Ardına düşmek, izlemek, kovalamak: “bu dünya yaŋı bu eḍerse ḳaçar” bu dünyanın huyu budur: ardına düşersen kaçar; “neçe öz eḍerse ol ança ḳaçar” ne kadar kovalarsan o k…
DLT’deki Türkçe parçalar sözlüğü
1.292 madde başı; sıklıklar ve bağlamlar yalnız bu eserden.
59 madde · “e” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
Anlamı kesinleşmeyen fiil (DLT’de olumsuz ulaçla): “eḍgermeḍip oḳ atar” … etmeden ok atar; “kiçig bulup yaġını yirgü emes / eḍgermeḍip ḳoḍsa anı ilni ḳunar” düşmanı küç…
İyi, güzel, hayırlı; nitelikçe üstün: “edgü bilge kişig edgü alp kişig yorıtmaz ermiş” iyi bilge kişiyi, iyi yiğit kişiyi (iş başına) getirmezmiş; “eḍgü sawıġ tilengil”…
İyilik, hayır, lütuf; “eḍgülük ḳıl-” iyilik etmek: “ḳamuġ eḍgülük ḳıl ḳılınçın sözün” işinle sözünle her türlü iyiliği yap; “yorı eḍgülük ḳıl ekin eḍgülük / saŋa eḍgü b…
Yüksek, yüce: “ay sırḳa yaḳın ay köŋülke eḍiz” ey sırra yakın, gönülden yüce olan; “édiz taġ édiz sögüt teriŋ yar” yüksek dağ, yüksek ağaç, derin uçurum; “azu ėdiz taġt…
Gözetmek, özen göstermek, önem vermek; iyi bakmak: “baġırsaḳ ol ol kör kişig eḍlese” şefkatli, insanları gözeten kişidir; “küle baḳsa begler kimi eḍlese” beyler kime gü…
Gözetilmek, bakılıp beslenmek: “yılḳı yazın eḍlenür / otlap anın etlenür” hayvanlar yazın bakılır, otlayıp semirir.
Eğmek, bükmek; çoğu kez “boyun eg-”, “baş eg-” boyun eğmek, itaat etmek: “yaġıları eştip boyun egdiler” düşmanları işitip boyun eğdiler; “maŋa kim boyun egse arzu bulur…
Çevirmek, etrafını sarmak: “tegre awıp egrelim / attın tüşüp yügrelim” çevresinde toplanıp kuşatalım, attan inip koşalım.
El: “muŋaḍmış yirimde elig tut maŋa” sıkıştığım yerde elimi tut; “ḳalı bolsa elgiŋ boḍunḳa uzun” elin halka uzun (cömert, güçlü) ise; “ḳamuġ eḍgülükke tegürgil elig” he…
Ele geçirmek, tutsak etmek (?): “tanġut süsin üşikledi / kişi işin elikledi” Tangut ordusunu … etti, kadınlarını ele geçirdi.
Anlamı kesinleşmeyen söz (DLT, sevgiliden ayrılık dörtlüğü): “közüm yaşın yamladı / baġrım başın emledi / elkin bolup ol keçer” gözümün yaşını sildi, bağrımın yarasını …
İlaç, deva, tedavi; çoğu kez “ot em”: “bu igke emi yoḳ tileme otı” bu hastalığın ilacı yok, ilacını arama; “ayu birdim emdi igim hem emim” derdimi de ilacımı da söyledi…
Şimdi, artık; (söze başlarken) işte, öyleyse: “anı ög sen emdi sewinçin tile” sen şimdi onu öv, sevinçle dile; “muŋar meŋzetü keldi emdi bu söz” şimdi buna benzer söz g…
Değil (DLT): “aydım asıġ ḳılġu emes” dedim: fayda vermez; “kiçig bulup yaġını yirgü emes” düşmanı küçük görüp kötülememeli.
Acı çekmek, sıkıntı çekmek; zahmet çekmek, emek vermek: “tilin emgemiş er negü tir eşit” dili yüzünden acı çekmiş adam ne der dinle; “beg emgep il itse boḍun şük bayur”…
Acı, ıstırap, sıkıntı: “sini ḳoldı tün kün bu emgek bile” gece gündüz bu sıkıntıyla seni diledi; “yıl ay tutġunı boldum emgek bile” yıllarca sıkıntıyla tutsak oldum; “b…
Acısız, sıkıntısız; zahmetsiz: “kop kamag tınlıglarıg emgeksiz meŋilig kılayın” bütün canlıları acısız, mutlu kılayım; “naru tevrilmekin emgeksiz uçuz uḳar” öteye dönme…
Eğilmek, yana yatmak, bir yana meyletmek: “ḳamuġ üç aḍaḳlıġ emitmez bolur” üç ayaklı her şey yana yatmaz; “ḳayu tüz emitse turumaz tüşer” düz olan eğilirse duramaz, düş…
Tedavi etmek, iyileştirmek: “igig emlemese kişi terk ölür” hastalığı tedavi etmezse insan çabuk ölür; “ig agrıglıg kişig … içgü ot öntürüp emleser” hasta kişiye içecek …
Anlamı kesinleşmeyen fiil (DLT, kış dörtlüğü): “ḳarlap ajun yapsadı / et yin üşüp emrişür” dünya karla örtüldü, beden üşüyüp … (titrer, uyuşur ?).
Şaşırıp kalmak, afallamak; utanıp mahcup olmak: “eŋip ḳaldı ögdülmiş elgin owa” Ögdülmiş ellerini ovuşturarak şaşakaldı; “baḳa barsa yetrü ajun ḫalini / eŋip ḳalġu taŋl…
Eğmek; saygıyla eğilmek: “eŋite et-özin külçire yüzin teŋri tapa körü” bedenini eğerek, yüzü gülerek tanrıya bakıp; “ayaların kavşurup eŋite et-özin brhmavati katunḳa y…
Uğuldamak, gürüldeyerek akmak (?) (DLT, bahar ve sel dörtlüklerinde): “aḳın aḳar eŋreşür” sel akar, uğuldar; “saçlıp suwı eŋreşür” suyu saçılıp gürlüyor.
Er, erkek; adam, kişi: “bilig bilse ötrü yırar erde ig” (insan) bilgi bilirse hastalık ondan uzaklaşır; “ögü bilmez erke ögüt ögretür” akıl bilmeyene öğüt öğretir; “ḳuş…
Olmak, var olmak; bulunmak: “ne ersedin ermez seniŋ birlikiŋ” senin birliğin hiçbir şeyden değildir; “öz yaş kentü ürlüksüz meŋüsüz erür” ömür kendiliğinden kalıcı deği…
Erdem, fazilet; hüner, yetenek, kişisel değer: “aŋar birdi erdem bilig ög uḳuġ” ona erdem, bilgi, akıl, anlayış verdi; “bu erdem bile er tilek arzu yir” insan bu erdeml…
Erdemsiz, hünersiz: “erdem tile ögrenipen bolma küwez / erdemsizin ögünse eŋmegüde eŋer” erdem iste, öğren, kibirlenme; erdemsiz övünürse utanılmayacak yerde utanır.
Erler, adamlar; yiğitler, kahramanlar (er’in topluluk biçimi): “ajunda ne yaŋlıġ eren toġdı kör” dünyada ne türlü yiğitler doğdu, bak; “ulşıp eren börleyü” erler kurt g…
Adamsız, askersiz: “tawarsızın ḳalıp beg erensizin emgeyür” bey malsız kalıp adamsız sıkıntı çeker.
Anlamı kesinleşmeyen söz (DLT, bahar dörtlüğü): “yay yarupan ergüzi / aḳtı aḳın munduzı” yaz aydınlanıp …; selin … aktı.
Öğüt; hep “öt erig”: “üküş eḍgü yarlıġ tümen öt erig” pek çok iyi buyruk, binlerce öğüt; “teginmek öt erig tıltaġınta” öğütle eğitme sebebiyle.
Anlamı kesinleşmeyen söz (DLT, sevgili dörtlüğü): “ıḳılaçım erik boldı / erik bolġu yarar kördi” sevgilim … oldu, … olmayı uygun gördü (bıkkın, küskün ?).
Kederlenmek, yüreği sıkılmak (?): “öḍlek öçin aldı-mu / erildi yürek yırtılur” zaman öcünü mü aldı; yürek daraldı, yırtılıyor.
Herhalde, muhakkak, belki (tahmin ve kesinlik bildirir): “bilge ermiş erinç alp ermiş erinç” (kağanlar) bilgeymiş herhalde, yiğitmiş herhalde; “teŋri ança tėmiş erinç” …
Erkek: “kim kim ḳılsa eḍgülüklerdin erkekdin ya tişidin” erkek olsun kadın olsun iyi iş yapan; “ayıtmaḳlıḳ erkek turur … cevabı tişi ol” soru erkektir, cevabı dişidir; …
Parmak: “ısrurlar siziŋ üze ernekleri uçını öwkedin” size öfkeden parmaklarının uçlarını ısırırlar; “uruŋ olardın tegme ernek uçlarını” onların bütün parmak uçlarına vu…
Geçmek, öteye geçmek; aşmak: “ögüz ertgeli oġratıŋ” ırmağı geçmeye niyetlendin; “anı ertdimiz yėnçü ügüzüg keçe” onu geçtik, İnci ırmağını aşarak; “yıraḳ barmış … ada e…
Anlamı kesinleşmeyen fiil (DLT): “erdin ajun sewritür / ḳaçsa taḳı ertilür” dünyayı erden eksiltir; kaçsa da … (yetişilir ?).
İrtiş ırmağı: “ertiş ügüzüg keçigsizin keçdimiz” İrtiş ırmağını geçitsiz geçtik; “altun yışıg aşa ertiş ügüzüg keçe yorıdım” Altay ormanlığını aşıp İrtiş ırmağını geçer…
Geçirmek; (zamanı) geçirmek, harcamak; (töreni) yerine getirmek: “yėti yėti kün dyanlag meŋi teginü ertürü yarlıḳadı” yedişer gün meditasyon mutluluğunu tadarak geçirdi…
(Hep birlikte) erimek: “ḳar buz ḳamuġ erüşdi / taġlar suwı aḳışdı” kar buz hep eridi, dağların suları aktı.
Esinti, rüzgâr: “kiçigkiye ot üçüni yėlig esinig basutçı iş bulup ükliyür” küçücük ateş kıvılcımı yeli, esintiyi yardımcı bulup çoğalır; “ol esgen esin haḳḳı” esen rüzg…
(Rüzgâr) hafif hafif esmek: “keldi esin esneyü” esinti esip geldi; “涼風 esnemekin esneyü” serin yel esintiyle eserek.
Anlamı kesinleşmeyen söz (DLT): “sızġurġalır üdigler essiz yüzi burḳurar” … hasretler, yazık, yüzü buruşur (acınma ünlemi ‘esiz’ ile ilgili olabilir).
İşitmek, duymak: “ol sabıġ ėşidip tün udısıḳım kelmedi” o sözü işitince gece uykum gelmedi; “anı eşidip virutaḳ ėlig beg … yarlıg yarlıḳadı” bunu işitince kral Virūḍhak…
Et: “kişi ḳılḳı kirtüç etiŋni yigey” insanların huyu gerçekten etini yiyecek (seni çekiştirecek); “teŋizni yėse sizler andın yaş et” denizden taze et yiyesiniz diye; “e…
İtil (Volga) ırmağı: “etil suwı aḳa turur / ḳaya tüpi ḳaḳa turur” İtil suyu akıp durur, kaya dibini döver; “etilge-met törkünim” akrabalarım İtil’e doğru (yaşar).
Etlenmek, semirmek: “otlap anın etlenür” otlayıp bununla semirir.
Ev, konut; yurt: “atın mindi keldi eviŋe turup” atına bindi, kalkıp evine geldi; “ewindin turup çıḳtı” evinden kalkıp çıktı; “tört yıŋaḳtın … ėwleriŋizdin” evlerinizden…
Anlamı kesinleşmeyen fiil (DLT, bahar dörtlüğü): “ay ḳopup ewlenüp / aḳ bulıt örlenüp” ay doğup (ağıl, hale ?) edinip, ak bulut yükselip.
Birlikte dönmek, birbirine dolanmak (?) (DLT): “oḍġuç bile ewrişür” ocak demiriyle birlikte döner.
Çekinmek, utanmak; saygıyla korkmak: “adınsıġ körür men bu kün ḳılḳ itig / aŋar eymenür men” bugün değişik bir tavır görüyorum, ondan çekiniyorum; “bu yalŋuzluḳuŋḳa özü…
İl, devlet, ülke; siyasi birlik ve halkı: “eçim ḳaġan ėli ḳamşaġ boltuḳınta” amcam kağanın ili sarsıldığında; “teŋride bolmış ėl ėtmiş bilge ḳaġan” gökte doğmuş, ili dü…
Götürmek, iletmek; alıp gitmek: “ḳızın ḳoyınta kötürü alıp … sögüt altın ėltü bardı” kızını koynunda kaldırıp … ağacın altına götürdü; “kötürü ėltip ulug tamularda kemi…
İnmek: “tujit teŋri yėrintin kodı ėnip ajun tutup” Tuṣita tanrı yurdundan aşağı inip doğum alarak; “idiz kırşıdın ėnip yavaş mingülerke minip” yüksek köşkten inip uysal…
Leş, kokmuş hayvan cesedi (DLT): “üs es körüp yügsek ḳalıḳ ḳodı çoḳar” akbaba leşi görünce yüksek gökten aşağı dalar; “tawar körüp üsleyü eske çoḳar” malı görünce akbab…
Kötülük, fenalık: “anlar kim ḳıldılar ėsizlikler yana yandılar” kötülük edip sonra tövbe edenler; “kim al ḳıldılar ėsizlikler birle” kötülüklerle hile kuranlar; “ḳıldıl…
Düzenlemek, yapmak, kurmak; (ülkeyi) örgütlemek: “tört buluŋuġ ėtmiş yıġmiş yaymiş basmiş” dört yanı düzenlemiş, toplamış, yaymış, bastırmış; “teŋride bolmış ėl ėtmiş b…