Abdallar, dünyadan el etek çekmiş ermişler, dervişler: “bedel ḳıldı ebdal neŋin hem malın / baḳıp ḳoḍtı zahid bu dünya ulın” abdallar mallarını, varlıklarını (ahiretle)…
Derlem sözlüğü
12.802 madde başı, 217.859 sözcükten çıkarıldı. Her madde çekimli biçimlerini, yazım değişkelerini, eserlere göre dağılımını ve bağlamlarını gösterir.
352 madde · “e” harfi (ḳ/q k ile, ġ g ile, ḍ d ile, ė e ile birlikte)
(Tes yazıtında) bir boy ya da yer adı (kısmen onarılmış okuma): “ebdi bersil ḳadır ḳasar anta barmış” Ebdi, Bersil, Kadır Kasar oradan gitmiş.
Eve doğru, yurda, ordugâha doğru: “ol sabıġ ėşidip ḳaġanım ben ebġarü tüşeyin tidi” o sözü işitince kağanım ‘ben yurda doğru ineyim’ dedi (Tonyukuk).
Evlendirmek, ev bark sahibi etmek: “inim yėti urım üç ḳızım üç erti ebledim baġladım ḳızımın ḳalınsız bėrtim” yedi küçük kardeşim, üç oğlum, üç kızım vardı; evlendirdim…
Anlamı kesinleşmeyen söz (Küli Çor yazıtı, kırık bağlam): “Işbara bilge Küli Çor kişi … ebmedöki yoḳ erti” Işbara Bilge Küli Çor’un … olmayan (bir yanı) yoktu.
Büyükana, soyun ulu anası; “ece apa” (Maniheist metinde Hayat Anası için): “ol ḳamag teŋri yėrinteki teŋrilerniŋ ecesi apası süzök kut yaruk ög” o, bütün tanrı yurdunda…
Ecel, ölümün takdir edilmiş vakti; ölüm: “ecel tuttı iltür ne asġı sözüm” ecel yakaladı, götürüyor, sözümün ne yararı var; “ḳalı birmez erse yetilse ecel / bitilmiş bol…
Eceli gelmeden, vakitsiz (ölüm): “yaġıḳa yalıŋ teg eren teg uruş / ecelsiz ölüm bolmaz özke bolup” düşmana alev gibi, yiğit gibi saldır; ecel gelmeden kişiye ölüm olmaz.
Ağabey; amca, babanın büyük kardeşi (yazıtlarda Kapgan Kağan için): “eçim ḳaġan ėli ḳamşaġ boltuḳınta” amcam kağanın ili sarsıldığında; “eçim ḳaġan birle ėlgerü yaşıl ü…
Ata, büyük ata; hep “eçü apa” ikilemesiyle, atalar: “eçüm apam bumın ḳaġan ištemi ḳaġan olurmış” atalarım Bumın Kağan, İstemi Kağan tahta oturmuş; “eçümiz apamız tutmış…
Mal, eşya, varlık; hep “ed tavar” ikilemesiyle: “ed tavar kentü artayur buzulur” mal mülk kendiliğinden bozulur, yok olur; “ed tavar tileser bultuŋ” mal istersen buldun…
Edep, terbiye, görgü: “edeb birle ay toldı oldurdı kör” Aytoldı edeple oturdu; “oġul ḳızḳa ögret bilig hem edeb” oğluna kızına bilgi ve edep öğret; “biliglig sözi pėnd …
İyilikli, hayırlı, erdemli; yararlı: “kim muntag edgülüg maytrı bodisavatag körgeli küsemeser” kim böyle iyilik dolu Maitreya bodisatvayı görmek istemezse; “emgekligler…
İyice, güzelce, özenle; tam olarak: “bu sabımin edgüti eşid ḳatıġdı tiŋla” bu sözümü iyice işit, sıkıca dinle; “yelme ḳarġu edgüti urġıl” gözcüleri, karakolları iyice k…
İyileşmek, düzelmek, işi yolunda gitmek: “isizlik eḍikmez neçe eḍlese” kötülük ne kadar düzeltilse de iyileşmez; “oġramış iş bütmez edikmez” girişilen iş olmaz, düzelme…
Yükseklik, yüce yer: “edizlik tiledi süzük can turuġ / uçup bardı can ḳaldı ḳalbüd ḳuruġ” arı can yücelik diledi; can uçup gitti, beden boş kaldı.
Mallı, varlıklı; hep “edlig tavarlıġ”: “artuḳraḳ barımlıġ edlig tavarlıġ” pek çok mallı, varlıklı; “telim edlig tavarlıġ bay bayaġut bolmaḳ” çok mallı mülklü zengin tüc…
Malsız, gereçsiz, malzemesi olmayan: “ançulayu ḳaltı uzlar edsiz neŋ iş işleyü umaz” tıpkı ustaların malzemesiz hiçbir iş yapamaması gibi; (Abhidharma çevirisinde) tözs…
Ardına düşmek, izlemek, kovalamak: “bu dünya yaŋı bu eḍerse ḳaçar” bu dünyanın huyu budur: ardına düşersen kaçar; “neçe öz eḍerse ol ança ḳaçar” ne kadar kovalarsan o k…
Eyerlemek: “eḍerledi terkin atını tutup / ḳadaşı tapa bardı ewdin turup” atını tutup hemen eyerledi, evinden kalkıp kardeşine doğru gitti.
Eyersiz: “kewelde tüşüp edersiz yıġaç mingü muŋluġ bolup” soylu attan inip eyersiz tahta (tabuta) binmek zorunda kalıp (ölüm tasviri).
Anlamı kesinleşmeyen fiil (DLT’de olumsuz ulaçla): “eḍgermeḍip oḳ atar” … etmeden ok atar; “kiçig bulup yaġını yirgü emes / eḍgermeḍip ḳoḍsa anı ilni ḳunar” düşmanı küç…
İyi, güzel, hayırlı; nitelikçe üstün: “edgü bilge kişig edgü alp kişig yorıtmaz ermiş” iyi bilge kişiyi, iyi yiğit kişiyi (iş başına) getirmezmiş; “eḍgü sawıġ tilengil”…
İyi geçinmek, dostça davranmak: “ḳatılġıl bularnıŋ bile eḍgüleş” bunlarla kaynaş, iyi geçin; “ḳaḍaşḳa ḳatılma ulam eḍgüleş” kardeşle karış, sürekli iyi geçin.
İyilik, hayır, lütuf; “eḍgülük ḳıl-” iyilik etmek: “ḳamuġ eḍgülük ḳıl ḳılınçın sözün” işinle sözünle her türlü iyiliği yap; “yorı eḍgülük ḳıl ekin eḍgülük / saŋa eḍgü b…
Daha iyi, yeğ: “bu kün anda turmaḳ saŋa eḍgürek / yana munda turmaḳ maŋa eḍgürek” bugün orada kalmak senin için daha iyi, burada kalmak ise benim için daha iyi; “idi eḍ…
Yüksek, yüce: “ay sırḳa yaḳın ay köŋülke eḍiz” ey sırra yakın, gönülden yüce olan; “édiz taġ édiz sögüt teriŋ yar” yüksek dağ, yüksek ağaç, derin uçurum; “azu ėdiz taġt…
Anlamı kesinleşmeyen söz (AH, bozulan çağı anlatan dörtlükte): “ḳanı ‘ahd ėmanėt ḳanı eḍkülüg” hani ahit, emanet, hani … (eḍgülüg ‘iyilik’ okumasına yakın).
Gözetmek, özen göstermek, önem vermek; iyi bakmak: “baġırsaḳ ol ol kör kişig eḍlese” şefkatli, insanları gözeten kişidir; “küle baḳsa begler kimi eḍlese” beyler kime gü…
Gözetilmek, bakılıp beslenmek: “yılḳı yazın eḍlenür / otlap anın etlenür” hayvanlar yazın bakılır, otlayıp semirir.
Efrasiyab, Türk hükümdarı Alp Er Tonga’nın İranlılarca bilinen adı: “tejikler ayur anı efrasiyab / bu efrasiyab tuttı iller talap” Tacikler ona Efrasiyab der; bu Efrasi…
(Kur’an çevirisinde, Farsça) boş eğlence, oyalanma; alay konusu: “yaḳın tiriglik hem oyun yime efsus turur” dünya hayatı oyun ve boş eğlencedir; “amarı birle amarını ef…
Eğmek, bükmek; çoğu kez “boyun eg-”, “baş eg-” boyun eğmek, itaat etmek: “yaġıları eştip boyun egdiler” düşmanları işitip boyun eğdiler; “maŋa kim boyun egse arzu bulur…
(Farsça) eğer, şayet; koşul bağlacı (Kur’an çevirisinde sık): “eger tegse sizke bir eḍgülük yawuz kelür olarḳa” size bir iyilik dokunsa onlara kötü gelir; “icabet ḳılsu…
Beslemek, yetiştirmek: “etin ḳanın satar anın öz egidür” etini, kanını satar, bununla kendini besler; “ḳoy yılḳı egidser yılıŋa aşılur bay bolur” koyun, hayvan yetiştir…
Eğilmek, bükülmek: “ḳaġıl teg köni boḍ egildi ḳoḍı” ok gibi dik boy aşağı eğildi; “egilmiş ḫurma butaḳı teg eski” eğilmiş eski hurma dalı gibi; “egilmez köŋülni aḳı er …
Omuz, sırt: “egin bütgü ton hem ḳarın toḍġu aş” sırtı örten giysi ve karnı doyuran aş; “egin bütti boġzum yime boldı toḳ” sırtım örtüldü, boğazım da doydu; “egin keḍse …
(İplik) eğirmek: “buzdı egirmiş yipini küçde kiḍin” eğirdiği ipliği sağlamlaştırdıktan sonra bozdu; “ıduḳ elgin igig tutup yip egire yarlıḳadı” kutsal eliyle iği tutup …
Eğrilmiş iplik: “küçde kiḍin egirik yeşilmeki teg” sağlamlaştırdıktan sonra eğrilmiş ipliğin çözülmesi gibi.
Kuşatmak, egemenlik altına almak: “egirtmedimiz mü siziŋ üze yıġmadımız mu sizni müʾminlerdin” size üstün gelmedik mi, sizi müminlerden korumadık mı.
Anlamı kesinleşmeyen söz (KB): “et öz eglü birmez hava bulnadı” beden … vermez, heva bağlandı.
Çevirmek, etrafını sarmak: “tegre awıp egrelim / attın tüşüp yügrelim” çevresinde toplanıp kuşatalım, attan inip koşalım.
Eğri, çarpık: “üç adaḳlıġ köni tüz turur / ḳalı bolsa tört kör bir egri bolur” üç ayaklı düz durur, dört olursa biri eğri olur; “körmez sen anıŋ içinde egri ap yime ḳol…
Girdap yapmak, burgaçlanmak: “suv egrikşelür ur-suḳuşur” su girdap yapar, çarpışır.
Eğrilmek, bükülmek: “badarı braman kentü egrilmiş bükülmiş et-özin körüp” Brahman Bādari kendi eğrilmiş, bükülmüş bedenini görüp.
Eğrilik; doğruluktan sapma, hile: “biri egrilik ol sikirtse özin” biri de kendini eğrilikle koşturmasıdır; “köni bardı keldi neçe egrilik” doğruluk gitti, nice eğrilik …
(Maitrisimit’te “edruḳ” ile ikileme) türlü türlü, çeşitli (?): “egruḳ edruḳ tüllerig ḳoduru ḳolulasar” türlü türlü rüyaları iyice düşünürse.
Eksilmek, azalmak: “ev barḳ içinte ada tuda ḳor yas egsümez” ev bark içinde tehlike, zarar eksik olmaz; “burḫanlar uruġı üzülmez ḳılça egsümez” Budaların soyu kesilmez,…
(Abhidharma çevirisinde) eksiltmek, azaltmak; hep “azud-” ile ikileme: “bilmetin öçmekniŋ yörüginde bar ḳılmış erür egsüdmek azudmaḳıġ” bilmeden sönmenin anlamına eksil…
Eksik, noksan; eksiklik: “birök egsük kergek boldı erser” eğer eksik, gerekli olursa; “bu basudçısı egsük bolmaḳ üze” bu yardımcı etken eksik olduğundan; “savınıŋ egsük…
Eksikli, kusurlu (Maniheist tövbe duasında): “teŋrim egsüklüg yazuḳluġ biz” tanrım, kusurlu, günahlıyız.
Eksiksiz, tam: “ed tavar üzüksüz egsüksüz kergeksiz bolurlar” mal mülk kesintisiz, eksiksiz, ihtiyaçsız olurlar; “ikileyü arduḳsuz egsüksüz ėdigsiz” iki kat, fazlasız, …
Eksiltmek, eksik bırakmak, ihmal etmek: “edgü ḳılınç yaratınmaḳın egsütme” iyi iş yapmayı eksik bırakma; “ölüm künketegi atayu tapayın uduġın egsütmeser” ölüm gününe de…
Ehil, halk; “ehl-i beyt” Peygamber’in ev halkı: “bular ehl-i beyt ol ḫabibḳa ḳadaş” bunlar Sevgili’nin (Peygamber’in) yakını, ehl-i beyttir.
(Tohum) ekmek: “negü ekse yirke yana ol önür” insan yere ne ekerse o biter; “uruġ eḍgü ekse öner eḍgülük” iyi tohum ekerse iyilik biter; “uruġ isiz ekse isiz ök önür” k…
(Tonyukuk yazıtında) bir dağ adı: “benlig ek taġıġ ertü” Benlig Ek dağını aşarak.
Kan almakta kullanılan kesici alet, neşter (?): “ḳayu aydı ḳan tutmış emdi munı / aça birgü ekçek aḳıtġu ḳanı” kimi dedi: bunu kan tutmuş, neşterle açıp kanını akıtmalı.
Abla, büyük kız kardeş: “ögüm ḳatun ulayu öglerim ekelerim ḳunçuylarım” annem hatun başta olmak üzere analarım, ablalarım, prensesler; “inanç ekemiz yıpar” ablamız İnan…
İki, ikisi; hep “ekin ara” ikisi arasında (Orhon yazıtlarında): “kök teŋri asra yaġız yėr ḳılıntuḳda ekin ara kişi oglı ḳılınmış” üstte mavi gök, altta yağız yer yaratı…
Anlamı kesinleşmeyen söz (KB, kafiyede “teŋiz” ile): “özi ḳoḍḳı alçaḳ ne köŋli ekiz” kendisi aşağı, alçakgönüllü, ne de gönlü … (yüksek ?).
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR): “birer 世 yér suvta ilendeçi eksşndeçi” her bir dünyada … eden, … eden.
Eksilmek, azalmak, noksan olmak: “ḳamuġḳa yaruḳluḳ birür eksümez” (güneş) herkese ışık verir, eksilmez; “tadu artadı kör küçi eksüdi” unsurlar bozuldu, gücü azaldı; “sa…
Eksik, noksan: “bir kılıçın tümenke bir eksük kişi … ölürdi” bir kılıçla on binden bir eksik insanı öldürdü; “yüz ygrmi yılta eksük yaşasalar” yüz yirmi yıldan az yaşar…
Eksiksiz, tam olarak: “sen aymış sözüŋ barça eksüksüzün / iligke tegürdüm” söylediğin sözün hepsini eksiksiz hükümdara ulaştırdım.
Eksiltmek, azaltmak: “taŋrı siziŋ birle hiç eksütmez ʿamelleriŋizni” Tanrı amellerinizden hiçbir şey eksiltmez; “bildimiz anı kim eksütür yer olardın” yerin onlardan ne…
Eksiltilmek: “uzun ʿömr bėrilmiş eksütülmez anıŋ ʿömrindin meger bitig içre” uzun ömür verilenin ömründen eksiltilmez, ancak bir kitapta (yazılıdır).
Hükümdar olmak, ülke sahibi olmak (?): “alp tarkan beg elantük erksintük ugurınta” Alp Tarkan Beg’in hükümdar olduğu, egemenlik kurduğu zamanda.
Anlamı kesinleşmeyen fiil biçimi (Maniheist metin): “aġı barım közine neŋ elenmegey” mal mülk gözüne hiç … olmayacak.
El: “muŋaḍmış yirimde elig tut maŋa” sıkıştığım yerde elimi tut; “ḳalı bolsa elgiŋ boḍunḳa uzun” elin halka uzun (cömert, güçlü) ise; “ḳamuġ eḍgülükke tegürgil elig” he…
Elli: “elig çe er tutdumuz” ellişer kadar adam yakaladık (Tonyukuk); “türük ḳaġan çaḳ elig yıl olurmış” Türk kağanı tam elli yıl hüküm sürmüş (Şine Usu); “tegürdi maŋa …
El sıkışmak, tokalaşmak: “eligleşti ilig bu zaḫid bile” hükümdar bu zahitle tokalaştı; “esenleşti ilig bile ol köre / eligleşti” hükümdarla selamlaştı, tokalaştı.
Karaca, geyik: “sagır içrė ėlik kėyik kirmiş” … içine karaca girmiş; “elik külmiz oynar çiçekler üze” karaca, … çiçekler üstünde oynar; “ḳaza birle ilnür tuzaḳḳa elik” …
Ele geçirmek, tutsak etmek (?): “tanġut süsin üşikledi / kişi işin elikledi” Tangut ordusunu … etti, kadınlarını ele geçirdi.
Anlamı kesinleşmeyen söz (DLT, sevgiliden ayrılık dörtlüğü): “közüm yaşın yamladı / baġrım başın emledi / elkin bolup ol keçer” gözümün yaşını sildi, bağrımın yarasını …
Ülkesini, devletini yitirmek: “elsiremiş ḳaġansıramış bodunuġ küŋedmiş ḳuladmış” ülkesiz, kağansız kalmış halkı cariye, köle olmuş (halkı toparladı).
İlaç, deva, tedavi; çoğu kez “ot em”: “bu igke emi yoḳ tileme otı” bu hastalığın ilacı yok, ilacını arama; “ayu birdim emdi igim hem emim” derdimi de ilacımı da söyledi…
Emmek: “alkunuŋ karınlıg kovuḳlarınta yatdım alkunuŋ sütin emdim” hepsinin rahminde yattım, hepsinin sütünü emdim; “alḳunıŋ sütin emtim” hepsinin sütünü emdim.
Emanet, güvenle bırakılan şey; güvenilirlik: “emanet yüḍürdi boyunḳa uluġ” boynuna büyük emanet yükletti; “emanet bile bolsa köŋli süzük” emanetle birlikte gönlü arı ol…
Hekim, ilaç veren: “ḳamuġ ig toḳaḳa bu emçi erür” bütün hastalık ve dertlere bu hekimdir; “emçi körse otun emler ök igin” hekim görse ilaçla hastalığını tedavi eder; “b…
Şimdi, artık; (söze başlarken) işte, öyleyse: “anı ög sen emdi sewinçin tile” sen şimdi onu öv, sevinçle dile; “muŋar meŋzetü keldi emdi bu söz” şimdi buna benzer söz g…
Değil (DLT): “aydım asıġ ḳılġu emes” dedim: fayda vermez; “kiçig bulup yaġını yirgü emes” düşmanı küçük görüp kötülememeli.
Acı çekmek, sıkıntı çekmek; zahmet çekmek, emek vermek: “tilin emgemiş er negü tir eşit” dili yüzünden acı çekmiş adam ne der dinle; “beg emgep il itse boḍun şük bayur”…
Acı çektirmek, sıkıntıya sokmak, eziyet etmek: “küŋ ḳul ḳılıp uçuz yinik tutup emgedip irintürdüm erser” köle cariye edip hor görüp eziyet ederek kederlendirdiysem; “te…
Acı, ıstırap, sıkıntı: “sini ḳoldı tün kün bu emgek bile” gece gündüz bu sıkıntıyla seni diledi; “yıl ay tutġunı boldum emgek bile” yıllarca sıkıntıyla tutsak oldum; “b…
Acılı, ıstıraplı, sıkıntı çeken: “emgeklig yüzin iye taya badari braman inçe tėp tėdi” Brahman Bādari acılı yüzünü eğip şöyle dedi; “muntaġ emgeklig yolda tüşmiş tururl…
Zahmetli bulmak, güç saymak: “bu yörügde emgeksinip yaḳın yaġuḳ işletmedimiz” bu anlamda (işi) zahmetli bulup yakından işlemedik.
Acısız, sıkıntısız; zahmetsiz: “kop kamag tınlıglarıg emgeksiz meŋilig kılayın” bütün canlıları acısız, mutlu kılayım; “naru tevrilmekin emgeksiz uçuz uḳar” öteye dönme…
Acı çekmek, sıkıntıya katlanmak; çile çekmek: “altı yıl tapavan berkte duşkaraçar emgek emgenmişin” altı yıl çile ormanında ağır çile çekmiş olarak; “ertiŋü emgek emgen…
Anlamı kesinleşmeyen söz (Kur’an çevirisi, Kāf 16, ḥabl al-warīd karşılığında): “biz yaḳın-miz aŋar emgen tamurdın” biz ona … damarından daha yakınız (şah damarı).
Acı çektirmek, eziyet etmek, sıkıntı vermek: “mini emgetür til iḍi ök telim” dil sahibi beni çok eziyet ettirir; “emgettiler kelmezde aşnu bizke” sen gelmeden önce de b…
Eziyet eden, işkenceci: “tınlġlaraġ ḳınaġuçı emgetgüçi boltum erser” canlılara işkence eden, eziyet eden olduysam; “küçsüz küsünsüz tınlıglar emgetgüçiler” güçsüz canlı…
Eziyet görmek: “ol yaḳınraḳ kim bilinseler emgetilmeseler” bu, tanınmaları ve eziyet görmemeleri için daha uygundur.
Güvenilir, emin (kişi): “eminig ḫıyanet bile ḳatmaġıl” güvenilir kişiyi hainle karıştırma.
Emir, bey unvanı: “Emir Seyfeddin” (AH sonundaki ek beyitlerin başlığında).
Anlamı kesinleşmeyen söz (ShoR): “ḳop marin ḳoġşayu emirkeşü” hep … gevşeyip …
Eğilmek, yana yatmak, bir yana meyletmek: “ḳamuġ üç aḍaḳlıġ emitmez bolur” üç ayaklı her şey yana yatmaz; “ḳayu tüz emitse turumaz tüşer” düz olan eğilirse duramaz, düş…
Tedavi etmek, iyileştirmek: “igig emlemese kişi terk ölür” hastalığı tedavi etmezse insan çabuk ölür; “ig agrıglıg kişig … içgü ot öntürüp emleser” hasta kişiye içecek …
Tedavi ettirmek: “balıḳmış bar erse sen emlet körü” yaralanmış olan varsa ona bakıp tedavi ettir; “tapuġ birle yazuḳ igin emletür” hizmetle günah hastalığını tedavi ett…
Buyruk, emir; yetki: “yandursalar anı yalavaçḳa ya emr iḍisiŋe” onu peygambere ya da yetki sahiplerine götürselerdi; “emr-ü ma‘ruf” iyiliği emretme: “ḳanı emr-ü ma‘ruf …
Sevgili, sevimli; tatlı, yumuşak: “uluġ küçlüg luular yumşaḳ emraḳ ünin kökreyürler” büyük güçlü ejderhalar yumuşak, tatlı sesle gürlerler; “anta barıŋ emraḳım” oraya g…