Abdallar, dünyadan el etek çekmiş ermişler, dervişler: “bedel ḳıldı ebdal neŋin hem malın / baḳıp ḳoḍtı zahid bu dünya ulın” abdallar mallarını, varlıklarını (ahiretle)…
Kutadgu Bilig sözlüğü
3.959 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
133 madde · “e” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
Ecel, ölümün takdir edilmiş vakti; ölüm: “ecel tuttı iltür ne asġı sözüm” ecel yakaladı, götürüyor, sözümün ne yararı var; “ḳalı birmez erse yetilse ecel / bitilmiş bol…
Eceli gelmeden, vakitsiz (ölüm): “yaġıḳa yalıŋ teg eren teg uruş / ecelsiz ölüm bolmaz özke bolup” düşmana alev gibi, yiğit gibi saldır; ecel gelmeden kişiye ölüm olmaz.
Mal, eşya, varlık; hep “ed tavar” ikilemesiyle: “ed tavar kentü artayur buzulur” mal mülk kendiliğinden bozulur, yok olur; “ed tavar tileser bultuŋ” mal istersen buldun…
Edep, terbiye, görgü: “edeb birle ay toldı oldurdı kör” Aytoldı edeple oturdu; “oġul ḳızḳa ögret bilig hem edeb” oğluna kızına bilgi ve edep öğret; “biliglig sözi pėnd …
İyilikli, hayırlı, erdemli; yararlı: “kim muntag edgülüg maytrı bodisavatag körgeli küsemeser” kim böyle iyilik dolu Maitreya bodisatvayı görmek istemezse; “emgekligler…
İyileşmek, düzelmek, işi yolunda gitmek: “isizlik eḍikmez neçe eḍlese” kötülük ne kadar düzeltilse de iyileşmez; “oġramış iş bütmez edikmez” girişilen iş olmaz, düzelme…
Yükseklik, yüce yer: “edizlik tiledi süzük can turuġ / uçup bardı can ḳaldı ḳalbüd ḳuruġ” arı can yücelik diledi; can uçup gitti, beden boş kaldı.
Ardına düşmek, izlemek, kovalamak: “bu dünya yaŋı bu eḍerse ḳaçar” bu dünyanın huyu budur: ardına düşersen kaçar; “neçe öz eḍerse ol ança ḳaçar” ne kadar kovalarsan o k…
Eyerlemek: “eḍerledi terkin atını tutup / ḳadaşı tapa bardı ewdin turup” atını tutup hemen eyerledi, evinden kalkıp kardeşine doğru gitti.
Eyersiz: “kewelde tüşüp edersiz yıġaç mingü muŋluġ bolup” soylu attan inip eyersiz tahta (tabuta) binmek zorunda kalıp (ölüm tasviri).
İyi, güzel, hayırlı; nitelikçe üstün: “edgü bilge kişig edgü alp kişig yorıtmaz ermiş” iyi bilge kişiyi, iyi yiğit kişiyi (iş başına) getirmezmiş; “eḍgü sawıġ tilengil”…
İyi geçinmek, dostça davranmak: “ḳatılġıl bularnıŋ bile eḍgüleş” bunlarla kaynaş, iyi geçin; “ḳaḍaşḳa ḳatılma ulam eḍgüleş” kardeşle karış, sürekli iyi geçin.
İyilik, hayır, lütuf; “eḍgülük ḳıl-” iyilik etmek: “ḳamuġ eḍgülük ḳıl ḳılınçın sözün” işinle sözünle her türlü iyiliği yap; “yorı eḍgülük ḳıl ekin eḍgülük / saŋa eḍgü b…
Daha iyi, yeğ: “bu kün anda turmaḳ saŋa eḍgürek / yana munda turmaḳ maŋa eḍgürek” bugün orada kalmak senin için daha iyi, burada kalmak ise benim için daha iyi; “idi eḍ…
Yüksek, yüce: “ay sırḳa yaḳın ay köŋülke eḍiz” ey sırra yakın, gönülden yüce olan; “édiz taġ édiz sögüt teriŋ yar” yüksek dağ, yüksek ağaç, derin uçurum; “azu ėdiz taġt…
Gözetmek, özen göstermek, önem vermek; iyi bakmak: “baġırsaḳ ol ol kör kişig eḍlese” şefkatli, insanları gözeten kişidir; “küle baḳsa begler kimi eḍlese” beyler kime gü…
Efrasiyab, Türk hükümdarı Alp Er Tonga’nın İranlılarca bilinen adı: “tejikler ayur anı efrasiyab / bu efrasiyab tuttı iller talap” Tacikler ona Efrasiyab der; bu Efrasi…
Eğmek, bükmek; çoğu kez “boyun eg-”, “baş eg-” boyun eğmek, itaat etmek: “yaġıları eştip boyun egdiler” düşmanları işitip boyun eğdiler; “maŋa kim boyun egse arzu bulur…
(Farsça) eğer, şayet; koşul bağlacı (Kur’an çevirisinde sık): “eger tegse sizke bir eḍgülük yawuz kelür olarḳa” size bir iyilik dokunsa onlara kötü gelir; “icabet ḳılsu…
Eğilmek, bükülmek: “ḳaġıl teg köni boḍ egildi ḳoḍı” ok gibi dik boy aşağı eğildi; “egilmiş ḫurma butaḳı teg eski” eğilmiş eski hurma dalı gibi; “egilmez köŋülni aḳı er …
Omuz, sırt: “egin bütgü ton hem ḳarın toḍġu aş” sırtı örten giysi ve karnı doyuran aş; “egin bütti boġzum yime boldı toḳ” sırtım örtüldü, boğazım da doydu; “egin keḍse …
Anlamı kesinleşmeyen söz (KB): “et öz eglü birmez hava bulnadı” beden … vermez, heva bağlandı.
Eğri, çarpık: “üç adaḳlıġ köni tüz turur / ḳalı bolsa tört kör bir egri bolur” üç ayaklı düz durur, dört olursa biri eğri olur; “körmez sen anıŋ içinde egri ap yime ḳol…
Eğrilik; doğruluktan sapma, hile: “biri egrilik ol sikirtse özin” biri de kendini eğrilikle koşturmasıdır; “köni bardı keldi neçe egrilik” doğruluk gitti, nice eğrilik …
Ehil, halk; “ehl-i beyt” Peygamber’in ev halkı: “bular ehl-i beyt ol ḫabibḳa ḳadaş” bunlar Sevgili’nin (Peygamber’in) yakını, ehl-i beyttir.
(Tohum) ekmek: “negü ekse yirke yana ol önür” insan yere ne ekerse o biter; “uruġ eḍgü ekse öner eḍgülük” iyi tohum ekerse iyilik biter; “uruġ isiz ekse isiz ök önür” k…
Kan almakta kullanılan kesici alet, neşter (?): “ḳayu aydı ḳan tutmış emdi munı / aça birgü ekçek aḳıtġu ḳanı” kimi dedi: bunu kan tutmuş, neşterle açıp kanını akıtmalı.
Abla, büyük kız kardeş: “ögüm ḳatun ulayu öglerim ekelerim ḳunçuylarım” annem hatun başta olmak üzere analarım, ablalarım, prensesler; “inanç ekemiz yıpar” ablamız İnan…
İki, ikisi; hep “ekin ara” ikisi arasında (Orhon yazıtlarında): “kök teŋri asra yaġız yėr ḳılıntuḳda ekin ara kişi oglı ḳılınmış” üstte mavi gök, altta yağız yer yaratı…
Anlamı kesinleşmeyen söz (KB, kafiyede “teŋiz” ile): “özi ḳoḍḳı alçaḳ ne köŋli ekiz” kendisi aşağı, alçakgönüllü, ne de gönlü … (yüksek ?).
Eksilmek, azalmak, noksan olmak: “ḳamuġḳa yaruḳluḳ birür eksümez” (güneş) herkese ışık verir, eksilmez; “tadu artadı kör küçi eksüdi” unsurlar bozuldu, gücü azaldı; “sa…
Eksik, noksan: “bir kılıçın tümenke bir eksük kişi … ölürdi” bir kılıçla on binden bir eksik insanı öldürdü; “yüz ygrmi yılta eksük yaşasalar” yüz yirmi yıldan az yaşar…
Eksiksiz, tam olarak: “sen aymış sözüŋ barça eksüksüzün / iligke tegürdüm” söylediğin sözün hepsini eksiksiz hükümdara ulaştırdım.
El: “muŋaḍmış yirimde elig tut maŋa” sıkıştığım yerde elimi tut; “ḳalı bolsa elgiŋ boḍunḳa uzun” elin halka uzun (cömert, güçlü) ise; “ḳamuġ eḍgülükke tegürgil elig” he…
El sıkışmak, tokalaşmak: “eligleşti ilig bu zaḫid bile” hükümdar bu zahitle tokalaştı; “esenleşti ilig bile ol köre / eligleşti” hükümdarla selamlaştı, tokalaştı.
Karaca, geyik: “sagır içrė ėlik kėyik kirmiş” … içine karaca girmiş; “elik külmiz oynar çiçekler üze” karaca, … çiçekler üstünde oynar; “ḳaza birle ilnür tuzaḳḳa elik” …
İlaç, deva, tedavi; çoğu kez “ot em”: “bu igke emi yoḳ tileme otı” bu hastalığın ilacı yok, ilacını arama; “ayu birdim emdi igim hem emim” derdimi de ilacımı da söyledi…
Emanet, güvenle bırakılan şey; güvenilirlik: “emanet yüḍürdi boyunḳa uluġ” boynuna büyük emanet yükletti; “emanet bile bolsa köŋli süzük” emanetle birlikte gönlü arı ol…
Hekim, ilaç veren: “ḳamuġ ig toḳaḳa bu emçi erür” bütün hastalık ve dertlere bu hekimdir; “emçi körse otun emler ök igin” hekim görse ilaçla hastalığını tedavi eder; “b…
Şimdi, artık; (söze başlarken) işte, öyleyse: “anı ög sen emdi sewinçin tile” sen şimdi onu öv, sevinçle dile; “muŋar meŋzetü keldi emdi bu söz” şimdi buna benzer söz g…
Acı çekmek, sıkıntı çekmek; zahmet çekmek, emek vermek: “tilin emgemiş er negü tir eşit” dili yüzünden acı çekmiş adam ne der dinle; “beg emgep il itse boḍun şük bayur”…
Acı, ıstırap, sıkıntı: “sini ḳoldı tün kün bu emgek bile” gece gündüz bu sıkıntıyla seni diledi; “yıl ay tutġunı boldum emgek bile” yıllarca sıkıntıyla tutsak oldum; “b…
Acı çektirmek, eziyet etmek, sıkıntı vermek: “mini emgetür til iḍi ök telim” dil sahibi beni çok eziyet ettirir; “emgettiler kelmezde aşnu bizke” sen gelmeden önce de b…
Güvenilir, emin (kişi): “eminig ḫıyanet bile ḳatmaġıl” güvenilir kişiyi hainle karıştırma.
Eğilmek, yana yatmak, bir yana meyletmek: “ḳamuġ üç aḍaḳlıġ emitmez bolur” üç ayaklı her şey yana yatmaz; “ḳayu tüz emitse turumaz tüşer” düz olan eğilirse duramaz, düş…
Tedavi etmek, iyileştirmek: “igig emlemese kişi terk ölür” hastalığı tedavi etmezse insan çabuk ölür; “ig agrıglıg kişig … içgü ot öntürüp emleser” hasta kişiye içecek …
Tedavi ettirmek: “balıḳmış bar erse sen emlet körü” yaralanmış olan varsa ona bakıp tedavi ettir; “tapuġ birle yazuḳ igin emletür” hizmetle günah hastalığını tedavi ett…
Buyruk, emir; yetki: “yandursalar anı yalavaçḳa ya emr iḍisiŋe” onu peygambere ya da yetki sahiplerine götürselerdi; “emr-ü ma‘ruf” iyiliği emretme: “ḳanı emr-ü ma‘ruf …
(Farsça) organ, beden üyesi; hep “yiti endam” yedi organ: “et öz yiti endamḳa baḳsa kör er” insan bedeninin yedi organına bakınca; “köŋül beg turur yiti endam üze” gönü…
Anlamı kesinleşmeyen fiil biçimi (KB): “örüŋ süt bile kirse eḍgü ḳılıḳ / ölüm tutmaġınça enürmez yorıḳ” iyi huy ak sütle girerse, ölüm yakalamadıkça gidiş (davranış) … …
Şaşırıp kalmak, afallamak; utanıp mahcup olmak: “eŋip ḳaldı ögdülmiş elgin owa” Ögdülmiş ellerini ovuşturarak şaşakaldı; “baḳa barsa yetrü ajun ḫalini / eŋip ḳalġu taŋl…
Yanak, yüz; yüzün rengi (KB’de hep “ḳızıl eŋ”, “ḳızġu eŋ”): “örüŋ bolsa ḳırtış ḳızıl ḳızġu eŋ” teni beyaz, yanağı kıpkızıl olsa; “bayutġay sini ol ḳızıl bolġa eŋ” seni …
Anlamı kesinleşmeyen terim; hep “üç eŋim sansar” (üç katlı ya da üç âlemli sansara ?): “tutyaġ yme munta üç engim sansardaḳı nızvanılar oġrınta tört türlüg adrılurlar” …
Yanaklı, (kızıl) yüzlü: “neçe ḳızġu eŋlig yüzi suwluġ er” nice kızıl yanaklı, taze yüzlü adam.
Er, erkek; adam, kişi: “bilig bilse ötrü yırar erde ig” (insan) bilgi bilirse hastalık ondan uzaklaşır; “ögü bilmez erke ögüt ögretür” akıl bilmeyene öğüt öğretir; “ḳuş…
Olmak, var olmak; bulunmak: “ne ersedin ermez seniŋ birlikiŋ” senin birliğin hiçbir şeyden değildir; “öz yaş kentü ürlüksüz meŋüsüz erür” ömür kendiliğinden kalıcı deği…
Erdem, fazilet; hüner, yetenek, kişisel değer: “aŋar birdi erdem bilig ög uḳuġ” ona erdem, bilgi, akıl, anlayış verdi; “bu erdem bile er tilek arzu yir” insan bu erdeml…
Erdemli, hünerli, yetenekli; güçlü: “ḳamuġḳa tusulur kör erdemlig er” erdemli yiğit herkese yarar; “sarandın ḳaçar barça erdemlig er” erdemli kişi cimriden kaçar; “alp …
Yoldaş, arkadaş; hep “adaş ḳoldaş erdeş” ikilemesiyle: “adaş ḳoldaş erdeş tutundı ḳalın” çok sayıda dost, yoldaş, arkadaş edindi; “adaş ḳoldaş erdeş tutun umdusuz” çıka…
Mücevher, değerli taş: “altun kümüş erdni monçuḳ satıġsız erdniler tilegeli” altın, gümüş, mücevher, inci, paha biçilmez değerli taşlar aramak için; “arıġ süzük yruġ ya…
Anlamı kesinleşmeyen söz (KB’de yön ya da geri dönüş bildirir görünür): “nelük ere keldi yana bu özüŋ” niçin yine … geldin; “kereksiz sözüg sen yana ere sal” gereksiz s…
Rahat, huzur, dinlenme; zevk, eğlence (KB’de hep emgek ‘sıkıntı’ karşıtı): “maŋa tegse emgek erej me tegir / erej birle emgek yanaşu yorır” bana sıkıntı gelse rahat da …
Rahat etmek, huzur bulmak, keyif sürmek: “neçe me erejlense isiz bu kün / ökünç birle emger yarınḳı künün” kötü kişi bugün ne kadar keyif sürse, yarın pişmanlıkla acı ç…
Rahat, huzurlu, keyifli: “erejlig tilese kişi öz künin” insan günlerini rahat isterse; “sewinme keḍ artuḳ erejlig kişi / bolur aḫır emgek erejke tuşı” ey rahat kişi, ço…
Erler, adamlar; yiğitler, kahramanlar (er’in topluluk biçimi): “ajunda ne yaŋlıġ eren toġdı kör” dünyada ne türlü yiğitler doğdu, bak; “ulşıp eren börleyü” erler kurt g…
Bir yıldız ya da burç adı (KB’de burçlar sayılırken, İkizler burcu olmalı): “ḳozı yazḳı yulduz basa uḍ kelir / erentir ḳuçıḳ birle sançu yorır” Kuzu bahar yıldızıdır, a…
Anlamı kesinleşmeyen söz (KB): “hava ölsa könlür et öz ergisi” heva ölürse bedenin … doğrulur.
Erguvan (çiçeği), erguvan rengi: “temam erġuvan teg ḳızıl meŋzim erdi” yüzüm tıpkı erguvan gibi kırmızıydı.
Öğüt; hep “öt erig”: “üküş eḍgü yarlıġ tümen öt erig” pek çok iyi buyruk, binlerce öğüt; “teginmek öt erig tıltaġınta” öğütle eğitme sebebiyle.
Herhalde, muhakkak, belki (tahmin ve kesinlik bildirir): “bilge ermiş erinç alp ermiş erinç” (kağanlar) bilgeymiş herhalde, yiğitmiş herhalde; “teŋri ança tėmiş erinç” …
Güç, erk, yetki, iradi egemenlik; çoğu kez “erk türk”: “bar erse yazuḳum ḳına erk saŋa” suçum varsa cezalandırmak sana kalmış; “dyan saḳınçlar üze erk tarta umaz” medit…
Erkeç, erkek keçi: “irk erkeç teke oglaḳ” iğdiş, erkeç, teke, oğlak; “bular ol sürüg ḳoyḳa erkeç sanı” bunlar koyun sürüsü için erkeç gibidir (öncüdür).
Erkek: “kim kim ḳılsa eḍgülüklerdin erkekdin ya tişidin” erkek olsun kadın olsun iyi iş yapan; “ayıtmaḳlıḳ erkek turur … cevabı tişi ol” soru erkektir, cevabı dişidir; …
Soru ve şüphe edatı: acaba, ki: “negü ḳıldım erki elig men saŋa” sana ne yaptım ki; “ḳayu ta‘at erki uḳumaz munı” hangi ibadet acaba, bunu anlayamaz; “ne ayıg kılınç kü…
Güçlü, kudretli, egemen; (Tanrı için) Kadir: “ay erklig uġan meŋü muŋsuz bayat” ey güçlü, kadir, ebedî, muhtaç olmayan Tanrı; “nėme körklüg erklig ol” ne güzel koruyucu…
Egemenlik, hükümranlık; güç, erk: “ḳamuġ ol kim aŋar turur kökler hem yerler erkliki” göklerin ve yerin egemenliği onundur; “baḳmazlar mu kökler yerler erkliki içinde” …
Güçsüz, iradesiz, elinde olmayan; çaresiz: “özelü barır men öz erksiz bolup” elimde olmadan çaresiz gidiyorum; “bu ḳul kendü erksiz tapuġçı bolur” bu kul kendi iradesi …
Güçsüzlük, çaresizlik: “körü barsa yalŋuḳ bu erksizlikin / nelük munça yawlaḳ kötürdi egin” insan bu çaresizliğine bakınca niçin bu kadar kötü omuz kabarttı.
Erlik, erkeklik; yiğitlik: “bu ol erlik anın eren yük yüḍüp” erlik budur: yiğitler bununla yük yüklenip; “tişi şuhbeti me bu erlik otın öçürmek üçün” kadınla birlikteli…
Parmak: “ısrurlar siziŋ üze ernekleri uçını öwkedin” size öfkeden parmaklarının uçlarını ısırırlar; “uruŋ olardın tegme ernek uçlarını” onların bütün parmak uçlarına vu…
Yiğit, cesur, mert; çoğu kez “kür ersig” ve hitapta “ay ersig”: “kür ersig yüreklig meŋesi tolu” cesur, yiğit, yürekli, alnı açık; “ḳılıç alsa ersig eren işlese” yiğit …
Yiğitlik, cesaret, mertlik: “yaġıḳa ḳatıġ bolsa ersigliki” yiğitliği düşmana karşı sert olsa; “yaġı bolmaġınça er ersigliki / ḳaçan belgürer” düşman olmadıkça erin yiği…
Geçmek, öteye geçmek; aşmak: “ögüz ertgeli oġratıŋ” ırmağı geçmeye niyetlendin; “anı ertdimiz yėnçü ügüzüg keçe” onu geçtik, İnci ırmağını aşarak; “yıraḳ barmış … ada e…
Sabah, sabah erkenden; erken: “erte hem kėçe” sabah akşam; “ḳoptı erte kend içinde ḳorḳuġlı” şehirde sabahleyin korkarak kalktı; “kiçe yatsa kiç yat yana erte tur” gece…
Geçirmek; (zamanı) geçirmek, harcamak; (töreni) yerine getirmek: “yėti yėti kün dyanlag meŋi teginü ertürü yarlıḳadı” yedişer gün meditasyon mutluluğunu tadarak geçirdi…
Anlamı kesinleşmeyen fiil biçimi (KB): “yararmu saŋa emdi yandru turup / özüŋ yüz erürse yaġı teg bolup” şimdi geri dönüp düşman gibi yüz … (çevirirsen) sana yakışır mı…
(Rüzgâr) esmek: “ḳalıḳ tanı esti ḳurıttı ḫatıġ” gökten sabah yeli esti, mürekkebi kuruttu; “ol esgen esin haḳḳı” esen, savuran rüzgârlar hakkı için.
Esen, sağ, sağlıklı; güvende: “sewerin esen tut yaġısın kötür” seveni esen tut, düşmanını kaldır (yok et); “esenin tirilgil üküş yıl yaşa” sağlıkla yaşa, çok yıl yaşa; …
Esenleşmek, selamlaşmak, hal hatır sormak; vedalaşmak: “ḳuçuştı esenleşti yüz köz öpüp” kucaklaşıp selamlaştı, yüzünü gözünü öpüp; “esenleşti ilig bile ol köre” hükümda…
Esenlik, sağlık, esenlik içinde olma: “esenlik tilese seniŋ bu özüŋ” kendin esenlik istersen; “esenlik öḍinde sen eḍgü titür” esenlik zamanında iyilik yap; “selamin ese…
Esinti, rüzgâr: “kiçigkiye ot üçüni yėlig esinig basutçı iş bulup ükliyür” küçücük ateş kıvılcımı yeli, esintiyi yardımcı bulup çoğalır; “ol esgen esin haḳḳı” esen rüzg…
(Arapça) esir, tutsak; hep “ḳul esir”: “isinse bu yalŋuḳ bolur ḳul esir” insan (şaraba) ısınırsa köle, esir olur; “köŋül beg turur bu et öz ḳul esir” gönül beydir, bede…
Esirgemek, kıskanmak, vermeye kıyamamak: “saŋa birdi dünya esirkemedi” (Tanrı) sana dünyayı verdi, esirgemedi; “öziŋe esirker saran öz neŋin” cimri malını kendine bile …
Eski: “yandı ol egilmiş ḫurma butaḳı teg eski” (ay) eğilmiş eski hurma dalı gibi döndü; “eski atıŋ tegşilip yaŋı boltuŋ” eski adın değişip yeni oldun.
Alaca, benekli: “yorırıġ yorıtmaz kör esriŋ itiŋ” alaca köpeğin yürüyeni yürütmez; “esriŋü uġuşluġ ḳuş keyik” alaca türden kuş ve hayvan.
Sarhoş, esrik; kendinden geçmiş: “ya esrük tütüş ḳılġa aḫsumlaġay” ya sarhoş kavga eder, sızlanır; “tegirmi tam içinte esrük boltıŋ” yuvarlak duvar içinde sarhoş oldun;…
Sarhoş olmak, esrimek: “esürse kişi tilwe munduz bolur” insan sarhoş olursa deli, aptal olur; “neçe eḍgü işler esürse ḳalur” sarhoş olunca nice iyi işler kalır; “ḳalı i…
Sarhoş etmek, esritmek: “kimi erse devlet esürtse kelip” kimi devlet gelip esritirse; “bu devlet esürtse aḍın aḍlumaz” bu devlet esritirse ayılmaz; “esürtmesü devlet si…
İşitmek, duymak: “ol sabıġ ėşidip tün udısıḳım kelmedi” o sözü işitince gece uykum gelmedi; “anı eşidip virutaḳ ėlig beg … yarlıg yarlıḳadı” bunu işitince kral Virūḍhak…