Çoğunlukla “anta/antada basa”) sonra, ardından: “anta basa tört yıŋaḳdaḳı ėligler” ondan sonra dört yandaki hükümdarlar; “antada basa üküş türlüg nom bitig bititdiler”…
Bastıran, boyun eğdiren; yöneten: “bilig birle bastı boḍun basġuçı” halkı yöneten, halkı bilgiyle yönetti; “ḳalem birle bastı ol il basġuçı” ülkeyi yöneten onu kalemle …
Basılmak, ezilmek; (bir şeye) yenik düşmek: “havaḳa basıḳsa bolur er yaya” insan hevese yenik düşerse yaya kalır; “havaḳa basıḳma” hevese yenilme; “ökünçke basıḳtım” pi…
Baskıncı, yağmacı: “ḳayu oġrı tewlig ḳaraḳçı ḳunuḳ, ḳuyusı basımçı ölütçi ḳıruḳ” kimi hırsız, hilekâr, yol kesen; kimi baskıncı, katil; “usal bolsa tegrür basımçı yoḍuġ…
Küçümsemek, hor görmek; büyüklenip ezmek: “orun birdim erse basındıŋ mini” sana yer verdim de beni hor gördün; “basınma begiŋni” beyini küçümseme; “körüşse basınur körü…
Baskı, zulüm (çoğunlukla “küç basınç”): “boḍundın kötürdi ḳamuġ küç basınç” halktan her türlü zor ve baskıyı kaldırdı; “üç iştin tegir küç basınç” zor ve baskı üç şeyde…
Zalim, zorba: “bu satġaġ basınçaḳ üçün eḍgüni” bu kötü huylu zorba yüzünden iyiyi; “basınçaḳ ya satġaġḳa baḳmaz bolur” zorbaya ya da kötü huyluya bakmaz olur; “ikinçi b…
Bastırılmak, baskına uğramak; (kendini) yendirmek: “edgüti urġıl, basıtma” iyi vur, baskına uğrama; “uzatsa basıttıŋ” ağırdan alırsan yenik düşersin; “keçer dünyaḳa öz …
Yardım, destek: “öziŋe basut ḳılsa iş başlasa” kendine yardım etse, işe başlasa; “bu işke basut barça andın kelir” bu işe bütün destek ondan gelir; “basut ḳıl maŋa” ban…
Yardımcı, destekçi: “bu erdi basutçı köni dinḳa kök” doğru dine güçlü destek oldu; “basutçı kerek barça işte” her işte yardımcı gerekir; “toyın bolġuçıḳa basutçı bolsar…
Baş, kafa: “başım kesmesüni keseyin tilim” başımı kesmesin diye dilimi keseyim; “til arslan turur … başıŋnı yiyür” dil aslandır, başını yer; “başları üze” başlarının üs…
Baş olan, önder, komutan: “sü başçısı” ordu komutanı; “aş başçısı” sofra başı, aşçıbaşı; “başı erdi öŋdün ḳamuġ başçıḳa” önceden bütün önderlerin başıydı; “ḳılsa-miz ol…
Başlamak: “bayat atı birle sözüg başladım” Tanrı’nın adıyla söze başladım; “başladım taŋrı atı birle” Tanrı adıyla başladım; “öziŋe basut ḳılsa iş başlasa” kendine yard…
Önder, yöneten: “bulun başlaġuçı” (halkın) başına geçen önder; “boḍun başlaġuçı biliglig yig er” halkı yöneten bilgili, üstün kişi; “ḫan süsin başlaġuçı” hükümdarın ord…
Başlı, başı olan: “başlıġıg yüküntürmiş, tizligig sökürmiş” başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş; “altun başlıg yılan men” altın başlı yılanım; “sü başlıġ bolur”…
Başıboş kalır, azar (?): “ḳara ḳarnı toḍsa tili başsırar” halkın karnı doyunca dili azar (?).
Başsız, başı olmayan: “başsız kögüzlerinte yüzlüg meŋizlig bolup” başsız, yüzleri göğüslerinde olup; “başsız börk bolmas” başsız börk olmaz.
Çabuk, tez: “küwez alp sekirtip çerig sürse bat” kibirli yiğit atını sıçratıp orduyu çabuk sürerse; “ḳılıçı … sınar, uvşanur, neŋ bat ḳılu umaz” kılıcı kırılır, parçala…
Batmak, dalmak: “neçe miŋ tirig öldi tulup batur” kaç bin canlı boğulup battı; “çom’maḳ batmaḳ uu utıḳ” dalmak, batmak, uyku; “tuġmaz batmaz” doğmaz batmaz; “kün tuġmaz…
Hemen, çabucak (?): “elig aldı, ewke kigürdi bata, orun birdi” elini tuttu, hemen eve soktu, yer gösterdi.
Batı, güneşin battığı yer: “toġardın batarḳa yorıp tezginür” doğudan batıya gezip dolaşır; “ḳayusı batardın tapuġçı” kimi batıdan hizmetkâr.
Derin: “baḳa körse yetrü tüpi yoḳ batıġ” bakıp görse dibi olmayan derin (deniz); “batıġ yinçke sözler” derin, ince sözler; “ay bilgi batıġ” ey bilgisi derin olan; “iḍi …
Batırmak; suda boğmak: “baturdımız olarnı derya içre” onları denizde boğduk; “eger tilese-miz baturġaytımız olarnı” dileseydik onları boğardık; “ḳapuġda batursa yarumış…
Zengin, varlıklı: “çıġań bodunug bay ḳıltım” yoksul halkı zengin kıldım; “bay bar ertim, aġılım on” zengin idim, ağılım (hazinem) çoktu; “bay yeme bar, yoḳ çıġay yeme b…
Tanrı: “bayat atı birle sözüg başladım” Tanrı’nın adıyla söze başladım; “ḳamuġ işke tevfik bayattın tile” her işte başarıyı Tanrı’dan dile; “yana ḳorḳar erse bayatḳa öz…
Zenginlik, varlık: “ḳara baylıḳın ḳılmış özke tura” halkın zenginliğini kendine kale yapmış; “bu dünyada baylıḳ tilese özüŋ” bu dünyada zenginlik istersen; “seniŋ baylı…
Zenginleşmek: “ilin itmiş ötrü bayumış ḳara” ülkesini düzene koymuş, sonra halk zenginleşmiş; “tapuġçı bayusa beg atı bolur” hizmetkâr zenginleşirse bey adı alır; “isiz…
Zenginleştirmek: “çıġayıġ bayutġu, toḍurġu açıḳ” yoksulu zenginleştirmeli, açı doyurmalı; “bayutġıl, çıġay ḳılmaġıl neŋsizin” zenginleştir, malsız yoksul bırakma; “isiz…
Bağımlı, tabi; boyun eğmiş: “tört buluŋdaḳı bodunug ḳop almış, ḳop baz ḳılmış” dört yandaki halkları hep almış, hep tabi kılmış; “yat baz” yabancı ve tabi (halk).
Bedel, karşılık, yerine konan: “bedel ḳıldı ebdal neŋin hem malın” abdallar mallarını, varlıklarını (ahirete) karşılık kıldı; “dürüstḳa bėdėl” doğrunun yerine.
Nakkaş, ressam: “tabġaç ḳaġanta bedizçi kelürtüm” Çin kağanından nakkaş getirttim; “tabġaç ḳaġanıŋ içreki bedizçig ıttı” Çin kağanı saray nakkaşını gönderdi; “ya sırçı …
Süs, nakış, resim: “için taşın adınçıg bediz urturtum” içine dışına olağanüstü nakışlar yaptırdım; “bark itgüçi bediz yaratıgma bitig taş itgüçi” türbe yapan, nakış işl…
Süslü, nakışlı: “ediz kirik beḍizlig sarayıŋ ḳalıp” yüksek, süslü, nakışlı sarayın kalıp; “et öznüŋ ewi ol beḍizlig ewiŋ” süslü evin bedeninin evidir.
Büyümek, gelişmek; yücelmek: “bilig birdi, yalŋuḳ beḍüdi bu kün” (Tanrı) bilgi verdi, insan bugün yüceldi; “yüreklig hem öglüg beḍüse üni” yürekli ve akıllı, ünü büyüse…
Büyük, ulu, yüce: “beḍük yılan” büyük yılan; “bay bedük kişiler” zengin, ulu kişiler; “ulug bedük sögüt” büyük ağaç; “ḳırlar ediz bedük” tepeler yüksek, büyük; “biligli…
Büyüklük, yücelik: “uluġluḳ saŋa ol, beḍüklük saŋa” ululuk senindir, büyüklük senindir (Tanrı için); “buzulmasu beglik beḍüklük bile” beylik ve büyüklük bozulmasın; “ba…
Büyütmek, yüceltmek, yükseltmek: “törüttüŋ igiḍtiŋ beḍüttüŋ mini” beni yarattın, besledin, büyüttün; “biligi teŋinçe beḍütse ulın” kulunu bilgisine göre yükseltirse; “v…
Bey, soylu, yönetici: “türük begler bodun, bunı eşidiŋ” Türk beyleri, halkı, bunu işitin; “begli bodunlıġ yoŋaşurtuḳin üçün” beylerle halkı birbirine düşürdüğün için; “…
Bey olmak, beyleşmek: “birig beglenür, kör, taḳı bir begin” (dünya) birini bey yapar, bir başka beyi (düşürür).
Beylik; hükümdarlık, yönetim: “beglik urı oġlıŋ ḳul boltı” beylik (soylu) erkek evladın kul oldu; “bilig bolsa beglik ḳılur” bilgisi olursa beylik eder; “usal beg bütün…
Bey gibi, beye benzer: “aḍırmaz men begsig ya ḳulsıġ kişig” bey gibi ya da kul gibi kişiyi ayırt etmem.
Kocasız: “ḳızıġ tutma ewde uzun begsizin” kızı evde uzun süre kocasız tutma.
Sağlam, sıkı, berk: “bek ḳatıġ köŋüllüg” sağlam, katı gönüllü; “kértgünç köŋülümüz bek qatıġ bolzun” inanç gönlümüz sağlam olsun; “kentü köŋülüŋin bek tutġıl” gönlünü s…
Sağlamlaştırmak, sağlama almak: “ol iḍi öziŋe bekitti işig” o, işi kendine iyice sağlama aldı; “ḳayu işke tegse bekitür aḍaḳ” hangi işe girse ayağını sağlam basar.
Korumak, gözetmek: “bilig birle bekle bu bulmış öḍüg” bu bulduğun vakti bilgiyle koru; “neŋin tutar bekleyü, özi yimes” malını saklayıp tutar, kendisi yemez; “tilin bek…
Kapatılmak, hapsolmak: “kızıl baḳırlag naralar içinte beklenmiş” kızgın bakır kazanlar içine kapatılmış.
Kapattırmak, hapsettirmek: “kaŋı ėlig begig kınlıḳta bekletip” babası hükümdarı zindana kapattırıp; “körü bekletip çıḳsa ḳarşı kapuġ” saray kapısını gözetip kapattırara…
Kapalı, kilitli: “açıldı aŋar barça beklig ḳapuġ” ona bütün kilitli kapılar açıldı; “öḍi kelse açlur bu beklig ḳapuġ” vakti gelince bu kapalı kapı açılır; “munı bilse b…
Sağlamlık, pekiştirici: “bu il tutruḳı hem tüpi bekliki” bu ülkenin dayanağı ve temelinin sağlamlığı.
Sağlamlaşmak, pekişmek: “ilig inçke tegdi, bekip il ulı” hükümdar huzura erdi, ülkenin temeli sağlamlaşıp; “berk bekümiş aytıḳ birle” sağlam, pekişmiş sözle; “bekümiş t…
Sağlamlaştırmak, pekiştirmek; sıkı tutmak: “közin yirke tikti, bekütti tilig” gözünü yere dikti, dilini sıkı tuttu; “bekütür yarı künde beglik ulı” beyliğin temelini gü…
Anlamı kesinleşmeyen söz: “yarınḳı beḳadın bu kün ḳıl liḳa” yarınki … bugün kavuşma kıl (?).
Bela, sıkıntı, felaket: “ajunḳa bela ol, boḍunḳa yutı” dünyaya beladır, halka felakettir; “bela miḫnet ol barça munda yoduġ” burada her şey bela, mihnet ve yıkımdır; “b…
Belagat, güzel ve etkili söz söyleme: “ḫatı uz, belaġat taḳı eḍgürek” yazısı güzel, belagati daha da iyi; “belaġat bile ḫat teŋeşse” belagat ile yazı denk düşerse.
İşaret, belirti, alamet: “ıḳi kırk kut buyanlıg irü belgüke tükellig” otuz iki kutlu belirtiye sahip; “bosuş ḳadġu belgüsi eŋire turur” kaygı ve tasa belirtisi inler du…
Belirtmek, açıklamak; ayırt etmek: “ilig aydı: uḳtum sözüŋ belgülep” hükümdar dedi: sözünü açıkça anladım; “bayat birdi fazlı bile belgülep” Tanrı lütfuyla açıkça verdi…
Belli, açık, belirgin: “barıŋ belgülüg sen kün ay teg yaruḳ” varlığın güneş ve ay gibi açıktır; “yıl ay öḍ bitise küni belgülüg” yıl, ay, vakit yazılsa günü bellidir; “…
Belli, bilinir (çoğunlukla “belgülük bol-”): “biligin beḍür er, bolur belgülük” insan bilgisiyle yücelir, tanınır olur; “uqmaqım belgülük boltı” anlayışım belli oldu; “…
Görünmek, belirmek, ortaya çıkmak: “yıpar kizlese sen yıḍı belgürer” miski saklasan kokusu belli olur; “kayu üdün burkan yėrtinçüde belgürser” ne zaman Buda dünyada bel…
Göstermek, açığa çıkarmak, belirtmek: “kün ay teŋri körkin belgürtüp” güneş ve ay tanrısının görünüşünü gösterip; “çintamani erdini tutar élig belgürttüŋüz” dilek taşın…
Belirsiz, bilinmez; görünmez: “bu tüş teg tiriglik keçer belgüsüz” bu hayat rüya gibi belirsizce geçer; “ḳança barır belgüsüz” nereye gittiği belirsiz; “belgüsüz agzın …